258
Onbeşinci Söz’ün Zeyli
Yirmialtıncı Mektûb’un Birinci Mebhası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
﷽
وَاِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Hüccetü'l‑Kur'âni Ale'ş-şeytani ve Hizbihi
İblisi ilzam, şeytanı ifhàm (اِفْحَامْ), ehl‑i tuğyanı iskât eden Birinci Mebhas; bî-tarafâne muhâkeme içinde şeytanın müdhiş bir desîsesini, kat'î bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını, on sene evvel Lemeât’ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden onbir sene evvel, Ramazan‑ı Şerîfte İstanbul Bayezid Câmi-i Şerîfi’nde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim; fakat manevî bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayâlen dinledim; baktım ki, bana der:
“Sen, Kur'ân’ı pek àlî, çok parlak görüyorsun. Bî‑tarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farzet, bak. Acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?‥” dedi.
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farzedip, öyle baktım. Gördüm ki: Nasıl Bayezid’in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer, öyle de; o farz ile Kur'ân’ın parlak ışıkları gizlenmeğe başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır. Beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân’dan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdafaaya kat'î bir kuvvet verdi. O vakit, şöylece şeytana karşı münâzara başladı.
259
Dedim: “Ey şeytan! Bî‑tarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Hâlbuki, hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bî-tarafâne muhâkeme ise; taraf-ı muhâlifi iltizamdır, bî-taraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü: Kur'ân’a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek, şıkk-ı muhâlifi esâs tutmaktır. Bâtılı iltizamdır, bî-tarafâne değildir; belki bâtıla tarafgirliktir.”
Şeytan dedi ki: “Öyle ise ne Allah’ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme. Ortada farzet, bak.”
Ben dedim: “O da olamaz. Çünkü: Münâzaun fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet‑i mekân varsa; o vakit o mal, ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi isbât etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirinden gayet uzak, biri maşrıkta, biri mağribde ise; o vakit kaideten ‘Sâhibü'l-yed’ kim ise, onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kàbil değildir.”
İşte Kur'ân kıymetdâr bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb‑ı Hakk’ın kelâmından ne kadar uzaksa; o iki taraf o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. İşte, serâdan süreyyâya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem ortası yoktur. Çünkü, vücûd ve adem gibi ve nakızeyn gibi iki zıttırlar, ortası olamaz.
Öyle ise, Kur'ân için Sâhibü'l‑yed, taraf-ı İlâhî’dir. Öyle ise, O’nun elinde kabûl edilip, öylece delâil-i isbâta bakılacak. Eğer öteki taraf O’nun “Kelâmullâh” olduğuna dair bütün bürhânları birer birer çürütse elini O’na uzatabilir; yoksa uzatamaz. Heyhât! Binler berâhin-i kat'iyyenin mıhlarıyla Arş-ı A'zama çakılan bu muazzam pırlantayı hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip, O’nu düşürebilir?‥
İşte ey şeytan! Senin rağmına, ehl‑i hak ve insaf bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi, Kur'ân’a karşı îmânlarını ziyâdeleştirirler.
260
Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise: Bir kere, beşer kelâmı farzedilse, yani Arş’a bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa; bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhânların metânetinde bir tek bürhân lâzım ki, O’nu yerden kaldırıp, Arş‑ı Manevî’ye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup, îmânın envârına erişsin. Hâlbuki buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda, bî-tarafâne muhâkeme sûreti altında, çokları îmânlarını kaybediyorlar…
Şeytan döndü ve dedi: “Kur'ân, beşer kelâmına benziyor. Onların muhâveresi tarzındadır. Demek beşer kelâmıdır. Eğer, Allah’ın kelâmı olsa, O’na yakışacak, her cihetçe hàrikulâde bir tarzı olacaktı. O’nun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli?”
Cevaben dedim: “Nasıl ki, Peygamberimiz (A.S.M.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi âdet‑i İlâhiye’ye ve evâmir-i tekvîniyesine münkàd ve mutî' olmuş. O da soğuk çeker, elem çeker ve hâkezâ‥ herbir ahvâl ve etvârında hàrikulâde bir vaziyet verilmemiş; tâ ki, ümmetine ef'âliyle imâm olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer her etvârında hàrikulâde olsa idi; bizzat her cihetçe imâm olamazdı, herkese mürşid-i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle ‘Rahmeten li'l-âlemîn’ olamazdı.”
Aynen öyle de: Kur'ân‑ı Hakîm, ehl-i şuûra imâmdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak, zarûrî ve kat'îdir.
Çünkü, cin ve ins münâcâtını O’ndan alıyor, duâsını O’ndan öğreniyor, mesâilini O’nun lisânıyla zikrediyor, edeb‑i muâşeretini O’ndan taallüm ediyor ve hâkezâ‥ herkes O’nu merci' yapıyor.
Öyle ise, eğer Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın Tûr-i Sînâ’da işittiği Kelâmullâh tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte ve işitmekte tahammül edemezdi ve merci' edemezdi. Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm gibi bir ulü'l-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsa Aleyhisselâm demiş: اَهٰكَذَا كَلَامُكَ؟ قَالَ اللّٰهُ : ل۪ي قُوَّةُ جَم۪يعِ الْاَلْسِنَةِ
261
Şeytan döndü, yine dedi ki: “Kur'ân’ın mesâili gibi çok zâtlar o çeşit mes'eleleri din nâmına söylüyorlar. Onun için bir beşer, din nâmına böyle bir şey yapmak mümkün değil mi?”
Cevaben Kur'ân’ın nuruyla dedim ki:
Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için; “Hak böyledir, hakikat budur. Allah’ın emri böyledir.” der. Yoksa Allah’ı, kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Allah’ın taklidini yapıp, O’nun yerinde konuşmaz, فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَبَ عَلٰى اللّٰهِ düsturundan titrer.
Ve Sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir; belki yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler; bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler; mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten insanları iğfal ederler; fakat dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl‑i dikkat nazarında – alâ külli hâl – etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfatlar sahtekârlığını gösterecek, hilesi devam etmeyecek.
Eğer sahtekârlıkla taklide çalışan ötekinden gayet uzaksa, meselâ; âdi bir adam, İbn‑i Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklid etmek istese ve bir çoban, bir pâdişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak, belki kendi maskara olacak. Herbir hâli bağıracak ki: “Bu sahtekârdır!”
262
İşte – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – Kur'ân, beşer kelâmı farzedildiği vakit; nasıl, bir yıldız böceği bin sene tekellüfsüz hakîki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz temâşâ ehline göstersin? Hem sahtekâr, âmî bir nefer; nâmdâr, àlî bir müşîrin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem müfteri, yalancı, i'tikàdsız bir adam; müddet‑i ömründe dâima en sâdık, en emin, en mu'tekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannu'u saklansın?‥
Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez ve öyle de farzetmek, bedîhî bir muhâli vâki farzetmek gibi bir hezeyandır.
Aynen öyle de; Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek, lâzım gelir ki: Âlem-i İslâm’ın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâima envâr-ı hakàikı neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telâkki edilen Kitab-ı Mübîn’in mâhiyeti – hâşâ – bir yıldız böceği hükmünde tasannu'cu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle O’na bakanlar farkında bulunmasın. Ve O’nu dâima àlî ve menba'-ı hakàik bir yıldız bilsin.
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; sen ey şeytan! Yüz derece şeytaniyette ileri gitsen; buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın! Yalnız ma'nen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.
Sâlisen: Hem Kur'ân’ı beşer kelâmı farzetmek; lâzım gelir ki: Âsârıyla, te'sirâtıyla, netâiciyle, âlem‑i insaniyetin bilmüşâhede en rûhlu ve hayat-feşân, en hakikatli ve saâdet-resân, en cem'iyetli ve mu'ciz-beyân, àlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkàn’ın gizli hakikati; – hâşâ!– muâvenetsiz, ilimsiz bir tek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasnîâtı olsun!‥ Ve yakından O’nu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar; O’nda hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eserini görmesin!‥ Dâima ciddiyeti, samîmiyeti, ihlâsı bulsun!‥
263
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber; bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, îmânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti, istikameti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren en yüksek, en parlak, en àlî haslet telâkki edilen ve kabûl edilen bir Zât’ı; en emniyetsiz, en ihlâssız, en i'tikàdsız farzetmekle, muzâaf bir muhâli vâki görmek gibi, şeytanı dahi utandıracak bir hezeyan‑ı küfrîdir.
Çünkü; şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak; Kur'ân, “Kelâmullâh” olmazsa; Arş’tan zemine düşer gibi sukùt eder, ortada kalmaz. Mecma'-ı hakàik iken, menba'-ı hurâfât olur. Ve o hàrika fermânı gösteren Zât – hâşâ, sümme hâşâ – eğer Resûlullâh olmazsa; a'lâ-yı illiyînden, esfel-i sâfilîne sukùt etmek ve menba'-ı kemâlât derecesinden, mâden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir; ortada kalmaz. Zîra Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen; en ednâ bir dereceye düşer.
Bir sineği, dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mes'ele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir dîvâne lâzım ki; buna ihtimal versin!‥
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek lâzım gelir ki: Nev'-i benî Âdem’in en büyük ve muhteşem ordusu olan Ümmet-i Muhammediye’nin (A.S.M.) mukaddes kumandanı olan Kur'ân; bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esâslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihanı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî-manevî techiz ettiği ve umum o efrâdın derecâtına göre, akıllarını ta'lim ve kalblerini terbiye ve rûhlarını teshìr ve vicdânlarını tathîr ve a'zâ ve cevârihlerini isti'mâl ve istihdam ettiği hâlde – hâşâ, yüzbin defa hâşâ! – kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farzedip, yüz derece muhâli kabûl etmek lâzım gelmekle beraber:
264
Müddet‑i hayatında ciddi harekâtıyla Hakk’ın kanunlarını benî Âdem’e ders veren‥ ve samîmî ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere ta'lim eden‥ Ve hàlis ve ma'kul akvâliyle, istikametin ve saâdetin usûllerini gösteren ve te'sis eden‥ ve bütün tarihçe-i hayatının şehâdetiyle, Allah’ın azâbından çok havf eden‥ ve herkesten ziyâde Allah’ı bilen ve bildiren‥ ve nev'-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına, bin üçyüzelli sene kemâl-i haşmetle kumandanlık eden‥ ve cihanı velveleye veren‥ ve şöhret-şiâr şuûnâtıyla nev'-i beşerin, belki kâinâtın elhak medâr-ı fahri olan bir Zât’ı; – hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– sahtekâr, Allah’tan korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farzetmekle, yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir.
Çünkü, şu mes'elenin ortası yoktur. Zîra, farz‑ı muhâl olarak Kur'ân Kelâmullâh olmazsa, Arş’tan düşse; ortada kalamaz. Belki, yerde yalancı birinin malı olduğunu kabûl etmek lâzım gelir. Bu ise, ey şeytan! Yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin!
Şeytan döndü dedi: “Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhûr âkıllerine Kur'ân’ı ve Muhammed’i inkâr ettirdim.”
Elcevab:
Evvelâ: Gayet uzak mesâfeden bakılsa; en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir. Bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Sâniyen: Hem tebeî, sathî bir nazarla bakılsa; gayet muhâl bir şey, mümkün görünebilir. Bir zaman bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı, Ay zannetmiş. “Ay’ı gördüm.” demiş. İşte muhâldir ki; hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat Ay’a baktığı ve o saçı, tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derecede göründüğü için, o muhâli mümkün telâkki etmiş.
Sâlisen: Hem, kabûl etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem‑i kabûl, bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir. Onun aklı onlarla uğraşmaz. Amma inkâr ise; o adem-i kabûl değil, belki o kabûl-ü ademdir; bir hükümdür. Onun aklı, hareket etmeye mecburdur. O hâlde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur.
265
Hem, ey şeytan! Bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inâd ve muğâlata ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intac eden inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun!
Râbian: Hem Kur'ân’ı, kelâm‑ı beşer farzetmek; lâzım gelir ki: Âlem-i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddıkînlere, aktâblara bilmüşâhede rehberlik eden‥ ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakàt-ı ehl-i kemâle ta'lim eden‥ ve erkân-ı îmâniyenin hakàikıyla ve erkân-ı İslâmiye’nin desâtiriyle iki cihanın saâdetini te'min eden‥ ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre hak ve hàlis ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddi olmak lâzım gelen bir Kitabı, kendi evsâfının ve te'sirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip – hâşâ, sümme hâşâ!– bir sahtekârın tasnîât ve iftiralarının mecmuası nazarıyla bakmak, Sofestâileri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şeni' bir hezeyan-ı küfrî olmakla beraber:
İzhâr ettiği Din ve Şerîat‑ı İslâmiyenin şehâdetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bil'ittifak fevkalâde takvâsının ve hàlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bil'ittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenesinin iktizasıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sâhib-i kemâlâtın tasdikiyle; en mu'tekid, en metîn, en emin, en sâdık bir Zât’ı – hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– i'tikàdsız, en emniyetsiz, Allah’tan korkmaz bir vaziyette farzetmek, muhâlâtın en çirkin ve menfûr bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.
266
Elhâsıl: – Ondokuzuncu Mektûbun Onsekizinci İşâreti’nde denildiği gibi – Nasıl kulaklı âmî tabakası, i'câz‑ı Kur'ân fehminde demiş: “Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcûd kitaplara kıyâs edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir.” Öyle ise, ya Kur'ân umumun altındadır veya umumun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise; muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ şeytan dahi diyemez ve kabûl etmez. Öyle ise, Kur'ân, umum kitapların fevkındedir; öyle ise, mu'cizedir.
Aynen öyle de; biz de ilm‑i usûl ve fenn-i mantıkça, “sebr ve taksim” denilen en kat'î bir hüccetle deriz:
Ey şeytan ve ey şeytanın şâkirdleri! Kur'ân, ya Arş‑ı A'zamdan ve İsm-i A'zamdan gelmiş bir Kelâmullâh’tır veyâhut – hâşâ, sümme hâşâ, yüzbin kere hâşâ!– yerde, sahtekâr ve Allah’tan korkmaz ve Allah’ı bilmez, i'tikàdsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey şeytan! Sâbık hüccetlere karşı, bunu sen diyemezdin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâ-şübhe, Kur'ân, Hàlık-ı Kâinâtın kelâmıdır. Çünkü, ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki kat'î bir sûrette isbât ettik; sen de gördün ve dinledin.
267
Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm; ya Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir veyâhut – hâşâ, yüzbin defa hâşâ!– Allah’a iftira ettiği ve Allah’ı bilmediği ve azâbına inanmadığı için, i'tikàdsız, esfel‑i sâfilîne sukùt etmiş bir beşer farzetmek lâzım gelir ki: Bu ise, ey iblis! Ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demeyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabûl edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o Asya münâfıklarının en vicdânsızları dahi diyorlar ki: “Muhammed‑i Arabî (A.S.M.) çok akıllı idi ve çok güzel ahlâklı idi.”
Mâdem şu mes'ele iki şıkka münhasırdır ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sâhib çıkmıyor ve mâdem kat'î hüccetlerle isbât ettik ki, ortası yoktur; elbette ve bizzarûre, senin ve hizbü'ş‑şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakka'l‑yakìn, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullâh’tır ve bütün resûllerin ekmelidir ve bütün mahlûkatın efdalidir. عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ
268
Şeytanın İkinci Küçük Bir İ'tirâzı
Sûre‑i قٓ وَالْقُرْاٰنِ الْمَج۪يدِ ’i okurken‥ مَا يَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ ❋ وَجَٓاءَتْ سَكْرَةُ الْمَوْتِ بِالْحَقِّ ذٰلِكَ مَا كُنْتَ مِنْهُ تَح۪يدُ ❋ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ ❋ وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ ❋ لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ ❋ وَقَالَ قَر۪ينُهُ هٰذَا مَا لَدَىَّ عَت۪يدٌ ❋ اَلْقِيَا ف۪ي جَهَنَّمَ كُلَّ كَفَّارٍ عَن۪يدٍ
Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: “Kur'ân’ın en mühim fesâhatini, siz O’nun selâsetinde ve vuzûhunda buluyorsunuz. Hâlbuki şu âyette, nereden nereye atlıyor. Sekerâttan, tâ kıyâmete atlıyor. Nefh‑i Sûr’dan, muhâsebenin hitâmına intikal ediyor ve ondan Cehennem’e idhali zikrediyor. Bu acîb atlamaklar içinde hangi selâset kalır? Kur'ân’ın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münâsebetsiz vaziyetiyle, selâset ve fesâhat nerede kalır?‥”
Elcevab: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın esâs-ı i'câzı, en mühimlerinden, belâğatından sonra îcâzdır. Îcâz, i'câz-ı Kur'ân’ın en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân-ı Hakîm’de şu mu'cizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki; ehl-i tedkik, karşısında hayrettedirler.
Meselâ: وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ي وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِيَ الْاَمْرُوَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ
269
Kısa birkaç cümle ile, “Tûfân” hâdise‑i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu'cizâne beyân ediyor ki; çok ehl-i belâğatı, belâğatına secde ettirmiş…
Hem meselâ: كَذَّبَتْ ثَمُودُ بِطَغْوٰيهَا ❋ اِذِ انْبَعَثَ اَشْقٰيهَا ❋ فَقَالَ لَهُمْ رَسُولُ اللّٰهِ نَاقَةَ اللّٰهِ وَسُقْيٰيهَا ❋ فَكَذَّبُوهُ فَعَقَرُوهَا فَدَمْدَمَ عَلَيْهِمْ رَبُّهُمْ بِذَنْبِهِمْ فَسَوّٰيهَا ❋ وَلَا يَخَافُ عُقْبٰيهَا
İşte, Kavm‑i Semûd’un acîb ve mühim hâdisâtını ve netâicini ve sû-i âkıbetlerini böyle kısa birkaç cümle ile, îcâz içinde bir i'câz ile, selâsetli ve vuzûhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ: وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
İşte, اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ cümlesinden فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O mezkûr olmayan cümleler ise, fehmi ihlâl etmiyor; selâsetine zarar vermiyor. Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssasında mühim esâsları zikreder; mütebâkisini akla havâle eder.
270
Hem meselâ: Sûre‑i Yûsuf’ta فَاَرْسِلُونِ kelimesinden يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدّ۪يقُ ortasında yedi‑sekiz cümle, îcâz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor. Selâsetine zarar vermiyor.
Bu çeşit mu'cizâne îcâzlar Kur'ân’da pek çoktur. Hem pek güzeldir.
Amma Sûre‑i Kaf’ın âyeti ise; ondaki îcâz, pek acîb ve mu'cizânedir. Çünkü; kâfirlerin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbâline ve o istikbâlin dehşetli inkılâbâtında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisâta birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi, fikri onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösteriyor. Zikredilmeyen hâdisâtı; hayâle havâle edip, àlî bir selâsetle beyân eder.
وَاِذَا قُرِئَ الْقُرْاٰنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَاَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
İşte ey şeytan! Şimdi bir sözün daha varsa, söyle!‥
Şeytan der: “Bunlara karşı gelemem, müdafaa edemem. Fakat çok ahmaklar var, beni dinliyorlar. Ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar. Ve feylesoflardan çok fir'avunlar var, enâniyetlerini okşayan mes'eleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için sana teslîm‑i silâh etmem!”