Üçüncü Dal

Kıyâmet alâmetlerinden ve âhirzaman vukûâtından ve bazı a'mâlin fazilet ve sevâblarından bahseden ehâdîs‑i şerîfe güzelce anlaşılmadığından, akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onların bir kısmına “zaîf” veya “mevzu'” demişler. Îmânı zaîf ve enâniyeti kavî bir kısım da inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsîle girişmeyeceğiz. Yalnız “Oniki Asıl”ı beyân ederiz.
457
Birinci Asıl: Yirminci Söz’ün âhirindeki suâl ve cevapta izâh ettiğimiz mes'eledir. İcmâli şudur ki:
Din bir imtihandır, bir tecrübedir. Ervâh‑ı àliyeyi, ervâh-ı sâfileden tefrik eder. Öyle ise, ileride herkese göz ile görülecek vukûâtı öyle bir tarzda bahsedecek ki; ne bütün bütün mechûl kalsın, ne de bedîhî olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak. Zîra, eğer tamamen bedâhet derecesinde bir alâmet-i kıyâmet görülse, herkes tasdike muztar olsa; o vakit kömür gibi bir isti'dâd, elmas gibi bir isti'dâd ile beraber kalır. Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zâyi' olur. İşte bunun için Mehdi ve Süfyân mes'eleleri gibi çok mes'elelerde çok ihtilâf olmuş. Hem, rivâyât dahi çok muhteliftir; birbirine zıd hükümler olmuş.
İkinci Asıl: Mesâil‑i İslâmiye’nin tabakàtı vardır. Biri, bir bürhân-ı kat'î istese; diğeri, bir zann-ı gâlibî ile iktifâ eder. Başkası yalnız bir kabûl-ü teslîmî ve reddetmemek ister. Öyle ise, esâsât-ı îmâniyeden olmayan mesâil-i fer'iye veya vukûât-ı zamaniyenin herbirinde bir iz'ân-ı yakìn ile bir bürhân-ı kat'î istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslîmiyetle ilişmemektir.
Üçüncü Asıl: Zaman‑ı sahâbede, Benî-İsrail ve Nasâra ulemâlarından çoğu İslâmiyet’e girdiler. Eski ma'lûmâtları dahi onlarla beraber müslüman oldu. Bazı hilâf-ı vâki ma'lûmât-ı sâbıkaları, İslâmiyet’in malı olarak tevehhüm edildi.
Dördüncü Asıl: Ehâdîs‑i Şerîfe râvilerinin bazı kavilleri veyâhut istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadîsten telâkki ediliyordu. Hâlbuki insan hatâdan hàlî olmadığı için hilâf-ı vâki bazı istinbatları veya kavilleri hadîs zannedilerek za'fına hükmedilmiş.
458
Beşinci Asıl: اِنَّ ف۪ي اُمَّت۪ي مُحَدَّثُونَ yani مُلْهَمُونَ sırrınca bazı ehl‑i keşf ve ehl-i velâyet olan muhaddisîn-i muhaddesûn ilhâmlarıyla gelen bazı maânî, hadîs telâkki edilmiş. Hâlbuki, ilhâm-ı evliyâ – bazı ârızalarla – hatâ olabilir. İşte bu nev'iden bir kısım, hilâf-ı hakikat çıkabilir.
Altıncı Asıl: Beyne'n‑nâs iştihâr bulmuş bazı hikâyeler bulunuyor ki; durûb-u emsâl hükmüne geçer. Hakîki mânâsına bakılmaz. Ne maksad için sevkedilir, ona bakılır. İşte bu nev'iden beyne'n-nâs teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî için temsîl ve kinâye nev'inden zikredivermiş. Şu nev'i mes'elelerin mânâ-yı hakîkisinde kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve teârüf ve tesâmu'-u umumîye râci'dir.
Yedinci Asıl: Pek çok teşbih ve temsîller bulunuyor ki, mürûr‑u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle hakikat-i maddiye telâkki ediliyor. Hatâya düşer. Meselâ: “Sevr” ve “Hût” isminde ve âlem‑i misâlde sevr ve hût timsâlinde, berrî ve bahrî hayvanat nâzırlarından iki melâiketullâh, âdeta bir koca öküz ve cismânî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.
Hem meselâ: Bir vakit huzur‑u Nebevî’de derin bir ses işitildi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti ki: “Bu gürültü, yetmiş senedir yuvarlanıp tâ ancak bu dakika Cehennem’in dibine düşen bir taşın gürültüsüdür.” İşte bu hadîsi işiten, hakikate vâsıl olmayan inkâra sapar. Hâlbuki, yirmi dakika o hadîsten sonra kat'iyyen sâbittir ki: Biri geldi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi ki: “Meşhûr münâfık, yirmi dakika evvel öldü.” Yetmiş yaşına giren o münâfık, Cehennem’in bir taşı olarak bütün müddet-i ömrü, tedennîde esfel-i sâfilîne, küfre sukùttan ibaret olduğunu gayet belîğâne bir sûrette Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beyân etmiştir. Cenâb-ı Hak, o vefât dakikasında o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.
459
Sekizinci Asıl: Cenâb‑ı Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı tecrübe ve meydân-ı imtihanda çok mühim şeyleri, kesretli eşya içinde saklıyor. O saklamakla çok hikmetler, çok maslahatlar bağlıdır. Meselâ: Leyle-i Kadr’i, umum Ramazan’da; saat-ı icâbe-i duâyı, Cuma gününde; makbûl velîsini, insanlar içinde; eceli, ömür içinde ve kıyâmetin vaktini, ömr-ü dünya içinde saklamış. Zîra ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka, yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek. Hâlbuki, âhiret ve dünya muvâzenesini muhâfaza etmek ve her vakit havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı, iktiza eder ki; her dakika hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu hâlde mübhem tarzdaki yirmi sene mübhem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.
İşte Kıyâmet dahi, şu insan‑ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer vakti taayyün etseydi, bütün kurûn-u ûlâ ve vustâ, gaflet-i mutlakaya dalacak idiler ve kurûn-u uhrâ, dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı şahsiyesiyle, hânesinin ve köyünün bekàsıyla alâkadardır; öyle de, hayat-ı ictimâiye ve nev'iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla alâkadardır. Kur'ân اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der. “Kıyâmet yakındır.” fermân ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zîra Kıyâmet, dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya ikibin sene, bir seneye nisbetle bir‑iki gün veya bir-iki dakika gibidir. Saat-ı Kıyâmet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün.
İşte bunun içindir ki, Hakîm‑i Mutlak, Kıyâmet’i, “Muğayyebât‑ı Hamse”den olarak ilminde saklıyor. İşte bu ibham sırrındandır ki; her asır, hattâ asr‑ı hakikat-bîn olan Asr-ı Saâdet dahi dâima Kıyâmet’ten korkmuşlar. Hattâ bazıları: “Şerâiti hemen hemen çıkmış.” demişler.
460
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: “Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan sahâbelerin fikirleri niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbâl‑i dünyevîde bin dörtyüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karîb zannetmişler?”
Elcevab: Çünkü: Sahâbeler, feyz‑i sohbet-i Nübüvvet’ten herkesten ziyâde dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyâmetin ibham vaktindeki Hikmet-i İlâhiye’yi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi dâima muntazır bir vaziyet alarak âhiretlerine ciddi çalışmışlar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm: “Kıyâmeti bekleyiniz, intizar ediniz!” tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad‑ı Nebevî’dir. Yoksa, vukû'-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki, hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu nev'i sözleri, hikmet-i ibhamdan ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki; Mehdi, Süfyân gibi âhirzamanda gelecek eşhâsları çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl‑i velâyet “Onlar geçmiş.” demişler. İşte bu da Kıyâmet gibi, Hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki; vakitleri taayyün etmesin. Çünkü; her zaman, her asır, kuvve-i maneviyenin takviyesine medâr olacak ve ye'sten kurtaracak “Mehdi” mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır.
Hem gaflet içinde fenâlara uymamak ve lâkaydlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifâkın başına geçecek müdhiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer ta'yin edilseydi, maslahat‑ı irşad-ı umumî zâyi' olurdu.
461
Şimdi, Mehdi gibi eşhâsın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehâdîsi tefsir edenler, metn‑i ehâdîsi, tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ: Merkez-i saltanat o vakit Şam’da veya Medine’de olduğundan, vukûât-ı Mehdiye veya Süfyâniye’yi merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhâsın şahs-ı manevîsine veya temsîl ettikleri cemâate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhâsın zâtlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhâs-ı hàrika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Hâlbuki demiştik: Bu dünya tecrübe meydânıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyle ise, o eşhâs, hattâ o müdhiş Deccâl dahi çıktığı zaman çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccâl olduğunu bilmez. Belki nur-u îmânın dikkatiyle o eşhâs-ı âhirzaman tanınabilir.
Alâmet‑i Kıyâmet’ten olan Deccâl hakkında Hadîs-i Şerîfte: “Birinci günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü eyyâm‑ı sâire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde dünyayı gezer.” rivâyet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivâyete muhâl demişler. Hâşâ, şu rivâyetin inkâr ve ibtaline gitmişler. Hâlbuki; وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِhakikati şu olmak gerektir ki:
Âlem‑i küfrün en kesâfetlisi olan şimâlde tabîiyyûnun fikr-i küfrîsinden süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyet’i inkâr edecek bir şahsın şimâl tarafından çıkmasına işâret ve şu işâret içinde bir remz-i hikmet vardır ki; kutb-u şimâlîye yakın dâirede bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Altı ayı gece, altı ayı gündüzdür. “Deccâlın bir günü bir senedir.” o dâire yakınında zuhûruna işârettir. “İkinci günü bir aydır.” demekten murad, şimâlden bu tarafa geldikçe bazen olur yazın bir ayında Güneş gurûb etmez. Şu dahi, Deccâl şimâlden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecâvüzüne işârettir. Günü Deccâla isnâd etmekle şu işârete işâret eder. Daha bu tarafa geldikçe bir haftada Güneş gurûb etmiyor. Daha gele gele, tulû' ve gurûb ortasında üç saat devam ediyor. Ben Rusya’da esârette iken böyle bir yerde bulundum. Bize yakın, bir hafta Güneş gurûb etmeyen bir yer vardı. Seyir için oraya gidiyorlardı. “Deccâlın çıktığı vakit umum dünya işitecek.” olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde gezmesini de merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden bu iki kaydı muhâl gören mülhidler, şimdi âdi görüyorlar!‥
462
Alâmet‑i Kıyâmet’ten olan Ye'cüc ve Me'cüc’e ve Sedd’e dair bir risalede, bir derece tafsîlen yazdığımdan ona havâle edip şurada yalnız şunu deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvânıyla ictimâât-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden tâifeler ve Sedd-i Çinî’nin yapılmasına sebebiyet verenler, kıyâmete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zîr ü zeber edecekleri, rivâyetlerde vardır.
Bazı Mülhidler Derler: “Bu kadar acâibi yapan ve yapacak tâifeler nerede?”
Elcevab: Çekirge gibi bir âfât, bir mevsimde pek çok kesretle bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesâda veren kesretli o tâifelerin hakikatleri mahdûd bazı ferdlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe emr‑i İlâhî ile o mahdûd ferdlerden gayet kesretli aynı fesâd yine başlar. Güyâ onların hakikat-i milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhûr ediyor. Aynen öyle de; bir zaman dünyayı herc ü merc eden o tâifeler, İzn-i İlâhî ile mevsimi geldiği vakit aynı o tâife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir sûrette tezâhür eder. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
Dokuzuncu Asıl: Mesâil‑i îmâniyeden bir kısmın netâici, şu mukayyed ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı, geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve sevâbına dair ehâdîs-i şerîfenin bir kısmı terğîb ve terhîbe münâsib bir te'sir vermek için belâğatlı bir üslûbda geldiğinden, dikkatsiz insanlar onları mübâlağalı zannetmişler. Hâlbuki, bütün onlar ayn-ı hak ve mahz-ı hakikat olduklarından mücâzefe ve mübâlağa, içlerinde yoktur.
463
Ezcümle, en ziyâde insafsızların zihnini kurcalayan şu hadîstir ki: لَوْ وَزِنَتِ الدُّنْيَا عِنْدَ اللّٰهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ مَا شَرِبَ الْكَافِرُ مِنْهَا جُرْعَةَ مَاءٍ – ev kemâ kàl – meâl‑i şerîfi: “Dünyanın Cenâb‑ı Hakk’ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsa idi, kâfirler bir yudum suyu ondan içmeyecek idiler.” Hakikati şudur ki: عِنْدَ اللّٰهِ tâbiri, âlem‑i bekàdan demektir. Evet âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar bir nur mâdem ebedîdir; yeryüzünü dolduracak muvakkat bir nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvâzene değil, belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını, âlem-i bekàdan bir sinek kanadı kadar dâimî bir feyz-i İlâhî’ye ve bir ihsân-ı İlâhî’ye muvâzeneye gelmediği demektir.
Hem, dünyanın iki yüzü var; belki üç yüzü var. Biri, Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsının âyineleridir. Diğeri, âhirete bakar; âhiret tarlasıdır. Diğeri, fenâya, ademe bakar; bildiğimiz, marzî‑i İlâhî olmayan ehl-i dalâletin dünyasıdır. Demek Esmâ-i Hüsnâ’nın âyineleri ve Mektûbat-ı Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete zıd ve bütün hatîâtın menşe'i ve beliyyâtın menba'ı olan dünya-perestlerin dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i îmâna verilen sermedî bir zerresine değmediğine işârettir.
İşte en doğru ve ciddi şu hakikat nerede ve insafsız ehl‑i ilhâdın fehmettikleri mânâ nerede! O insafsız ehl-i ilhâdın en mübâlağa, en mücâzefe zannettikleri mânâ nerede!‥
464
Hem meselâ: İnsafsız ehl‑i ilhâdın mübâlağa zannettikleri, hattâ muhâl bir mübâlağa ve mücâzefe tevehhüm ettikleri biri de; amellerin sevâbına dair ve bazı sûrelerin faziletleri hakkında gelen rivâyetlerdir. Meselâ: “Fâtiha’nın Kur'ân kadar sevâbı vardır.” “Sûre-i İhlâs, sülüs-ü Kur'ân” “Sûre-i İzâ Zülzileti'l-ardu, rub'u” “Sûre-i Kul yâ Eyyühe'l-kâfirûn, rub'u” “Sûre-i Yâsîn, on defa Kur'ân kadar…” olduğuna rivâyet vardır.
İşte İnsafsız ve Dikkatsiz İnsanlar Demişler Ki: “Şu muhâldir. Çünkü; Kur'ân içinde Yâsîn ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için mânâsız olur?”
Elcevab: Hakikati şudur ki: Kur'ân‑ı Hakîm’in herbir harfinin bir sevâbı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhî’den o harflerin sevâbı sünbüllenir; bazen on tane verir, bazen yetmiş, bazen yediyüz (Âyete'l-Kürsî harfleri gibi), bazen binbeşyüz (Sûre-i İhlâs’ın harfleri gibi), bazen onbin (Leyle-i Berât’ta okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesâdüf edenler gibi) ve bazen otuzbin, meselâ; haşhaş tohumunun kesreti misillû (Leyle-i Kadir’de okunan âyetler gibi) ve “O gece bin aya mukâbil” işâretiyle bir harfinin o gecede otuzbin sevâbı olur anlaşılır. İşte Kur'ân‑ı Hakîm, tezâuf-u sevâbıyla beraber elbette muvâzeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevâb ile bazı sûrelerle muvâzeneye gelebilir.
Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin dâne ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer dâne olmuş ise; o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukâbil oluyor. Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz dâne vermiş; o vakit bir tek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ kıyâs et.
Şimdi Kur'ân‑ı Hakîm’i, nurânî, mukaddes bir mezraa-i semâviye tasavvur ediyoruz. İşte herbir harfi, asıl sevâbıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsîn, İhlâs, Fâtiha, Kul yâ Eyyühe'l-kâfirûn, İzâ Zülzileti'l-ardu gibi sâir faziletlerine dair rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvâzene edilebilir.
465
Meselâ: Kur'ân‑ı Hakîm’in üçyüz bin altıyüz yirmi harfi olduğundan Sûre-i İhlâs, Besmele ile beraber altmışdokuzdur. Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harfti. Demek Sûre-i İhlâs’ın herbir harfinin haseneleri binbeşyüze yakındır.
İşte Sûre‑i Yâsîn’in hurûfâtı hesab edilse, Kur'ân-ı Hakîm’in mecmû-u hurûfâtına nisbet edilse ve on defa muzâaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsîn-i Şerîf’in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevâbı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir.
İşte buna kıyâsen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar latîf ve güzel ve doğru ve mücâzefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın.
Onuncu Asıl: Ekser tâife‑i mahlûkatta olduğu gibi, ef'âl ve a'mâl-i beşeriyede bazı hàrika ferdler bulunur. O ferdler eğer iyilikte ileri gitmişse o nev'ilerin medâr-ı fahrleridir. Yoksa, medâr-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar. Âdeta birer şahs-ı manevî, birer gaye-i hayâl hükmüne geçerler. Sâir ferdlerin herbirisi o olmağa çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek o mükemmel hàrika ferd, mutlak, mübhem bulunup her yerde bulunması mümkün… Şu ibham itibariyle mantıkça kaziye-i mümkine sûretinde külliyetine hükmedilebilir. Yani herbir amel, şöyle bir netice verebilmesi mümkündür.
Meselâ: “Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir Hac kadardır.” İşte iki rekât namaz bazı vakitte bir Hacca mukâbil geldiği hakikattir. Herbir iki rekât namazda bu mânâ külliyet ile mümkündür. Demek şu nev'ideki rivâyetler, vukû'u bilfiil dâimî ve küllî değil. Zîra kabûlün mâdem şartları vardır; külliyet ve dâimîlikten çıkar. Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır veyâhut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nev'i ehâdîsteki külliyet ise, imkân itibariyledir.
Meselâ: “Gıybet, katl gibidir.” Demek gıybette öyle bir ferd bulunur ki, katl gibi bir zehr‑i kàtilden daha muzırdır. Meselâ: “Bir güzel söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka‑i azîmenin yerine geçer.”
Şimdi terğîb ve teşvik için o mübhem ferd‑i mükemmel, mutlak bir sûrette her yerde bulunmasının imkânını vâki bir sûrette göstermekle hayra şevki ve şerden nefreti tahrîk etmektir.
466
Hem de şu âlemin mikyâsıyla, âlem‑i ebedînin şeyleri tartılmaz. Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvâzi gelemez. Sevâb-ı a'mâl o âleme baktığı için dünyevî nazarımız ona dar geliyor, aklımıza sığıştıramıyoruz. Meselâ: مَنْ قَرَاَ هٰذَا اُعْطِيَ لَهُ مِثْلُ ثَوَابِ مُوسٰى وَهَارُونَYani: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَض۪ينَ ❋ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَلَهُ الْكِبْرِيَاءُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَرَبِّ الْاَرَض۪ينَ ❋ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَلَهُ الْعَظَمَةُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ ❋ وَلَهُ الْمُلْكُ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyâde nazar‑ı dikkatini celbeden şu gibi rivâyetlerdir. Hakikati şudur ki: Dünyada dar nazarımızla, kısacık fikrimizle Mûsa ve Hârun Aleyhimesselâm’ın sevâblarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz. Âlem-i ebediyette Rahîm-i Mutlak, saâdet-i ebediyede nihâyetsiz ihtiyaç içinde bir abdine, bir tek virde mukâbil vereceği hakikat-i sevâb, o iki Zât’ın sevâblarına – fakat dâire-i ilmimize ve tahminimize giren sevâblarına – müsâvî olabilir.
Meselâ: Bedevî, vahşî bir adam hiç pâdişahı görmemiş. Saltanat haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder, o mahdûd fikriyle bir pâdişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ bizde sâde‑dil bir tâife var ki, eskiden diyorlardı ki: “Pâdişah, kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor.” Demek onlar, pâdişahı o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir sûrette tahayyül ediyorlar ki; kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor, âdeta bir yüzbaşı haşmetinde farzediyorlar. Şimdi biri o adamlardan birisine dese: “Sen bugün benim için bu işi yapsan, senin bildiğin pâdişah haşmeti kadar sana bir haşmetlik vereceğim, yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim.” O söz hakikattir. Çünkü; haşmet-i pâdişahîden onun dar dâire-i fikrine giren ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.
467
İşte dünya nazarıyla, dar fikrimizle âhirete müteveccih hakàik‑ı sevâbiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsa (A.S.) ve Hârun’un (A.S.) mechûlümüz olan hakîki sevâbları ile muvâzene değil – çünkü; teşbih kaidesi, mechûlü ma'lûma kıyâs eder – belki muvâzene edilen; ma'lûmumuz olan ve tahminimize giren sevâblarıyla, bir abd-i mü'minin bir virdine mukâbil mechûlümüz olan hakîki sevâbıdır.
Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği Güneş’in tamam aksini tutmakta müsâvîdirler. Fark, keyfiyettedir. Hazret‑i Mûsa (A.S.) ve Hârun’un (A.S.) deniz-misâl âyine-i rûhlarına in'ikâs eden mâhiyet-i sevâb, bir katre hükmünde bir abd-i mü'minin bir âyetten aldığı aynı mâhiyet-i sevâbdır. Mâhiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet ise, kàbiliyete tâbidir.
Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saâdet hazinesini açar ki; altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet Kur'ân kadar fâide verebilir.
Hem İsm‑i A'zama mazhar olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i A'zam zılline mazhar bir mü'min, kendi kàbiliyeti itibariyle kemiyetçe bir Nebî’nin feyzi kadar sevâb alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz.
Hem de, sevâb ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem, bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki bir zerrecik bir şişede, semâvât nücûmuyla beraber görünebilir; öyle de, niyet‑i hàlisa ile şeffâfiyet peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvât gibi nurânî sevâb ve fazilet yerleşebilir.
468
Netice‑i Kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve îmânı zaîf, felsefesi kavî, hodbîn, münekkid adam! Şu “On Asıl”ı nazara al. Sonra sen, hilâf‑ı hakikat ve kat'î muhâlif-i vâki gördüğün bir rivâyeti bahâne ederek ehâdîs-i şerîfeye ve dolayısıyla Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mertebe-i ismetine halel verecek i'tirâz parmağını uzatma!‥ Zîra, evvelâ o “On Asıl”ın on dâiresi, seni inkârdan vazgeçirir. “Hakîki bir kusur varsa bize aittir.” derler, Hadîse râci' olamaz. “Eğer hakîki değilse senin sû-i fehmine aittir.” derler.
Elhâsıl: İnkâr ve redde gitmek için, şu “On Asıl”ı tekzîb ve ibtal etmek lâzım gelir. Şimdi insafın varsa, bu “On Usûl”ü kemâl‑i dikkatle düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadîsin inkârına kalkışma! “Ya bir tefsiri, ya bir te'vili, ya bir tâbiri vardır.” de, ilişme.
Onbirinci Asıl: Nasıl, Kur'ân‑ı Hakîm’in müteşâbihâtı var; te'vile muhtaçtır veyâhut mutlak teslîm istiyor. Ehâdîsin de Kur'ân’ın müteşâbihâtı gibi müşkülâtı vardır. Bazen çok dikkatli bir tefsire ve tâbire muhtaçtır. Geçmiş misâllerle iktifâ edebilirsiniz.
Evet, nasıl ki hüşyâr olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tâbir eder; öyle de, bazen uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların sözlerini işitiyor. Fakat kendi âlem‑i menâmına tatbik eder bir tarzda mânâ veriyor, tâbir ediyor. Öyle de: Ey gaflet ve felsefe uykusu içinde tenvîm edilen insafsız adam!‥ Sırr-ı مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى ve تَنَامُ عَيْن۪ي وَلَا يَنَامُ قَلْب۪ي hükmüne mazhar ve hakîki hüşyâr ve yakzân olan Zât’ın gördüğünü sen kendi rüyanda inkâr değil, tâbir et. Evet uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müdhiş bir harpte yaralar alır gibi bir hakikat‑i nevmiye bazen telâkki eder. Ondan sorulsa, “Hakikaten ben yaralandım. Bana top, tüfek atıldı!” diyecek. Yanında oturanlar onun uykusundaki ızdırâbına gülüyorlar. İşte bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe elbette hakàik-ı Nübüvvet’e mehenk olamazlar.
469
Onikinci Asıl: Nazar‑ı Nübüvvet ve tevhid ve îmân; vahdete, âhirete, Ulûhiyet’e baktığı için, hakàikı ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı; kesrete, esbâba, tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır. Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usûli'd-din ve ulemâ-i ilm-i kelâmın makàsıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve ehemmiyetsizdir.
İşte onun içindir ki, mevcûdâtın tafsîl‑i mâhiyetinde ve ince ahvâllerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakîki hikmet olan ulûm-u àliye-i İlâhiye ve Uhreviye’de o kadar geridirler ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler, muhakkìkîn-i İslâmiye’yi, hükemâlara nisbeten geri zannediyorlar. Hâlbuki, akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile makàsıd-ı àliye-i kudsiyeye yetişenlere yetişebilsinler!
Hem bir şey iki nazar ile bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat‑i kat'iyyesi, Kur'ân’ın hakàik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh ve muallâ dâmenine erişemez. Nümûne olarak bir misâl zikrederiz:
470
Meselâ; küre‑i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa hakikati şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyâre gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk. Fakat ehl-i Kur'ân nazarıyla bakıldığı vakit – Onbeşinci Söz’de izâh edildiği gibi – hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi', en bedî' ve en âciz, en azîz, en zaîf, en latîf bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber ma'nen ve san'aten bütün kâinâtın kalbi, merkezi‥ bütün mu'cizât-ı san'atının meşheri, sergisi‥ bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrâkıyesi‥ nihâyetsiz fa'âliyet-i Rabbâniye’nin mahşeri, ma'kesi‥ hadsiz hallâkıyet-i İlâhiye’nin hususan nebâtât ve hayvanatın kesretli envâ'-ı sağîresinden cevvâdâne icâdın medârı, çarşısı‥ ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnûâtın küçük mikyâsta nümûnegâhı‥ ve mensûcât-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı‥ ve menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı‥ ve besâtin-i dâimenin tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.
İşte arzın bu azamet‑i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki; Kur'ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukâbil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ diyor.
İşte sâir mesâili buna kıyâs et ve anla ki: Felsefenin rûhsuz, sönük hakikatleri, Kur'ân’ın parlak, rûhlu hakikatleriyle müsâdeme edemez. Nokta‑i nazar ayrı ayrı olduğu için ayrı ayrı görünür.