471
Dördüncü Dal
اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يَسْجُدُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَالنُّجُومُ وَالْجِبَالُ وَالشَّجَرُ وَالدَّوَٓابُّ وَكَث۪يرٌ مِنَ النَّاسِ وَكَث۪يرٌ حَقَّ عَلَيْهِ الْعَذَابُ وَمَنْ يُهِنِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ مُكْرِمٍ اِنَّ اللّٰهَ يَفْعَلُ مَايَشَٓاءُ
Şu büyük ve geniş âyetin hazinesinden yalnız bir tek cevherini göstereceğiz. Şöyle ki:
Kur'ân‑ı Hakîm tasrîh ediyor ki: Arş’tan ferşe, yıldızlardan sineklere, meleklerden semeklere, seyyârâttan zerrelere kadar herşey, Cenâb-ı Hakk’a secde ve ibâdet ve hamd ve tesbih eder. Fakat ibâdetleri, mazhar oldukları esmâlara ve kàbiliyetlerine göre ayrı ayrıdır, çeşit çeşittir. Biz onların ibâdetlerinin tenevvü'ünün bir nev'ini bir temsîl ile beyân ederiz.
Meselâ: وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى azîm bir Mâlikü'l‑Mülk büyük bir şehri veya muhteşem bir sarayı bina ettiği vakit, O Zât dört nev'i ameleyi onun binasında istihdam ve isti'mâl eder.
Birinci nev'i: O’nun memlûk ve köleleridir. Bu nev'in, ne maaşı var ve ne de ücreti var. Belki onlar seyyidlerinin emriyle işledikleri her amelde, onların gayet latîf bir zevk ve hoş bir şevkleri vardır. Seyyidlerinin medhinden ve vasfından ne deseler onların zevkini ve şevkini ziyâde eder. Onlar O mukaddes Seyyidlerine intisablarını büyük bir şeref bilerek onunla iktifâ ediyorlar. Hem O Seyyidin nâmıyla, hesabıyla, nazarıyla işlere bakmalarından da manevî lezzet buluyorlar. Ücret ve rütbeye ve maaşa muhtaç olmuyorlar.
İkinci kısım ki: Bazı âmî hizmetkârlardır. Bilmiyorlar niçin işliyorlar. Belki, O Mâlik‑i Zîşan onları isti'mâl ediyor. Kendi fikriyle ve ilmiyle onları çalıştırıyor. Onlara lâyık bir cüz'î ücret dahi veriyor. O hizmetkârlar bilmiyorlar ki; amellerine ne çeşit küllî gayeler, àlî maslahatlar terettüb ediyor. Hattâ bazıları tevehhüm ediyorlar ki, onların amelleri yalnız kendilerine ait o ücret ve maaşından başka gayesi yoktur.
472
Üçüncü kısım: O Mâlikü'l‑Mülk’ün bir kısım hayvanatı var. Onları o şehrin, o sarayın binasında bazı işlerde istihdam ediyor, onlara yalnız bir yem veriyor. Onların da isti'dâdlarına muvâfık işlerde çalışmaları onlara bir telezzüz veriyor. Çünkü; bilkuvve bir kàbiliyet ve bir isti'dâd, fiil ve amel sûretine girse; inbisat ile teneffüs eder, bir lezzet verir ve bütün fa'âliyetlerdeki lezzet bu sırdandır. Şu kısım hizmetkârların ücret ve maaşları, yalnız yem ve şu lezzet-i maneviyedir. Onunla iktifâ ederler.
Dördüncü kısım: Öyle amelelerdir ki; biliyorlar ne işliyorlar ve ne için işliyorlar ve kimin için işliyorlar ve sâir ameleler ne için işliyorlar ve O Mâlikü'l‑Mülk’ün maksadı nedir, ne için işlettiriyor. İşte bu nev'i amelelerin sâir amelelere bir riyâset ve nezâretleri var. Onların derecât ve rütbelerine göre, derece derece maaşları var.
Aynen bunun gibi, semâvât ve arzın Mâlik‑i Zülcelâl’i ve dünya ve âhiretin Bânî-i Zülcemâl’i olan Rabbü'l-Âlemîn, değil ihtiyaç için, çünkü “Herşeyin Hàlık’ı O’dur.” belki izzet ve azamet ve Rubûbiyet’in şuûnâtı gibi bazı hikmetler için, şu kâinât sarayında şu dâire-i esbâb içinde hem melâikeyi, hem hayvanatı, hem cemâdât ve nebâtâtı, hem insanları istihdam ediyor; onlara ibâdet ettiriyor.
Şu dört nev'i, ayrı ayrı vezâif‑i ubûdiyetle mükellef etmiştir.
Birinci Kısım: Temsîlde memlûklere misâl “Melâike”lerdir. Melâikeler ise, onlarda mücâhede ile terakkiyât yoktur. Belki herbirinin sâbit bir makamı, muayyen bir rütbesi vardır. Fakat onların nefs‑i amellerinde bir zevk-i mahsûsaları var. Nefs-i ibâdetlerinde derecâtlarına göre tefeyyüzleri var. Demek o hizmetkârlarının mükâfâtı hizmetlerinin içindedir. Nasıl insan; mâ, hava ve ziyâ ve gıdâ ile teğaddî edip telezzüz eder. Öyle de; melekler, zikir ve tesbih ve hamd ve ibâdet ve mârifet ve muhabbetin envârıyla teğaddî edip telezzüz ediyorlar. Çünkü; onlar nurdan mahlûk oldukları için gıdâlarına nur kâfîdir. Hattâ nura yakın olan râyiha-i tayyibe dahi onların bir nev'i gıdâlarıdır ki, ondan hoşlanıyorlar. Evet, ervâh-ı tayyibe, revâih-i tayyibeyi sever.
473
Hem melekler, Ma'bûd’larının emriyle işledikleri işlerde ve O’nun hesabıyla işledikleri amellerde ve O’nun nâmıyla ettikleri hizmette ve O’nun nazarıyla yaptıkları nezârette ve O’nun intisabıyla kazandıkları şerefte ve O’nun mülk ve melekûtunun mütâlaasıyla aldıkları tenezzühte ve O’nun tecelliyât‑ı cemâliye ve celâliyesinin müşâhedesiyle kazandıkları tena'umda öyle bir saâdet-i azîme vardır ki; akl-ı beşer anlamaz, melek olmayan bilemez.
Meleklerin bir kısmı âbiddirler, diğer bir kısmının ubûdiyetleri ameldedir. Melâike‑i arziyenin amele kısmı, bir nev'i insan gibidir. Tâbir câiz ise, bir nev'i çobanlık ederler. Bir nev'i de çiftçilik ederler. Yani rû-yi zemin umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvanatın tâifelerine Hàlık-ı Zülcelâl’in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezâret eder. Ondan daha küçük, herbir nev'i hayvanata mahsûs bir nev'i çobanlık edecek bir melâike-i müekkel var.
Hem de rû‑yi zemin bir tarladır; umum nebâtât onun içinde ekilir. Umumuna Cenâb-ı Hakk’ın nâmıyla, kuvvetiyle nezâret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir tâife-i mahsûsaya nezâret etmekle Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ve tesbih eden melekler var. Rezzâkıyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mîkâil Aleyhisselâm şunların en büyük nâzırlarıdır.
Meleklerin çoban ve çiftçiler mesâbesinde olanlarının insanlara müşâbehetleri yoktur. Çünkü; onların nezâretleri sırf Cenâb‑ı Hakk’ın hesabıyladır ve O’nun nâmıyla ve kuvvetiyle ve emriyledir. Belki nezâretleri, yalnız Rubûbiyet’in tecelliyâtını, memur olduğu nev'ide müşâhede etmek ve kudret ve rahmetin cilvelerini o nev'ide mütâlaa etmek ve evâmir-i İlâhiye’yi o nev'e bir nev'i ilhâm etmek ve o nev'in ef'âl-i ihtiyariyesini bir nev'i tanzim etmekten ibarettir.
474
Ve bilhassa zeminin tarlasındaki nebâtâta nezâretleri, onların tesbihât‑ı maneviyelerini melek lisânıyla temsîl etmek ve onların hayatlarıyla Fâtır-ı Zülcelâl’e karşı takdim ettiği tahiyyât-ı maneviyelerini melek lisânıyla ilân etmek; hem onlara verilen cihâzâtı, hüsn-ü isti'mâl etmek ve bazı gayelere tevcîh etmek ve bir nev'i tanzim etmekten ibarettir.
Melâikelerin şu hizmetleri, cüz'‑i ihtiyarîleriyle bir nev'i kisbdir. Belki, bir nev'i ubûdiyet ve ibâdettir. Tasarruf-u hakîkileri yoktur. Çünkü; herşeyde Hàlık-ı Külli Şey’e hàs bir sikke vardır. Başkaları parmağını icâda karıştıramaz. Demek, melâikelerin şu nev'i amelleri ise, onların ibâdetidir. İnsan gibi, âdetleri değildir.
Ve Bu Saray‑ı Kâinâtta İkinci Kısım Amele: “Hayvanat”tır. Hayvanat dahi iştihâ sâhibi bir nefis ve bir cüz'‑i ihtiyarîleri olduğundan, amelleri “hàlisen-livechillâh” olmuyor. Bir derece nefislerine de bir hisse çıkarıyorlar. Onun için Mâlikü'l-Mülk-i Zülcelâl-i ve'l-İkram, Kerîm olduğundan onların nefislerine bir hisse vermek için amellerinin zımnında onlara bir maaş ihsân ediyor. Meselâ: Meşhûr bülbül kuşu , gülün aşkıyla mâruf o hayvancığı Fâtır‑ı Hakîm istihdam ediyor. Beş gaye için onu isti'mâl ediyor.
Birincisi: Hayvanat kabileleri nâmına, nebâtât tâifelerine karşı olan münâsebât‑ı şedîdeyi ilâna memurdur.
İkincisi: Rahmân’ın rızka muhtaç misâfirleri hükmünde olan hayvanat tarafından bir hatîb‑i Rabbânî’dir ki, Rezzâk-ı Kerîm tarafından gönderilen hediyeleri alkışlamakla ve ilân-ı sürûr etmekle muvazzaftır.
475
Üçüncüsü: Ebnâ‑yı cinsine imdâd için gönderilen nebâtâta karşı hüsn-ü istikbâli, herkesin başında izhâr etmektir.
Dördüncüsü: Nev'‑i hayvanatın nebâtâta derece-i aşka vâsıl olan şiddet-i ihtiyacını, nebâtâtın güzel yüzlerine karşı mübârek başları üstünde beyân etmektir.
Beşincisi: Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl-i ve'l-Cemâl-i ve'l-İkram’ın bârgâh-ı merhametine en latîf bir tesbihi, en latîf bir şevk içinde, gül gibi en latîf bir yüzde takdim etmektir.
İşte şu beş gayeler gibi başka mânâlar da vardır. Şu mânâlar ve şu gayeler, bülbülün “Hak Sübhânehû ve Teâlâ”nın hesabına ettiği amelin gayesidir. Bülbül kendi diliyle konuşur. Biz şu mânâları onun hazîn sözlerinden fehmediyoruz. Melâike ve rûhâniyâtın fehmettikleri gibi kendisi, kendi nağamâtının mânâsını tamamen bilmese de fehmimize zarar vermez. “Dinleyen söyleyenden daha iyi anlar.” meşhûrdur. Hem bülbül, şu gayeleri tafsilâtıyla bilmemesinden olmamasına delâlet etmiyor. Lâakal saat gibi sana evkàtını bildirir. Kendisi bilmiyor ne yapıyor. Bilmemesi senin bildiğine zarar vermez.
Amma o bülbülün cüz'î maaşı ise, o tebessüm eden ve gülen güzel gül çiçeklerinin müşâhedesiyle aldığı zevk ve onlarla muhâvere ve konuşmak ve dertlerini dökmekle aldığı telezzüzdür. Demek onun nağamât‑ı hazînesi, hayvanî teellümâttan gelen teşekkiyât değil, belki atâyâ-yı Rahmâniye’den gelen bir teşekkürâttır.
Bülbüle; nahli, fahli, ankebût ve nemli, yani arı ve vâsıta‑i nesil erkek hayvan ve örümcek ve karınca ve hevâm ve küçük hayvanların bülbüllerini kıyâs et. Herbirinin amellerinin bülbül gibi çok gayeleri var. Onlar için de birer maaş-ı cüz'î hükmünde birer zevk-i mahsûs, hizmetlerinin içinde dercedilmiştir. O zevk ile san'at-ı Rabbâniye’deki mühim gayelere hizmet ediyorlar. Nasıl ki, bir sefîne-i Sultaniye’de bir nefer dümencilik edip bir cüz'î maaş alır; öyle de, hizmet-i Sübhâniye’de bulunan bu hayvanatın birer cüz'î maaşları vardır.
476
Bülbül Bahsine Bir Tetimme: Sakın zannetme ki; bu ilân ve dellâllık ve tesbihâtın nağamâtıyla teğannî, bülbüle mahsûstur. Belki ekser envâ'ın herbir nev'inin bülbül‑misâli bir sınıfı var ki, o nev'in en latîf hissiyatını, en latîf bir tesbih ile, en latîf sec'alarla temsîl edecek birer latîf ferdi veya efrâdı bulunur. Hususan sinek ve böceklerin bülbülleri hem çoktur, hem çeşit çeşittirler ki, onlar bütün kulağı bulunanların en küçük hayvandan en büyüğüne kadar olanların başlarında tesbihâtlarını güzel sec'alarla onlara işittirip onları mütelezziz ediyorlar.
Onlardan bir kısmı leylîdir. Gecede sükûta dalan ve sükûnete giren bütün küçük hayvanların kaside‑hân enîsleri, gecenin sükûnetinde ve mevcûdâtın sükûtunda onların tatlı sözlü nutuk-hânlarıdır. Ve o meclis-i halvette olan zikr-i hafînin dâiresinde birer kutubdur ki, herbirisi onu dinler; kendi kalbleriyle Fâtır-ı Zülcelâl’lerine bir nev'i zikir ve tesbih ederler.
Diğer bir kısmı, nehârîdir. Gündüzde ağaçların minberlerinde, bütün zîhayatların başlarında, yaz ve bahar mevsimlerinde yüksek âvâzlarıyla, latîf nağamât ile, sec'alı tesbihât ile Rahmânürrahîm’in rahmetini ilân ediyorlar. Güyâ bir zikr‑i cehrî halkasının bir reisi gibi işitenlerin cezbelerini tahrîk ediyorlar ki; o vakit işitenlerin herbirisi lisân-ı mahsûsuyla ve bir âvâz-ı hususî ile Fâtır-ı Zülcelâl’inin zikrine başlar. Demek herbir nev'i mevcûdâtın, hattâ yıldızların da bir serzâkiri ve nur-efşân bir bülbülü var.
Fakat, bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mâhiyetçe en ekmel ve sûretçe en ecmel, kâinât bostanında, arz ve semâvâtın bütün mevcûdâtını latîf seceâtıyla, lezîz nağamâtıyla, ulvî tesbihâtıyla vecde ve cezbeye getiren; nev'‑i beşerin andelîb-i zîşanı ve benî Âdem’in bülbül-ü zi'l-Kur'ân’ı: Muhammed-i Arabî’dir. عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَمْثَالِهِ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَاَجْمَلُ التَّسْل۪يمَاتِ
477
Elhâsıl: Kâinât sarayında hizmet eden hayvanat, kemâl‑i itâatle evâmir-i tekvîniyeye imtisal edip, fıtratlarındaki gayeleri güzel bir vecihle ve Cenâb-ı Hakk’ın nâmıyla izhâr ederek, hayatlarının vazifelerini bedî' bir tarz ile Cenâb-ı Hakk’ın kuvvetiyle işlemekle ettikleri tesbihât ve ibâdât, onların hedâyâ ve tahiyyâtlarıdır ki, Fâtır-ı Zülcelâl ve Vâhib-i Hayat dergâhına takdim ediyorlar.
Üçüncü Kısım Ameleler: “Nebâtât” ve “Cemâdât”tır. Onların cüz'‑i ihtiyarîleri olmadığı için, maaşları yoktur. Amelleri “hàlisen-livechillâh”tır ve Cenâb-ı Hakk’ın irâdesiyle ve ismiyle ve hesabıyla ve havl ve kuvvetiyledir. Fakat nebâtâtın gidişatlarından hissolunuyor ki, onların vezâif-i telkîh ve tevlîdde ve meyvelerin terbiyesinde bir çeşit telezzüzatları var. Fakat hiç teellümâta mazhar değiller. Hayvan muhtar olduğu için, lezzet ile beraber elemi de var. Cemâdât ve nebâtâtın amellerinde ihtiyar gelmediği için, eserleri de ihtiyar sâhibi olan hayvanların amellerinden daha mükemmel oluyor. İhtiyar sâhibi olanların içinde, arı emsâli gibi vahiy ve ilhâm ile tenevvür edenlerin amelleri, cüz'-i ihtiyarîsine i'timâd edenlerin amellerinden daha mükemmeldir.
Yeryüzünün tarlasında nebâtâtın herbir tâifesi, lisân‑ı hâl ve isti'dâd diliyle Fâtır-ı Hakîm’den suâl ediyorlar, duâ ediyorlar ki: “Yâ Rabbenâ! Bize kuvvet ver ki, yeryüzünün herbir tarafında tâifemizin bayrağını dikmekle, Saltanat-ı Rubûbiyet’ini lisânımızla ilân edelim ve rû-yi arz mescidinin herbir köşesinde sana ibâdet etmek için bize tevfik ver ve meşhergâh-ı arzın herbir tarafında senin Esmâ-i Hüsnâ’nın nakışlarını, senin bedî' ve antika san'atlarını kendi lisânımızla teşhîr etmek için bize bir revâc ve seyahate iktidar ver!” derler.
478
Fâtır‑ı Hakîm onların manevî duâlarını kabûl edip ki, bir tâifenin tohumlarına kıldan kanatçıklar verir. Her tarafa uçup gidiyorlar. Tâifeleri nâmına Esmâ-i İlâhiye’yi okutturuyorlar. (Ekser dikenli nebâtât ve bir kısım sarı çiçeklerin tohumları gibi.) Ve bir kısmına da insana lâzım veya hoşuna gidecek güzel et veriyor. İnsanı ona hizmetkâr edip her tarafa ekiyor. Bazı tâifelerine de, hazmolmayacak sert bir kemik üstünde hayvanlar yutacak bir et veriyor ki, hayvanlar onu çok taraflara dağıtıyorlar. Bazılara da çengelcikleri verip, her temâs edene yapışıyor. Başka yerlere giderek tâifesinin bayrağını dikerler, Sâni'-i Zülcelâl’in antika san'atını teşhîr ediyorlar. Ve bir kısmına da, acı düğelek denilen nebâtât gibi, saçmalı tüfek gibi bir kuvvet verir ki; vakti geldiği zaman onun meyvesi olan hıyarcık düşer, saçmalar gibi birkaç metre yerlere tohumcuklarını atar, zer'eder. Fâtır-ı Zülcelâl’in zikir ve tesbihini kesretli lisânlarla söylettirmeye çalışırlar ve hâkezâ‥ kıyâs et.
Fâtır‑ı Hakîm ve Kàdir-i Alîm, kemâl-i intizamla herşeyi güzel yaratmış, güzel techiz etmiş, güzel gayelere tevcîh etmiş, güzel vazifelerle tavzif etmiş, güzel tesbihât yaptırıyor, güzel ibâdet ettiriyor. Ey insan!‥ İnsan isen, şu güzel işlere, tabiatı, tesâdüfü, abesiyeti, dalâleti karıştırma; çirkin etme, çirkin yapma, çirkin olma!
Dördüncü Kısım: “İnsan”dır. Şu kâinât sarayında bir nev'i hademe olan insanlar, hem melâikeye benzer, hem hayvanata benzer. Melâikeye; ubûdiyet‑i külliyede, nezâretin şümûlünde, mârifetin ihâtasında, Rubûbiyet’in dellâllığında meleklere benzer. Belki insan daha câmi'dir. Fakat insanın şerîre ve iştihâlı bir nefsi bulunduğundan, melâikenin hilâfına olarak pek mühim terakkiyât ve tedenniyâta mazhardır. Hem insan, amelinde nefsi için bir haz ve zâtı için bir hisse aradığı için hayvana benzer. Öyle ise, insanın iki maaşı var: Biri cüz'îdir, hayvanîdir, muacceldir. İkincisi melekîdir, küllîdir, müecceldir.
479
Şimdi, insanın vazifesiyle maaşı ve terakkiyât ve tedenniyâtı, geçen Yirmiüç aded Söz’lerde kısmen geçmiştir. Hususan Onbirinci ve Yirmiüçüncü’de daha ziyâde beyân edilmiş. Onun için şurada ihtisar ederek kapıyı kapıyoruz. Erhamürrâhimîn’den rahmet kapılarını bize açmasını ve şu Söz’ün tekmîline tevfikini refîk eylemesini niyâz ile, kusurumuzun ve hatâmızın afvını taleb ile hatmediyoruz.