Birinci Mebhas

Kader ve cüz'‑i ihtiyarî, İslâmiyet’in ve îmânın nihâyet hududunu gösteren, hâlî ve vicdânî bir îmânın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani mü'min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakk’a vere vere, tâ nihâyette teklif ve mes'ûliyetten kurtulmamak için “cüz'-i ihtiyarî” önüne çıkıyor. Ona: “Mes'ûl ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudûr eden iyilikler ve kemâlât ile mağrûr olmamak için “Kader” karşısına geliyor. Der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”
Evet, kader, cüz'‑i ihtiyarî; îmân ve İslâmiyet’in nihâyet merâtibinde‥ Kader, nefsi gururdan ve cüz'-i ihtiyarî, adem-i mes'ûliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i îmâniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfûs-u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes'ûliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak ve onlara in'âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz'-i ihtiyarîye istinâd etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz'-i ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî mes'eleler değildir.
624
Evet, ma'nen terakkî etmeyen avâm içinde, kaderin cây‑i isti'mâli var. Fakat, o da mâziyât ve mesâibdedir ki, ye'sin ve hüznün ilâcıdır. Yoksa maâsî ve istikbâliyatta değildir ki, sefâhete ve atâlete sebeb olsun.
Demek kader mes'elesi, teklif ve mes'ûliyetten kurtarmak için değil, belki fahr ve gururdan kurtarmak içindir ki; îmâna girmiş. Cüz'‑i ihtiyarî, seyyiâta merci' olmak içindir ki, akîdeye dâhil olmuş. Yoksa mehâsine masdar olarak tefer'un etmek için değildir.
Evet, Kur'ân’ın dediği gibi: İnsan, seyyiâtından tamamen mes'ûldür. Çünkü; seyyiâtı isteyen odur. Seyyiât tahribât nev'inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribât yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb‑i istihkak eder. – Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi – Fakat, hasenâtta iftihara hakkı yoktur.
Onda onun hakkı pek azdır. Çünkü; hasenâtı isteyen, iktiza eden, Rahmet‑i İlâhiye ve icâd eden, kudret-i Rabbâniye’dir. Suâl ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak’tandır. İnsan, yalnız duâ ile, îmân ile, şuûr ile, rızâ ile onlara sâhib olur.
Fakat seyyiâtı isteyen, nefs‑i insaniyedir. – Ya isti'dâd ile, ya ihtiyar ile – Nasıl ki beyaz, güzel Güneş’in ziyâsından bazı maddeler siyahlık ve taaffün alır. O siyahlık, onun isti'dâdına aittir.
Fakat o seyyiâtı, çok mesâlihi tazammun eden bir kanun‑u İlâhî ile icâd eden yine Hak’tır. Demek sebebiyet ve suâl, nefistendir ki; mes'ûliyeti o çeker. Hakk’a ait olan halk ve icâd ise, daha başka güzel netice ve meyveleri olduğu için güzeldir, hayırdır.
İşte şu sırdandır ki: Kisb‑i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildir. Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tenbel bir adam diyemez: “Yağmur rahmet değil.” Evet halk ve icâdda bir şerr‑i cüz'î ile beraber hayr-ı kesîr vardır. Bir şerr-i cüz'î için hayr-ı kesîri terketmek, şerr-i kesîr olur. Onun için o şerr-i cüz'î, hayır hükmüne geçer. İcâd-ı İlâhî’de şer ve çirkinlik yoktur. Belki, abdin kisbine ve isti'dâdına aittir.
625
Hem nasıl kader‑i İlâhî, netice ve meyveler itibariyle şerden ve çirkinlikten münezzehtir, öyle de: İllet ve sebeb itibariyle dahi, zulümden ve kubuhtan mukaddestir. Çünkü; kader, hakîki illetlere bakar, adâlet eder. İnsanlar, zâhirî gördükleri illetlere, hükümlerini bina eder; kaderin aynı adâletinde zulme düşerler. Meselâ: Hâkim, seni sirkatle mahkûm edip hapsetti. Hâlbuki sen sârık değilsin. Fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat kader, o gizli katlin için mahkûm edip adâlet etmiş. Hâkim ise, sen ondan masûm olduğun sirkate binâen mahkûm ettiği için zulmetmiştir. İşte şey-i vâhidde, iki cihetle kader ve icâd-ı İlâhî’nin adâleti ve insan kisbinin zulmü göründüğü gibi, başka şeyleri buna kıyâs et. Demek kader ve icâd-ı İlâhî; mebde' ve müntehâ, asıl ve fer', illet ve neticeler itibariyle şerden ve kubuhtan ve zulümden münezzehtir.
Eğer Denilse: “Mâdem cüz'‑i ihtiyarînin icâda kàbiliyeti yok; bir emr-i itibarî hükmünde olan kisbden başka insanın elinde bir şey bulunmuyor. Nasıl oluyor ki, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’da, Hàlık-ı semâvât ve arza karşı, insana, âsî ve düşman vaziyeti verilmiş, Hàlık-ı arz ve semâvât, ondan azîm şikâyetler ediyor‥ o âsî insana karşı abd-i mü'mine yardım için, kendini ve melâikesini tahşid ediyor. Ona azîm bir ehemmiyet veriyor?”
Elcevab: Çünkü; küfür ve isyan ve seyyie, tahribdir, ademdir. Hâlbuki, azîm tahribât ve hadsiz ademler, bir tek emr‑i itibarîye ve ademîye terettüb edebilir. Nasıl ki, bir azîm sefînenin dümencisi, vazifesinin adem-i îfâsıyla, sefîne gark olup bütün hademelerin netice-i sa'yleri ibtal olur. Bütün o tahribât, bir ademe terettüb ediyor. Öyle de: Küfür ve ma'siyet, adem ve tahrib nev'inden olduğu için, cüz'-i ihtiyarî, bir emr-i itibarî ile onları tahrîk edip müdhiş netâice sebebiyet verebilir. Zîra küfür, çendan bir seyyiedir; fakat bütün kâinâtı kıymetsizlikle ve abesiyetle tahkîr ve delâil-i Vahdâniyet’i gösteren bütün mevcûdâtı tekzîb ve bütün tecelliyât-ı esmâyı tezyif olduğundan, bütün kâinât ve mevcûdât ve Esmâ-i İlâhiye nâmına Cenâb-ı Hak, kâfirden şedîd şikâyet ve dehşetli tehdidât etmek, ayn-ı hikmettir ve ebedî azâb vermek, ayn-ı adâlettir.
626
Mâdem insan küfür ve isyanla tahribât tarafına gidiyor, az bir hizmetle pek çok işleri yapar. Onun için ehl‑i îmân, onlara karşı Cenâb-ı Hakk’ın inâyet-i azîmine muhtaçtır. Çünkü; on kuvvetli adam, bir evin muhâfazasını ve tamiratını derûhde etse, haylaz bir çocuğun, o hâneye ateş vermeğe çalışmasına karşı, o çocuğun velîsine, belki pâdişahına müracaata, yalvarmağa mecbur olması gibi; mü'minlerin de, böyle edebsiz ehl-i isyana karşı dayanmak için Cenâb-ı Hakk’ın çok inâyâtına muhtaçtırlar.
Elhâsıl: Eğer kader ve cüz'‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemâl-i îmân sâhibi ise; kâinâtı ve nefsini Cenâb-ı Hakk’a verir, O’nun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var kaderden, cüz'-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü; mâdem nefsini ve herşeyi Cenâb-ı Hak’tan bilir, o vakit cüz'-i ihtiyarîye istinâd ederek mes'ûliyeti derûhde eder. Seyyiâta merciiyeti kabûl edip, Rabbini takdis eder. Dâire-i ubûdiyette kalıp, teklif-i İlâhiye’yi zimmetine alır. Hem kendinden sudûr eden kemâlât ve hasenât ile gururlanmamak için kadere bakar, fahr yerine şükreder. Başına gelen musîbetlerde kaderi görür, sabreder.
627
Eğer kader ve cüz'‑i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i gaflet ise, o vakit kaderden ve cüz'-i ihtiyarîden bahse hakkı yoktur. Çünkü; nefs-i emmâresi, gaflet veya dalâlet sâikasıyla kâinâtı esbâba verip, Allah’ın malını onlara taksim eder, kendini de kendine temlik eder. Fiilini kendine ve esbâba verir. Mes'ûliyeti ve kusuru kadere havâle eder. O vakit, nihâyette Cenâb-ı Hakk’a verilecek olan cüz'-i ihtiyarî ve en nihâyette medâr-ı nazar olacak olan kader bahsi, mânâsızdır. Yalnız, bütün bütün onların hikmetine zıt ve mes'ûliyetten kurtulmak için bir desîse-i nefsiyedir.