Üçüncü Basamak
Semânın sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttırâdı ve vüs'at ve nurâniyeti gösterir ki; sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki bütün ahâlisi mutî'dirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzâheme ve münâkaşayı icâb edecek bir sebeb yoktur. Zîra memleket geniş, fıtratları sâfî, kendileri masûm, makamları sâbittir.
Evet, zeminde ezdâd ictimâ' etmiş, eşrâr ahyâra karışmış, içlerinde münâkaşât başlamış. O sebebden ihtilâfât ve ızdırâbat düşmüş. Ve ondan imtihanât ve müsâbakât teklif edilmiş. Ve ondan terakkiyât ve tedenniyât çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:
251
Beşer, şecere‑i hilkatin en son cüz'ü olan meyvesidir. Ma'lûmdur ki; bir şeyin semeresi, en uzak, en cem'iyetli, en nâzik, en ehemmiyetli cüz'üdür. İşte bunun için semere-i âlem olan insan en câmi', en bedî', en âciz, en zaîf ve en latîf bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumâna nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber ma'nen ve san'aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi‥ bütün mu'cizât-ı san'atın meşheri, sergisi‥ ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrâkıyesi‥ ve nihâyetsiz fa'âliyet-i Rabbâniye’nin mahşeri ve ma'kesi‥ ve hadsiz hallâkıyet-i İlâhiye’nin, hususan nebâtât ve hayvanatın kesretli envâ'-ı sağîresinde, cevvâdâne icâdın medârı ve çarşısı‥ ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta nümûnegâhı‥ ve mensûcât-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı‥ ve menâzır-ı sermediyenin sür'atle değişen taklidgâhı‥ ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte arzın bu azamet‑i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki; Kur'ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor. Mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ der.
252
Hem arzın şu mezkûr hikmetlerden neş'et eden sür'atli tahavvülü ve devamlı tağayyürü iktiza eder ki, sekenesi de ona göre mazhar‑ı tahavvülât olsun. Hem şu mahdûd arz, hadsiz mu'cizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sâir zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için nihâyetsiz terakkî ve nihâyetsiz tedennîye mazhar olmuşlar. Enbiyâdan, evliyâdan tut, tâ Nemrudlara, tâ şeytanlara kadar uzun bir meydân-ı imtihanları peydâ olmuştur. Mâdem öyledir, elbette fir'avunlaşmış şeytanlar, hadsiz şerâretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.