254
Beşinci Basamak
Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var; semâdan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levâzımat‑ı arziye, oradan gönderiliyor. Ve mâdem ervâh-ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette ervâh-ı habîse dahi, ahyârı takliden semâvât memleketine gitmeğe teşebbüs edecekler. Çünkü; vücûdca letâfet ve hìffetleri var. Hem, şüphesiz tard ve red edilecekler. Çünkü; mâhiyetçe şerâret ve nühusetleri vardır.
Hem, bilâ‑şek velâ-şübhe, şu muâmele-i mühimmenin, şu mübâreze-i maneviyenin, âlem-i şehâdette bir alâmeti, bir işâreti bulunacaktır. Çünkü Saltanat-ı Rubûbiyet’in hikmeti iktiza eder ki; zîşuûr için, bâhusus en mühim vazifesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât-ı gaybiyenin mühimlerine bir işâret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki, nihâyetsiz bahar mu'cizâtına yağmuru işâret koymuş ve havârık-ı san'atına esbâb-ı zâhiriyeyi alâmet etmiş; tâ âlem-i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki, o acîb temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celbetsin. Yani o koca semâvâtı, etrafında nöbetdarlar dizilmiş, burçları tezyîn edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip haşmet-i Rubûbiyet’ini tefekkür ettirsin.
Mâdem şu mübâreze‑i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır; elbette ona bir işâret vardır. Hâlbuki hâdisât-ı cevviye ve semâviye içinde şu ilâna münâsib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîra yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işâret fişeklerine benzeyen şu hâdise-i necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Hâlbuki şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gayeden başka ona münâsib bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Âdem’den beri meşhûrdur ve ehl-i hakikat için meşhûddur.