Birinci Dal

Nasıl ki, bir sultanın kendi hükûmetinin dâirelerinde ayrı ayrı ünvânları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nâm ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır… Meselâ; adliye dâiresinde hâkim‑i âdil ve mülkiyede sultan ve askeriyede kumandan-ı a'zam ve ilmiyede halife… Daha buna kıyâsen sâir isim ve ünvânlarını bilsen anlarsın ki; bir tek pâdişah, saltanatının dâirelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvâna sâhib olabilir. Güyâ o hâkim, herbir dâirede şahsiyet-i maneviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcûd ve hâzırdır; bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizâmıyla, mümessiliyle meşhûd ve nâzırdır; görünür, görür. Ve herbir mertebede perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare eder, bakar.
446
Öyle de: Ezel, Ebed Sultan’ı olan Rabbü'l‑Âlemîn için, Rubûbiyet’inin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe'n ve nâmları; ve Ulûhiyet’inin dâirelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmet-nümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsâs eder ünvânları var. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhûratı var. Ve ef'âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san'atında ve mütenevvi' masnûâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli Rubûbiyât’ı vardır.
Bununla beraber kâinâtın herbir âleminde, herbir tâifesinde, Esmâ‑i Hüsnâ’dan bir ismin ünvânı tecellî eder. O isim o dâirede hâkimdir. Başka isimler orada ona tâbidirler; belki onun zımnında bulunurlar.
Hem mahlûkatın herbir tabakasında az ve çok, küçük ve büyük, hàs ve âmm herbirisinde hàs bir tecellî, hàs bir Rubûbiyet, hàs bir isimle cilvesi vardır. Yani o isim herşeye muhît ve âmm olduğu hâlde öyle bir kasd ve ehemmiyetle bir şeye teveccüh eder‥ güyâ o isim yalnız o şeye hàstır.
Hem bununla beraber Hàlık‑ı Zülcelâl, herşeye yakın olduğu hâlde, yetmiş bine yakın nurânî perdeleri vardır. Meselâ; sana tecellî eden Hàlık isminin, mahlûkıyetindeki cüz'î mertebesinden tut, tâ bütün kâinâtın Hàlık’ı olan mertebe-i kübrâ ve ünvân-ı a'zama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyâs edebilirsin. Demek bütün kâinâtı arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hàlık isminin müntehâsına yetişirsin, dâire-i sıfâta yanaşırsın.
Mâdem perdelerin birbirine temâşâ eder pencereleri var ve isimler, birbiri içinde görünüyor ve şuûnât, birbirine bakar ve temessülât, birbiri içine girer ve ünvânlar, birbirini ihsâs eder ve zuhûrat, birbirine benzer ve tasarrufât, birbirine yardım edip itmâm eder ve Rubûbiyet’in mütenevvi' terbiyeleri, birbirine imdâd edip muâvenet eder; elbette gerektir ki, Cenâb‑ı Hakk’ı bir isim, bir ünvân ile, bir Rubûbiyet’le ve hâkezâ‥ tanısa, başka ünvânları, Rubûbiyet’leri, şe'nleri içinde inkâr etmesin. Belki, herbir ismin cilvesinden sâir esmâya intikal etmezse zarar eder. Meselâ: Kadîr ve Hàlık isminin eserini görse, Alîm ismini görmezse gaflet ve tabiat dalâletine düşebilir.
447
Belki lâzım gelir ki; onun nazarı dâima karşısında (هُوَ)(هُوَ اللّٰهُ) okusun, görsün. Onun kulağı herşeyden قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dinlesin, işitsin. Onun lisânı لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ desin, ilân etsin.
İşte Kur'ân‑ı Mübîn اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى fermânıyla, zikrettiğimiz hakikatlere işâret eder.
448
Eğer o yüksek hakikatleri yakından temâşâ etmek istersen, git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Celîl! Yâ Celîl! Yâ Azîz! Yâ Cebbâr!” dediklerini işiteceksin. Sonra deniz içinde ve zemin yüzünde merhamet ve şefkatle terbiye edilen küçük hayvanattan ve yavrulardan sor. “Ne diyorsunuz?” de. Elbette “Yâ Cemîl! Yâ Cemîl! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!” diyecekler. Semâyı dinle. Nasıl “Yâ Celîl‑i Zülcemâl!” diyor. Ve arza kulak ver. Nasıl “Yâ Cemîl‑i Zülcelâl!” diyor. Ve hayvanlara dikkat et. Nasıl “Yâ Rahmân! Yâ Rezzâk!” diyorlar. Bahardan sor. Bak nasıl, “Yâ Hannân! Yâ Rahmân! Yâ Rahîm! Yâ Kerîm! Yâ Latîf! Yâ Atûf! Yâ Musavvir! Yâ Münevvir! Yâ Muhsin! Yâ Müzeyyin!” gibi çok esmâyı işiteceksin. Ve insan olan bir insandan sor. Bak nasıl bütün Esmâ‑i Hüsnâ’yı okuyor ve cebhesinde yazılı. Sen de dikkat etsen okuyabilirsin. Güyâ kâinât, azîm bir musîka-i zikriyedir. En küçük nağme, en gür nağamâta karışmakla, haşmetli bir letâfet veriyor. Ve hâkezâ kıyâs et.
Fakat, çendan insan bütün esmâya mazhardır; fakat kâinâtın tenevvü'ünü ve melâikenin ihtilâf‑ı ibâdâtını intac eden tenevvü'-ü esmâ, insanların dahi bir derece tenevvü'üne sebeb olmuştur. Enbiyânın ayrı ayrı şerîatları, evliyânın başka başka tarîkatları, asfiyânın çeşit çeşit meşrebleri şu sırdan neş'et etmiştir. Meselâ: İsâ Aleyhisselâm, sâir esmâ ile beraber Kadîr ismi onda daha gâlibdir. Ehl-i aşkta Vedûd ismi ve ehl-i tefekkürde Hakîm ismi daha ziyâde hâkimdir.
449
İşte, nasıl eğer bir adam hem hoca, hem zâbit, hem adliye kâtibi, hem mülkiye müfettişi olsa; onun herbir dâirede birer nisbeti, birer vazifesi, birer hizmeti, birer maaşı, birer mes'ûliyeti, birer terakkiyâtı ve muvaffakıyetsizliğine sebeb birer düşman ve rakìbleri oluyor. Ve pâdişaha karşı çok ünvânlarla görünüyor ve görür. Ve çok lisânlarla ondan medet ister. Ve âmirinin çok ünvânlarına müracaat eder. Ve düşmanların şerrinden kurtulmak için muâvenetini çok sûretlerle taleb eder.
Öyle de: Çok esmâya mazhar ve çok vazifelerle mükellef ve çok düşmanlara mübtelâ olan insan; münâcâtında, istiâzesinde çok isimleri zikreder. Nasıl ki, nev'‑i insanın medâr-ı fahri ve – elhak – en hakîki insan-ı kâmil olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşenü'l-Kebîr nâmındaki münâcâtında binbir ismiyle duâ ediyor, ateşten istiâze ediyor. İşte şu sırdandır ki, Sûre-i قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ ❋ مَلِكِ النَّاسِ ❋ اِلٰهِ النَّاسِ ❋ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ ’de üç ünvân ile istiâzeyi emrediyor ve ’de üç ismiyle istiâneyi gösteriyor.