638

Hâtime

Eski Said’in serkeş, müftehir, mağrûr, ucublu, riyâkâr nefsini susturan, teslîme mecbur eden beş fıkradır.
Birinci Fıkra: Mâdem eşya var ve san'atlıdır, elbette bir ustaları var. Yirmiikinci Söz’de gayet kat'î isbât edildiği gibi; eğer herşey birinin olmazsa, o vakit herbir şey, bütün eşya kadar müşkül ve ağır olur. Eğer herşey birinin olsa, o zaman bütün eşya, bir şey kadar âsân ve kolay olur. Mâdem zemin ve âsumânı birisi yapmış, yaratmış; elbette o pek hikmetli ve çok san'atkâr Zât, zemin ve âsumânın meyveleri ve neticeleri ve gayeleri olan zîhayatları başkalara bırakıp işi bozmayacak. Başka ellere teslîm edip bütün hikmetli işlerini abes etmeyecek, hiçe indirmeyecek, şükür ve ibâdetlerini başkasına vermeyecektir.
İkinci Fıkra: Sen ey mağrûr nefsim! Üzüm ağacına benzersin. Fahirlenme, salkımları o ağaç kendi takmamış. Başkası onları ona takmış.
Üçüncü Fıkra: Sen ey riyâkâr nefsim! “Dine hizmet ettim.” diye gururlanma. اِنَّ اللّٰهَ لَيُؤَيِّدُ هٰذَا الدّ۪ينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ sırrınca; müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül‑ü fâcir bilmelisin. Hizmetini, ubûdiyetini, geçen ni'metlerin şükrü ve vazife-i fıtrat ve farîza-i hilkat ve netice-i san'at bil, ucb ve riyâdan kurtul!
Dördüncü Fıkra: Hakikat ilmini, hakîki hikmeti istersen; Cenâb‑ı Hakk’ın mârifetini kazan. Çünkü; bütün hakàik-ı mevcûdât, İsm-i Hakk’ın şuââtı ve esmâsının tezâhüratı ve sıfâtının tecelliyâtıdırlar. Maddî ve manevî, cevherî, arazî herbir şeyin, herbir insanın hakikati, birer ismin nuruna dayanır ve hakikatine istinâd eder. Yoksa, hakikatsiz ehemmiyetsiz bir sûrettir. Yirminci Söz’ün âhirinde, şu sırra dair bir nebze bahsi geçmiştir.
639
Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştâksan, mevtten kaçarsan kat'iyyen bil ki: Hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel, bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya‑yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek, güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tedkik, “Bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir.” demişler. İşte şu sırdandır ki; bazı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.
Mâdem böyledir, hayat‑ı maddiye-i nefsiyeyi bırak, kalb ve rûh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak; ne kadar geniş bir dâire-i hayatları var. Senin için meyyit olan mâzi, müstakbel, onlar için hayydır, hayatdâr ve mevcûddur. Ey nefsim!‥ Mâdem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:“Fânîyim, fânî olanı istemem.Âcizim, âciz olanı istemem.Rûhumu Rahmân’a teslîm eyledim gayr istemem.İsterim, fakat bir Yâr‑ı Bâkî isterim.Zerreyim, fakat bir Şems‑i Sermed isterim.Hiç‑ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı birden isterim!”
Beşinci Fıkra: Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra‑i Arabiye, “Allâhu Ekber” zikrinde otuzüç mertebe‑i tefekkürden bir mertebeye işârettir.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ اِذْ هُوَ الْقَد۪يرُ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ الْكَر۪يمُ الرَّح۪يمُ الْجَم۪يلُ النَّقَّاشُ الْاَزَلِيُّ الَّذ۪ي مَاحَق۪يقَةُ هٰذِهِ الْكَائِنَاتِ كُلًّا وَجُزْءًا وَصَحَائِفَ وَطَبَقَاتٍ ، وَمَا حَقَائِقُ هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ كُلِّيًّا وَجُزْئِيًّا وَوُجُودًا وَبَقَاءً ، اِلَّا خُطُوطُ قَلَمِ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ ، وَتَنْظ۪يمِهِ وَتَقْد۪يرِهِ بِعِلْمٍ وَحِكْمَةٍ ، وَنُقُوشُ پَرْكَارِ عِلْمِهِ وَحِكْمَتِهِ وَتَصْو۪يرِهِ وَتَدْب۪يرِهِ بِصُنْعٍ وَعِنَايَةٍ ، وَتَزْي۪ينَاتُ يَدِ بَيْضَاءِ صُنْعِهِ وَعِنَايَتِهِ وَتَزْي۪ينِهِ وَتَنْو۪يرِهِ بِلُطْفٍ وَكَرَمٍ ، وَاَزَاه۪يرُ لَطَائِفِ لُطْفِهِ وَكَرَمِهِ وَتَوَدُّدِهِ وَتَعَرُّفِهِ بِرَحْمَةٍ وَنِعْمَةٍ ، وَثَمَرَاتُ فَيَّاضِ رَحْمَتِهِ وَنِعْمَتِهِ وَتَرَحُّمِهِ وَتَحَنُّنِهِ بِجَمَالٍ وَكَمَالٍ ، وَلَمَعَاتُ وَتَجَلِّيَاتُ جَمَالِهِ وَكَمَالِهِ بِشَهَادَاتِ تَفَانِيَةِ الْمَرَايَا ، وَسَيَّالِيَةِ الْمَظَاهِرِ مَعَ بَقَاءِ الْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ السَّرْمَدِيِّ الدَّائِمِ التَّجَلّ۪ي ، وَالظُّهُورِ عَلٰى مَرِّ الْفُصُولِ وَالْعُصُورِ وَالدُّهُورِ ، وَدَائِمِ الْاِنْعَامِ عَلٰى مَرِّ الْاَنَامِ وَالْاَيَّامِ وَالْاَعْوَامِ
640
نَعَمْ فَالْاَثَرُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا عَقْلٍ عَلٰى الْفِعْلِ الْمُكَمَّلِ ، ثُمَّ الْفِعْلُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ ذَا فَهْمٍ عَلَى الْاِسْمِ الْمُكَمَّلِ ، ثُمَّ الْاِسْمُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْبَدَاهَةِ عَلَى الْوَصْفِ الْمُكَمَّلِ ، ثُمَّ الْوَصْفُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالضَّرُورَةِ عَلَى الشَّأْنِ الْمُكَمَّلِ ، ثُمَّ الشَّأْنُ الْمُكَمَّلُ يَدُلُّ بِالْيَق۪ينِ عَلٰى كَمَالِ الذَّاتِ بِمَا يَل۪يقُ بِالذَّاتِ وَهُوَ الْحَقُّ الْيَق۪ينِ
نَعَمْ تَفَانِي الْمِرْاٰةِ ، زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ التَّجَلِّي الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلَازِمِ ، مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ ، اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكُ الْمَظَاهِرِ ، مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ ، مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِلْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ ، لِلْبَاقِي الْوَدُودِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ عَدَدَ مَا ف۪ي عِلْمِ اللّٰهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ