853
Üçüncü Mevkıf
﷽
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
Şu Üçüncü Mevkıf “İkinci Nokta”dır. O da İki Mebhas’tır.
Birinci Mebhas
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrınca: Herşeyden Cenâb‑ı Hakk’a karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcûdâtın hakàikı, bütün kâinâtın hakikati, Esmâ‑i İlâhiye’ye istinâd eder. Herbir şeyin hakikati, bir isme veyâhut çok esmâya istinâd eder. Eşyadaki sıfatlar, san'atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor.
Hattâ hakîki fenn‑i hikmet, “Hakîm” ismine ve hakikatli fenn‑i tıb, “Şâfi” ismine ve fenn‑i hendese, “Mukaddir” ismine ve hâkezâ‥ herbir fen, bir isme dayandığı ve onda nihâyet bulduğu gibi; bütün fünûn ve kemâlât‑ı beşeriye ve tabakàt-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri, Esmâ-i İlâhiye’ye istinâd eder.
Hattâ muhakkìkîn‑i evliyânın bir kısmı demişler: “Hakîki hakàik‑ı eşya, Esmâ-i İlâhiye’dir. Mâhiyet-i eşya ise, o hakàikın gölgeleridir.
Hattâ bir tek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar Esmâ‑i İlâhiye’nin cilve-i nakşı görünebilir.”
Şu ince ve dakîk ve pek büyük ve geniş hakikati, bir temsîl ile fehme takribe çalışacağız. İki üç ayrı ayrı elek ile elemek sûretinde tahlil edeceğiz. Ne kadar uzun beyân etsek yine kısadır, usanmamak gerek. Şöyle:
854
Nasıl ki; gayet mâhir bir tasvirci ve heykeltraş bir zât, gayet güzel bir çiçekle ve insan cins‑i latîfinden gayet güzel bir hasnânın sûret ve heykelini yapmak istese; evvelâ, o iki şeyin umumî şekillerini bazı hatlarla ta'yin eder. Şu ta'yini, bir tanzim iledir, bir takdir ile yapıyor. Hendeseye istinâden hudud ta'yin ediyor. Şu tanzim ve takdir, bir hikmet ve ilim ile yapıldığını gösteriyor ki; tanzim ve tahdid fiilleri, ilim ve hikmet pergeliyle dönüyor. Öyle ise, tanzim ve tahdid arkasında, ilim ve hikmet mânâları hükmediyor.
Öyle ise, ilim ve hikmet pergeli, kendini gösterecek. İşte kendini gösterdi ki; o hududlar içinde göz, kulak, burun, yaprak ve incecik püskülcükler gibi şeylerin tasvirine başladı. Şimdi görüyoruz ki; içindeki pergelin harekâtıyla ta'yin edilen a'zâlar, san'atkârâne ve inâyetkârâne düşüyor. Öyle ise, o ilim ve hikmet pergelini çeviren, arkada sun' ve inâyet mânâları var; hükmediyorlar ve kendilerini gösterecekler.
İşte ondandır ki; bir hüsün ve zînete kàbiliyet gösteriyor. Öyle ise, sun' ve inâyeti çalıştıran, irâde‑i tahsin ve kasd-ı tezyîndir. Öyle ise, onlar hükmediyorlar ki; tezyîne, tenvire başladı; bir tebessüm vaziyetini gösterdi ve hayatdârlık hey'etini verdi.
Elbette şu tahsin ve tenvir mânâsını çalıştıran, lütûf ve kerem mânâsıdır. Evet o iki mânâ, onda o derece hükmeder ki, âdeta o çiçek, bir lütf‑u mücessem; o heykel, bir kerem-i mütecessiddir.
Şimdi bu mânâ‑yı kerem ve lütfu çalıştıran ve tahrîk eden, teveddüd ve taarrüf mânâlarıdır. Yani; kendini, hüneri ile tanıttırmak ve halka kendini sevdirmek mânâları arkada hükmediyor.
Bu tanıttırmak ve sevdirmek, elbette meyl‑i merhamet ve irâde-i ni'metten geliyor. Mâdem rahmet ve irâde-i ni'met, arkada hükmediyor. Öyle ise, o heykeli, ni'metin envâ'ıyla dolduracak, tezyîn edecek; o çiçeğin sûretini de bir hediyeye takacak. İşte o heykelin ellerini, kucağını ve ceplerini kıymetdâr ni'metler ile doldurdu ve o çiçek sûretini de bir mücevherâta taktı.
855
Demek bu rahmet ve irâde‑i ni'meti çalıştıran, terahhum ve tahannündür. Yani; acımak ve şefkat etmek mânâsı, rahmet ve ni'meti tahrîk ediyor.
Ve o müstağnî ve hiç kimseye ihtiyacı olmayan zâtta olan terahhum ve tahannün mânâsını tahrîk eden ve izhâra sevkeden, elbette o zâttaki manevî cemâl ve kemâldir ki; tezâhür etmek isterler.
Ve o cemâlin en şirin cüz'ü olan muhabbet ve en tatlı kısmı olan rahmet ise, san'at âyinesiyle görünmek ve müştâkların gözleriyle kendilerini görmek isterler. Yani cemâl ve kemâl – çünkü; bizzat sevilirler – herşeyden ziyâde kendi kendini severler. Hem hüsündür, hem aşktırlar. Hüsün ve aşkın ittihâdı bu noktadandır. Cemâl, mâdem kendini sever, kendini âyinelerde görmek ister. İşte heykele konulan ve sûrete takılan sevimli ni'metler, güzel meyveler, o cemâl‑i manevînin – kendi kàbiliyetlerine göre – birer lem'asını taşıyorlar. O lem'aları, hem cemâl sâhibine, hem başkasına gösteriyorlar.
Aynen öyle de: Sâni'‑i Hakîm, Cennet’i ve dünyayı, semâvâtı ve zemini, nebâtât ve hayvanatı, cin ve insi, melek ve rûhâniyâtı, küllî ve cüz'î bütün eşyayı; cilve-i esmâsıyla, eşkâlini tahdid ediyor, tanzim ediyor, birer mikdar-ı muayyene veriyor. Onun ile bunlara, “Mukaddir, Munazzım, Musavvir” isimlerini okutturuyor. Öyle bir tarzda şekl‑i umumîsinin hududunu ta'yin eder ki, “Alîm, Hakîm” ismini gösterir.
Sonra, ilim ve hikmet cedveliyle, o hudud içinde, o şeyin tasvirine başlar. Öyle bir tarzda ki, sun' ve inâyet mânâlarını ve “Sâni' ve Kerîm” isimlerini gösteriyor.
Sonra, san'atın yed‑i beyzâsıyla, inâyetin fırçasıyla o sûretin – eğer bir tek insan ve bir tek çiçek ise – göz, kulak, yaprak, püskül gibi a'zâlarına bir hüsün, bir zînet renkleri veriyor. Eğer zemin ise; maâdin, nebâtât ve hayvanatına bir hüsün ve zînet renkleri veriyor. Eğer Cennet ise; bağlarına, kasırlarına, hûrilerine bir hüsün ve zînet renkleri veriyor ve hâkezâ‥ başkalarını kıyâs et. Hem öyle bir tarzda tezyîn ve tenvir eder ki; lütûf ve kerem mânâları, onda o derece hükmediyor ki; âdeta o mevcûd-u müzeyyen, o masnû'-u münevver; bir lütf-u mücessem, bir kerem-i mütecessid hükmüne geçer; “Latîf ve Kerîm” ismini zikreder.
856
Sonra o lütûf ve keremi, şu cilveye sevkeden, elbette teveddüd ve taarrüftür. Yani; kendini zîhayata sevdirmek ve zîşuûra bildirmek şe'nleridir ki; Latîf, Kerîm isimlerinin arkalarında “Vedûd ve Mâruf” isimlerini okutuyor ve masnû'un lisân‑ı hâlinden işitiliyor.
Sonra o müzeyyen mevcûdu, o güzel mahlûku, lezîz meyveler, sevimli neticelerle süslendirip, zînetten ni'mete, lütûftan rahmete çevirir. “Mün'im ve Rahîm” ismini okutturur ve zâhirî perdeler arkasında, o iki ismin cilvesini gösterir.
Sonra bu Rahîm ve Kerîm’i, – Müstağnî‑i Ale'l-ıtlâk olan Zât’ta – bu cilveye sevkeden, elbette bir terahhum, tahannün şe'nleridir ki; ism-i “Hannân ve Rahmân”ı okutturuyor ve gösteriyor.
Şu terahhum, tahannün mânâlarını cilveye sevkeden, elbette bir cemâl ve kemâl‑i Zâtî’dir ki; tezâhür etmek ister. “Cemîl” ismini ve Cemîl isminde münderic olan “Vedûd ve Rahîm” isimlerini okutturuyor. Çünkü; cemâl, bizzat sevilir. Zîcemâl ve cemâl, kendi kendini sever. Hem hüsündür, hem muhabbettir. Kemâl dahi, bizzat mahbûbdur, sebebsiz olarak sevilir. Hem muhibdir, hem mahbûbdur.
857
Mâdem nihâyetsiz derece‑i kemâlde bir cemâl ve nihâyetsiz derece-i cemâlde bir kemâl, nihâyet derecede sevilir, muhabbete ve aşka lâyıktır; elbette âyinelerde ve âyinelerin kàbiliyetlerine göre lemeâtını ve cilvelerini görmek ve göstermekle tezâhür etmek ister.
Demek Sâni'‑i Zülcelâl’in ve Hakîm-i Zülcemâl’in ve Kadîr-i Zülkemâl’in zâtındaki cemâl-i zâtî ve kemâlât-ı zâtiyesi; terahhum ve tahannün ister ve “Rahmân ve Hannân” isimlerini tecellîye sevkeder.
Terahhum ve tahannün ise; rahmet ve ni'meti göstermekle “Rahîm ve Mün'im” isimlerini cilveye sevkeder.
Rahmet ve ni'met ise; teveddüd, taarrüf şe'nlerini iktiza edip “Vedûd ve Mâruf” isimlerini tecellîye sevkeder, masnû'un bir perdesinde onları gösterir.
Teveddüd ve taarrüf ise; lütûf ve kerem mânâlarını tahrîk eder; “Latîf ve Kerîm” isimlerini masnû'un bazı perdelerinde okutturuyor.
Lütûf ve kerem şe'nleri ise; tezyîn ve tenvir fiillerini tahrîk eder. “Müzeyyin ve Münevvir” isimlerini masnû'un hüsün ve nurâniyeti lisânıyla okutturur.
Ve o tezyîn ve tahsin şe'nleri ise; sun' ve inâyet mânâlarını iktiza eder ve “Sâni' ve Muhsin” isimlerini, o masnû'un güzel sîmâsıyla okutturur.
Ve o sun' ve inâyet ise; bir ilim ve hikmeti iktiza eder ve ism‑i “Alîm ve Hakîm”i, o masnû'un intizamlı, hikmetli a'zâsıyla okutturur.
O ilim ve hikmet ise; tanzim, tasvir, teşkil fiillerini iktiza ediyor; “Musavvir ve Mukaddir” isimlerini masnû'un hey'etiyle, şekliyle okutturur, gösterir.
858
İşte, Sâni'‑i Zülcelâl, bütün masnûâtını öyle bir tarzda yapmış ki; ekserîsi, hususan zîhayat kısmı, çok Esmâ-i İlâhiye’yi okutturur. Güyâ herbir masnû'una ayrı ayrı, birbiri üstünde yirmi gömlek giydirmiş, yirmi perdeye sarmış. Her gömlekte, her perdede ayrı ayrı esmâsını yazmış. Meselâ; temsîlde gösterildiği gibi; tek güzel bir çiçekle, insanın kısm-ı sânîsinden bir ferd-i hasnânın, yalnız zâhirî hilkatlerinde, çok sahifeler vardır. Başka büyük ve küllî masnûâtı, o iki cüz'î misâle kıyâs et.
Birinci sahife: Umumî şekil ve mikdarını gösteren hey'ettir ki: “Yâ Musavvir, yâ Mukaddir, yâ Munazzım!” isimlerini yâdeder.
İkinci sahife: Sûretlerinde ayrı ayrı a'zâların inkişafıyla hâsıl olan çiçek ve insanın basit hey'etidir ki: O sahifede: “Alîm, Hakîm” isimleri gibi çok isimler yazılıyor.
Üçüncü sahife: O iki mahlûkun ayrı ayrı a'zâlarına, ayrı ayrı hüsün ve zînet vermekle, o sahifede: “Sâni' ve Bârî” isimleri gibi çok isimler yazılıyor.
Dördüncü sahife: Öyle bir zînet ve hüsün, o iki masnû'a veriliyor ki; güyâ lütûf ve kerem, tecessüm etmiş, onlar olmuş. O sahife: “Yâ Latîf, yâ Kerîm” gibi çok isimleri yâdeder, okur.
Beşinci sahife: O çiçeğe, lezîz meyveler; o hasnâya, sevimli evlâdlar, güzel ahlâklar takmakla, o sahife: “Yâ Vedûd, yâ Rahîm, yâ Mün'im!” gibi isimleri okutturuyor.
Altıncı sahife: O in'âm ve ihsân sahifesinde: “Yâ Rahmân, yâ Hannân!” gibi isimler okunuyor.
Yedinci sahife: O ni'metlerde, o neticelerde, öyle lemeât‑ı hüsün ve cemâl görünüyor ki; hakîki bir şevk ve şefkatle yoğrulmuş hàlis bir şükür ve sâfî bir muhabbete lâyık olur. O sahifede: “Yâ Cemîl‑i Zülkemâl, yâ Kâmil-i Zülcemâl!” isimleri yazılı, okunuyor.
859
İşte yalnız bir güzel çiçek ve hasnâ bir insan ve yalnız maddî ve zâhir sûretinde bu kadar esmâyı gösterirse; acaba umum çiçekler ve bütün zîhayat ve büyük ve küllî mevcûdât, ne derece ulvî ve küllî esmâyı okutuyor, kıyâs edebilirsin.
Hem insan; rûh, kalb, akıl cihetiyle ve hayat ve letâif sahifeleriyle: “Hayy, Kayyûm ve Muhyî” gibi ne kadar esmâ‑i kudsiye-i nurâniyeyi okur ve okutturur, kıyâs edebilirsin.
İşte, Cennet bir çiçektir. Hûri tâifesi dahi bir çiçektir. Rû‑yi zemin dahi bir çiçektir. Bahar da bir çiçektir. Semâ da bir çiçektir; yıldızlar, o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır. Güneş de bir çiçektir; ziyâsındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır. Âlem, güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan, küçük bir âlemdir… Hûriler nev'i ve rûhâniler cemâati ve melek cinsi ve cin tâifesi ve insan nev'i, birer güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icâd edilmiştir.
Hem herbiri, külliyetiyle; hem herbir ferdi, tek başıyla Sâni'‑i Zülcemâl’inin esmâsını gösterdikleri gibi, O’nun cemâline, kemâline, rahmetine ve muhabbetine birer ayrı ayrı âyinelerdir. Ve nihâyetsiz cemâl ve kemâline ve rahmet ve muhabbetine birer şâhid-i sâdıktır. Ve o cemâl ve kemâlin ve rahmet ve muhabbetin birer âyâtıdır, birer emârâtıdır. İşte şu nihâyetsiz envâ'-ı kemâlât, dâire-i Vâhidiyet’te ve Ehadiyet’te hâsıldır. Demek; o dâire haricinde tevehhüm olunan kemâlât, kemâlât değildir.
İşte hakàik‑ı eşyanın, Esmâ-i İlâhiye’ye dayandığını ve istinâd ettiğini, belki hakîki hakàik, o esmânın cilveleri olduğunu ve herşeyin çok cihetlerle, çok dillerle Sâni'ini zikr ve tesbih ettiğini anla; وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ ’nin bir mânâsını bil ve سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ de. Ve âyetlerin âhirlerinde olan وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُوَهُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُوَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ gibi zikir ve tekrarlarındaki bir sırrı fehmet.
860
Eğer bir çiçekte esmâyı okuyamıyorsan ve vâzıh göremiyorsan; Cennet’e bak, bahara dikkat et, zeminin yüzünü temâşâ et. Rahmetin şu büyük çiçekleri olan Cennet ve bahar ve zeminde yazılan esmâyı, vâzıhan okuyabilirsin; cilvelerini ve nakışlarını anlar, görürsün.
İkinci Noktanın İkinci Mebhası
Ehl‑i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki:
“Ben, saâdet‑i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san'atı; kendimce, Âhiret’i düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.”
Elcevab: Biz dahi Kur'ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan! Aklını başına al! Ehl‑i dalâletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen, hasâretin o kadar büyük olur ki; tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir. Senin önünde iki yol var:
Birisi: Ehl‑i dalâletin vekilinin gösterdiği şekàvetli yoldur.
Diğeri: Kur'ân‑ı Hakîm’in ta'rif ettiği saâdetli yoldur.
İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini çok Söz’lerde, hususan “Küçük Sözler”de gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
861
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukùt ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünkü; insan, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse; o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musîbetlere ma'rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette bâkî kalan bütün ahbabını bir firâk-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider.
Hem müddet‑i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makàsıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yükleyemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehennem’e gitmeden Cehennem azâbını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli manevî azâbı hissetmemek için, ehl‑i dalâlet, ibtal-i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder. Çünkü; Cenâb-ı Hakk’a hakîki abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki; o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor.
862
Hem bu vaziyette iken, insaniyet itibariyle nev'‑i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu hâlde; dünyayı ve insanı, bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zât’ın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâima iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâunu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli, ona gayet müz'ic ve karanlıklı birer musîbet sûretinde onu tâzib eder.
Hem şu hâldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü; kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene‑i hâlinde denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyâfette, güzel ahbablar içinde nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip; gayr-ı meşrû ve mülevves bir lezzet için, çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde, ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil… Çünkü; ehl-i nâmus ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyâfetteki lezîz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidâr mektûbları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkezâ… Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir. Belki tokada müstehaktır.
863
Öyle de; sû‑i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni'-i Hakîm’in şu misâfirhâne-i dünyasını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve-i Esmâ-i İlâhiye’yi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile i'dâm tasavvur ederek; ve tesbihât sadâlarını, zevâl ve firâk-ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve Mektûbat-ı Samedâniye olan şu mevcûdât sahifelerini, mânâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden; ve eceli, hakîki ahbablara visâl dâveti olduğu hâlde, bütün ahbablardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azâb-ı elîmde bırakıyor‥ hem mevcûdâtı, hem Cenâb-ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbatını inkâr ve tezyif ve tahkîr ettiğinden; merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azâba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
İşte ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me'yûsiyete mukâbil; hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Rûh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakîki tesellîyi nerede bulabilirsiniz?
Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr‑ı İlâhiye’yi ve ihsânat-ı Rabbâniye’yi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma'bûdunuz sizi, sizce i'dâm-ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp; kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir? Saâdet-i ebediyeye mazhar edebilir?
Hâlbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki; bütün bu dâire‑i azîme ve bu geniş hududlar, O’nun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır…
864
Hem dahi, ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve gaflet! “Gayr-ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azâb çekmektir.” kaidesi sırrınca; siz fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet isti'dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr-ı meşrû bir sûrette sarfettiğinizden, bil'istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü; Cenâb-ı Hakk’a ait muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; hakîki bir rahatı, o mahbûbunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakîki mahbûb olan Kadîr-i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz. Dâima elem çekiyorsunuz.
Hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san'atını, âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; o hadsiz mahbûblarınızın bir kısmı, size “Allah’a ısmarladık!” demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor. Tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fayda vermiyor. Dâima hadsiz firâklardan ve ümîdsiz dönmemek üzere zevâllerden azâb çekiyorsunuz.
İşte ehl‑i dalâletin “saâdet‑i hayatiye” ve “tekemmülât‑ı insaniye” ve “mehâsin‑i medeniyet” ve “lezzet‑i hürriyet” dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mâhiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. “Tuh onların aklına!” de…
Amma, Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesi ise; bütün ehl‑i dalâletin çektiği yaraları, hakàik-ı îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümâtı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın za'f ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr‑i Rahîm’e tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücûdun yükünü, O’nun kudretine, rahmetine teslîm edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin “Nâtık bir hayvan” değil, belki hakîki bir insan ve makbûl bir misâfir-i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misâfirhâne-i Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, Esmâ-i İlâhiye’nin âyineleri olduklarını ve masnûâtı ise, her vakit tazelenen Mektûbat-ı Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ-yı dünyadan ve zevâl-i eşyadan ve hubb-u fâniyâttan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın zulümâtından kurtarır.
865
Hem mevt ve eceli, âlem‑i berzah’a giden ve âlem-i bekà’da olan ahbablara visâl ve mülâkat mukaddimesi olarak gösterir. Ehl-i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk-ı ebedî telâkki ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn-ı likà olduğunu isbât eder.
Hem kabrin, âlem‑i rahmete ve dâr-ı saâdete ve bağistan-ı cinâna ve nuristan-ı Rahmân’a açılan bir kapı olduğunu isbât etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan Berzah seyahatini, en lezîz ve ünsiyetli ve ferâhlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani; kabir, ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü'mine der: “İhtiyarın cüz'î ise, kendi Mâlikinin irâde‑i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlak’ın kudretine i'timâd et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise, Kur'ân’ın güneşi altına gir. Îmânın nuruyla bak ki; yıldız böceği olan fikrin yerine, herbir âyet-i Kur'ân, birer yıldız misillû sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihâyetsiz bir sevâb ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makàsıdın varsa, onları düşünüp muzdarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır. Ve onları veren de başkadır.”
866
Hem der: “Ey İnsan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm‑i Zât-ı Zülcelâl’in memlûküsün. Öyle ise; sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme, çünkü; hayatı veren O’dur, idare eden de O’dur. Hem dünya sâhibsiz değil ki; sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek, ehvâlini düşünüp merak etme. Çünkü; onun sâhibi Hakîm’dir, Alîm’dir. Sen de misâfirsin; fuzûlî olarak karışma, karıştırma.
Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcûdât, başıboş değiller; belki vazifedâr memurdurlar. Bir Hakîm‑i Rahîm’in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini düşünüp, rûhuna elem çektirme. Ve onların Hàlık-ı Rahîm’inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana düşmanlık vaziyetini alan, mikroptan, tâ tâun ve tûfân ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, O Rahîm-i Hakîm’in elindedirler. O Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nev'i lütûf var.”
867
Hem der: “Şu âlem, çendan fânîdir; fakat ebedî bir âlemin levâzımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâkî meyveler veriyor, Bâkî bir Zât’ın bâkî esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur; fakat Rahmân‑ı Rahîm’in iltifatâtı; zevâlsiz, hakîki lezzetlerdir. Elemler ise, sevâb cihetiyle manevî lezzet yetiştiriyor. Mâdem meşrû dâire; rûh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfîdir; gayr-ı meşrû dâireye girme. Çünkü; o dâiredeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakîki ve dâimî lezzet olan iltifatât-ı Rahmâniye’yi kaybetmeye sebebdir.
Hem dalâletin yolunda – sâbıkan beyân edildiği gibi – esfel‑i sâfilîne insanı öyle bir sukùt ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe ona çare bulamadıkları ve o derin zulümât kuyusundan hiçbir terakkiyât-ı beşeriye, hiçbir kemâlât-ı fenniye, insanı çıkaramadığı hâlde; Kur'ân-ı Hakîm, îmân ve amel-i sâlih ile o esfel-i sâfilîne sukùttan, insanı a'lâ-yı illiyîne çıkarır. Ve delâil-i kat'iyye ile çıkarmasını isbât ediyor. Ve o derin kuyuyu terakkiyât-ı maneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât-ı rûhiyenin cihâzâtıyla dolduruyor.
Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshîl eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesâfeyi bir günde kestirecek vesâiti gösterir.
868
Hem Sultan‑ı Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl’i tanıttırmakla, insanı O’na bir memur abd ve bir vazifedâr misâfir vaziyetini verir. Hem dünya misâfirhânesinde, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemâl-i rahatla seyahatini te'min eder. Nasıl ki; bir pâdişahın müstakîm bir memuru, onun dâire-i memleketinde, hem her vilâyetin hududlarından sühûletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vâsıta-i seyahatle gezer, geçer. Öyle de; Sultan-ı Ezelî’ye îmân ile intisab eden ve amel-i sâlih ile itâat eden bir insan, şu misâfirhâne-i dünya menzillerinden ve âlem-i Berzah ve âlem-i Mahşer dâirelerinden ve hâkezâ‥ kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve burâk sür'atinde geçer. Tâ saâdet-i ebediyeyi bulur.” Ve şu hakikati kat'î isbât eder. Ve asfiyâ ve evliyâya gösterir.
Hem de Kur'ân’ın hakikati der ki: “Ey mü'min! Sendeki nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs‑i emmârene verme. Onu mahbûb ve onun hevâsını kendine ma'bûd ittihàz etme. Belki sendeki o nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık, hem nihâyetsiz sana ihsân edebilen, hem istikbâlde seni nihâyetsiz mes'ûd eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların saâdetleriyle mes'ûd olduğun bütün zâtları, ihsânatıyla mes'ûd eden, hem nihâyetsiz kemâlâtı bulunan ve nihâyetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevâlsiz cemâl sâhibi olan ve bütün esmâsı, nihâyet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr-ı hüsün ve cemâl bulunan ve Cennet bütün güzellikleriyle ve ni'metleriyle, O’nun cemâl-i rahmetini ve rahmet-i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinâttaki bütün hüsün ve cemâl ve mehâsin ve kemâlât, O’nun cemâline ve kemâline işâret eden ve delâlet eden ve emâre olan bir Zât’ı, mahbûb ve ma'bûd ittihàz et!‥”
869
Hem der: “Ey İnsan! O’nun esmâ ve sıfâtına ait isti'dâd‑ı muhabbetini, sâir bekàsız mevcûdâta verme, fâidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü; âsâr ve mahlûkat fânîdirler. Fakat o âsârda ve o masnûâtta nakışları, cilveleri görünen Esmâ-i Hüsnâ, bâkîdirler, dâimîdirler. Ve esmâ ve sıfâtın herbirisinde binler merâtib-i ihsân ve cemâl ve binler tabakàt-ı kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki; Cennet bir cilvesi ve saâdet-i ebediye, bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni'met, bir katresidir.”
İşte şu muvâzene, ehl‑i dalâletle ehl-i îmânın hayat ve vazife cihetindeki mâhiyetlerine işâret eden: لَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ hem netice ve âkıbetlerine işâret eden: فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُolan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizâne, beyân ettiğimiz muvâzeneyi ifâde ederler. Birinci âyet; Onbirinci Söz’de tafsîlen o âyetin i'câzkârâne ve îcâzkârâne ifâde ettiği hakikati, o sözde beyân edildiğinden, onu oraya havâle ederiz. İkinci âyet ise; yalnız bir küçük işâretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikati ifâde ediyor. Şöyle ki:
Şu âyet, mefhûm‑u muvâfık ile şöyle fermân ediyor: “Ehl‑i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhûm‑u muhâlif ile delâlet ediyor ki; “Ehl‑i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor…” Yani: Ehl‑i dalâlet, mâdem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskàt ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden; elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn eder. Onların gebermesiyle memnun olurlar.
870
Ve mefhûm‑u muhâlif ile der: “Semâvât ve arz, ehl‑i îmânın ölmesiyle ağlarlar.” Zîra ehl‑i îmân ise – çünkü – semâvât ve arzın vazifelerini bilir. Hakîki hakikatlerini tasdik ediyor. Ve onların ifâde ettikleri mânâları îmân ile anlıyor. “Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.” diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenâb‑ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki; semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl-i îmânın zevâline mahzûn oluyorlar.
Mühim Bir Suâl
Diyorsunuz ki: “Muhabbet, ihtiyarî değil. Hem ihtiyac‑ı fıtrîye binâen, lezîz taamları ve meyveleri severim. Peder ve vâlide ve evlâdlarımı severim. Refîka-i hayatımı severim. Dost ve ahbablarımı severim. Enbiyâ ve evliyâyı severim. Hayatımı, gençliğimi severim. Baharı ve güzel şeyleri ve dünyayı severim. Nasıl bunları sevmeyeceğim? Nasıl bütün bu muhabbetleri Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına verebilirim? Bu ne demektir?”
Elcevab: “Dört Nükte”yi dinle.
Birinci Nükte: Muhabbet, çendan ihtiyarî değil. Fakat ihtiyar ile muhabbetin yüzü, bir mahbûbdan diğer bir mahbûba dönebilir. Meselâ; bir mahbûbun çirkinliğini göstermekle veyâhut asıl lâyık‑ı muhabbet olan diğer bir mahbûba perde veya âyine olduğunu göstermekle, muhabbetin yüzü, mecâzî mahbûbdan hakîki mahbûba çevrilebilir.
İkinci Nükte: Ta'dâd ettiğin sevdiklerini, sevme demiyoruz. Belki “Onları Cenâb‑ı Hakk’ın hesabına ve O’nun muhabbeti nâmına sev.” deriz.
Meselâ: Lezîz taamları, güzel meyveleri; Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânı ve O Rahmân-ı Rahîm’in in'âmı cihetinde sevmek, “Rahmân” ve “Mün'im” isimlerini sevmektir. Hem manevî bir şükürdür. Şu muhabbet, yalnız nefis hesabına olmadığını ve Rahmân nâmına olduğunu gösteren; meşrû dâiresinde kanâatkârâne kazanmak ve mütefekkirâne, müteşekkirâne yemektir.
871
Hem peder ve vâlideyi, şefkat ile techiz eden ve seni onların merhametli elleriyle terbiye ettiren hikmet ve rahmet hesabına onlara hürmet ve muhabbet, Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetine aittir. O muhabbet ve hürmet, şefkat; Allah için olduğuna alâmeti şudur ki; onlar ihtiyar oldukları ve sana hiçbir fâideleri kalmadığı ve seni zahmet ve meşakkate attıkları zaman, daha ziyâde muhabbet ve merhamet ve şefkat etmektir. اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ âyeti, beş mertebe hürmet ve şefkate evlâdı dâvet etmesi; Kur'ân’ın nazarında vâlideynin hukukları, ne kadar ehemmiyetli ve ukûkları, ne derece çirkin olduğunu gösterir. Mâdem peder, kimseyi değil, yalnız veledinin kendinden daha ziyâde iyi olmasını ister. Ona mukâbil veled dahi, pedere karşı hak da'vâ edemez. Demek vâlideyn ve veled ortasında fıtraten sebeb‑i münâkaşa yok. Zîra münâkaşa, ya gıbta ve hasedden gelir. Pederde oğluna karşı o yok. Veya münâkaşa, haksızlıktan gelir. Veledin hakkı yoktur ki; pederine karşı hak da'vâ etsin. Pederini haksız görse de, ona isyan edemez. Demek, pederine isyan eden ve onu rencîde eden, insan bozması bir canavardır.
Ve evlâdlarını; O Zât‑ı Rahîm-i Kerîm’in hediyeleri olduğu için, kemâl-i şefkat ve merhamet ile onları sevmek ve muhâfaza etmek, yine Hakk’a aittir. Ve o muhabbet ise, Cenâb-ı Hakk’ın hesabına olduğunu gösteren alâmet ise; vefâtlarında sabır ile şükürdür, me'yûsâne feryâd etmemektir. “Hàlık’ımın benim nezâretime verdiği sevimli bir mahlûku idi, bir memlûkü idi. Şimdi hikmeti iktiza etti, benden aldı, daha iyi bir yere götürdü. Benim o memlûkte bir zâhirî hissem varsa, hakîki bin hisse onun Hàlık’ına aittir. اَلْحُكْمُ لِلّٰهِ ” deyip teslîm olmaktır.
872
Hem dost ve ahbab ise; eğer onlar îmân ve amel‑i sâlih sebebiyle Cenâb-ı Hakk’ın dostları iseler, اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِ sırrınca, o muhabbet dahi, Hakk’a aittir.
Hem refîka‑i hayatını; Rahmet-i İlâhiye’nin mûnis, latîf bir hediyesi olduğu cihetiyle sev ve muhabbet et. Fakat çabuk bozulan hüsn-ü sûretine muhabbetini bağlama. Belki, kadının en câzibedâr, en tatlı güzelliği, kadınlığa mahsûs bir letâfet ve nezâket içindeki hüsn-ü sîretidir. Ve en kıymetdâr ve en şirin cemâli ise; ulvî, ciddi, samîmî, nurânî şefkatidir. Şu cemâl-i şefkat ve hüsn-ü sîret, âhir hayata kadar devam eder, ziyâdeleşir. Ve o zaîfe, latîfe mahlûkun hukuk-u hürmeti, o muhabbetle muhâfaza edilir. Yoksa hüsn-ü sûretin zevâliyle, en muhtaç olduğu bir zamanda bîçâre, hakkını kaybeder.
Hem enbiyâ ve evliyâyı sevmek; Cenâb‑ı Hakk’ın makbûl ibâdı olmak cihetiyle, Cenâb-ı Hakk’ın nâmına ve hesabınadır. Ve o nokta-i nazardan, O’na aittir.
Hem hayatı; Cenâb‑ı Hakk’ın insana ve sana verdiği en kıymetdâr ve hayat-ı bâkiyeyi kazandıracak bir sermâye ve bir define ve bâkî kemâlâtın cihâzâtını câmi' bir hazine cihetiyle onu sevmek, muhâfaza etmek, Cenâb-ı Hakk’ın hizmetinde istihdam etmek; yine o muhabbet, bir cihette Ma'bûd’a aittir.
Hem gençliğin letâfetini, güzelliğini; Cenâb‑ı Hakk’ın latîf, şirin, güzel bir ni'meti nokta-i nazarından istihsân etmek, sevmek, hüsn-ü isti'mâl etmek; şâkirâne bir nev'i muhabbet-i meşrûadır.
Hem baharı; Cenâb‑ı Hakk’ın nurânî esmâlarının en latîf, güzel nakışlarının sahifesi ve Sâni'-i Hakîm’in antika san'atının en müzeyyen ve şa'şaalı bir meşher-i san'atı olduğu cihetiyle mütefekkirâne sevmek, Cenâb-ı Hakk’ın esmâsını sevmektir.
873
Hem dünyayı; Âhiret’in mezraası ve Esmâ‑i İlâhiye’nin âyinesi ve Cenâb-ı Hakk’ın mektûbatı ve muvakkat bir misâfirhânesi cihetinde sevmek – nefs-i emmâre karışmamak şartıyla – Cenâb-ı Hakk’a ait olur.
Elhâsıl: Dünyayı ve ondaki mahlûkatı mânâ‑yı harfiyle sev; mânâ-yı ismiyle sevme. “Ne kadar güzel yapılmış!” de. “Ne kadar güzeldir.” deme. Ve kalbin bâtınına, başka muhabbetlerin girmesine meydân verme. Çünkü: Bâtın‑ı kalb, âyine-i Samed’dir ve O’na mahsûstur.
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حُبَّكَ وَحُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ de.
İşte bütün ta'dâd ettiğimiz muhabbetler, eğer bu sûretle olsa, hem elemsiz bir lezzet verir, hem bir cihette zevâlsiz bir visâldir. Hem muhabbet‑i İlâhiye’yi ziyâdeleştirir. Hem meşrû bir muhabbettir. Hem ayn-ı lezzet bir şükürdür. Hem ayn-ı muhabbet bir fikirdir.
Meselâ: Nasıl ki, bir pâdişah‑ı àlî, sana bir elmayı ihsân etse, o elmaya iki muhabbet ve onda iki lezzet var:
Biri; elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsûs ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet pâdişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, pâdişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bazen olur ki, pâdişah o nefis‑perverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem elma lezzeti dahi cüz'îdir, hem zevâl bulur. Elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır.
874
İkinci muhabbet ise; elma içindeki, elma ile gösterilen iltifatât‑ı şâhânedir. Güyâ o elma, “İltifat-ı şâhânenin nümûnesi ve mücessemidir.” diye başına koyan adam, pâdişahı sevdiğini izhâr eder. Hem iltifatın gılâfı olan o meyvede, öyle bir lezzet var ki; bin elma lezzetinin fevkındedir. İşte şu lezzet, ayn-ı şükrândır. Şu muhabbet, pâdişaha karşı hürmetli bir muhabbettir.
Aynen onun gibi; bütün ni'metlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse, yalnız maddî lezzetleriyle gâfilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsânîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir. Eğer Cenâb‑ı Hakk’ın iltifatât-ı rahmeti ve ihsânatının meyveleri cihetiyle sevse, ve o ihsân ve iltifatâtın derece-i lütûflarını takdir etmek sûretinde kemâl-i iştihâ ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzettir.
Üçüncü Nükte: Cenâb‑ı Hakk’ın Esmâsına karşı olan muhabbetin tabakàtı var. Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, bazen âsâra muhabbet sûretiyle Esmâyı sever. Bazen Esmâyı, Kemâlât-ı İlâhiye’nin ünvânları olduğu cihetle sever. Bazen insan, câmiiyet-i mâhiyet cihetiyle hadsiz ihtiyacât noktasında Esmâya muhtaç ve müştâk olur. Ve o ihtiyaçla sever.
Meselâ: Sen bütün şefkat ettiğin akraba ve fukara ve zaîf ve muhtaç mahlûkata karşı, âcizâne istimdâd ihtiyacını hissettiğin hâlde, biri çıksa istediğin gibi onlara iyilik etse; o zâtın “İn'âm edici” ünvânı ve “Kerîm” ismi ne kadar senin hoşuna gider, ne kadar o zâtı o ünvân ile seversin… Öyle de: Yalnız Cenâb‑ı Hakk’ın Rahmân ve Rahîm isimlerini düşün ki; sen sevdiğin ve şefkat ettiğin bütün mü'min âbâ ve ecdâdını ve akraba ve ahbabını dünyada ni'metlerin envâ'ıyla ve Cennet’te envâ'-ı lezâiz ile ve saâdet-i ebediyede onları sana gösterip ve kendini onlara göstermesiyle mes'ûd ettiği cihette, o “Rahmân” ismi ve “Rahîm” ünvânı, ne kadar sevilmeğe lâyıktırlar ve ne derece o iki isme, rûh‑u beşer muhtaç olduğunu kıyâs edebilirsin. Ve ne derece: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى رَحْمٰنِيَّتِهِ وَعَلٰى رَح۪يمِيَّتِهِ yerindedir, anlarsın.
875
Hem alâkadar olduğun ve perîşaniyetlerinden müteessir olduğun, senin bir nev'i hânen ve içindeki mevcûdât; senin o hânenin ünsiyetli levâzımatı ve sevimli müzeyyenâtı hükmünde olan dünyayı ve içindeki mahlûkatı kemâl‑i hikmet ile tanzim ve tedbir ve terbiye eden Zât’ın “Hakîm” ismine ve “Mürebbî” ünvânına senin rûhun ne kadar muhtaç, ne kadar müştâk olduğunu dikkat etsen anlarsın.
Hem bütün alâkadar olduğun ve zevâlleriyle müteellim olduğun insanları, mevtleri hengâmında adem zulümâtından kurtarıp, şu dünyadan daha güzel bir yerde yerleştiren bir Zât’ın “Vâris, Bâis” isimlerine, “Bâkî, Kerîm, Muhyî ve Muhsin” ünvânlarına ne kadar rûhun muhtaç olduğunu dikkat etsen anlarsın.
İşte insanın mâhiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan; binler envâ'‑ı hâcât ile binbir Esmâ-i İlâhiye’ye, herbir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzâaf ihtiyaç, iştiyaktır. Muzâaf iştiyak, muhabbettir. Muzâaf muhabbet dahi, aşktır. Rûhun tekemmülâtına göre merâtib-i muhabbet, merâtib-i esmâya göre inkişaf eder. Bütün esmâya muhabbet dahi – çünkü; o esmâ, Zât-ı Zülcelâl’in ünvânları ve cilveleri olduğundan – muhabbet-i zâtiyeye döner.
Şimdi yalnız nümûne olarak binbir esmâdan yalnız Adl ve Hakem ve Hak ve Rahîm isimlerinin binbir mertebelerinden bir mertebeyi beyân edeceğiz. Şöyle ki:
876
Hikmet ve adl içindeki Rahmânürrahîm ve Hak ismini a'zamî bir dâirede görmek istersen, şu temsîle bak: Nasıl ki, bir orduda dörtyüz muhtelif tâifeler bulunduğunu farz ediyoruz ki; herbir tâife beğendiği elbiseleri ayrı, hoşuna gittiği erzâkı ayrı, rahatla isti'mâl edeceği silâhları ayrı ve mizâcına devâ olacak ilâçları ayrı oldukları hâlde; bütün o dörtyüz tâife, ayrı ayrı, takım‑bölük tefrik edilmeyerek, belki birbirine karışık olduğu hâlde, onları kemâl-i şefkat ve merhametinden ve hàrikulâde iktidarından ve mu'cizâne ilim ve ihâtasından ve fevkalâde adâlet ve hikmetinden, misilsiz bir tek pâdişah; onların hiçbirini şaşırmayarak, hiçbirini unutmayarak, bütün ayrı ayrı onlara lâyık elbise, erzâk, ilâç ve silâhlarını muînsiz olarak bizzat kendisi verse; o zât acaba ne kadar muktedir, müşfik, âdil, kerîm bir pâdişah olduğunu anlarsın. Çünkü; bir taburda on milletten efrâd bulunsa, onları ayrı ayrı giydirmek ve techiz etmek çok müşkül olduğundan, bilmecbûriye ne cinsten olursa olsun, bir tarzda techiz edilir.
İşte öyle de: Cenâb‑ı Hakk’ın adl ve hikmet içindeki İsm-i Hak ve Rahmânürrahîm’in cilvesini görmek istersen; bahar mevsiminde zeminin yüzünde çadırları kurulmuş, muhteşem, dörtyüzbin milletten mürekkeb nebâtât ve hayvanat ordusuna bak ki; bütün o milletler, o tâifeler birbiri içinde oldukları hâlde, herbirinin libâsı ayrı, erzâkı ayrı, silâhı ayrı, tarz-ı hayatı ayrı, ta'limâtı ayrı, terhisâtı ayrı oldukları hâlde ve o hâcâtlarını tedârik edecek iktidarları ve o metâlibi isteyecek dilleri olmadığı hâlde, dâire-i hikmet ve adl içinde, mîzan ve intizam ile Hak ve Rahmân, Rezzâk ve Rahîm, Kerîm ünvânlarını seyret, gör. Nasıl hiçbirini şaşırmayarak, unutmayarak, iltibas etmeyerek terbiye ve tedbir ve idare eder.
İşte, böyle hayret verici muhît bir intizam ve mîzan ile yapılan bir işe, başkalarının parmakları karışabilir mi? Vâhid‑i Ehad, Hakîm-i Mutlak, Kàdir-i Külli Şey’den başka bu san'ata, bu tedbire, bu Rubûbiyet’e, bu tedvîre hangi şey elini uzatabilir? Hangi sebeb müdâhale edebilir?
877
Dördüncü Nükte: Diyorsun: “Benim taamlara, nefsime, refîkama, vâlideynime, evlâdıma, ahbabıma, evliyâya, enbiyâya, güzel şeylere, bahara, dünyaya müteallik ayrı ayrı muhtelif muhabbetlerimin, Kur'ân’ın emrettiği tarzda olsa; neticeleri, fâideleri nedir?”
Elcevab: Bütün neticeleri beyân etmek için büyük bir kitab yazmak lâzım gelir. Şimdilik yalnız icmâlen bir‑iki neticeye işâret edilecek. Evvelâ, dünyadaki muaccel neticeleri beyân edilecek. Sonra, Âhiret’te tezâhür eden neticeleri zikredilecek. Şöyle ki:
Sâbıkan beyân edildiği gibi; ehl‑i gaflet ve ehl-i dünya tarzında ve nefis hesabına olan muhabbetlerin, dünyada belâları, elemleri, meşakkatleri çoktur. Safâları, lezzetleri, rahatları azdır. Meselâ; şefkat, acz yüzünden elemli bir musîbet olur. Muhabbet, firâk yüzünden belâlı bir hirkat olur. Lezzet, zevâl yüzünden zehirli bir şerbet olur. Âhiret’te ise; Cenâb-ı Hakk’ın hesabına olmadıkları için, ya fâidesizdir veya azâbdır. (Eğer harama girmiş ise)
Suâl: Enbiyâ ve evliyâya muhabbet, nasıl fâidesiz kalır?
Elcevab: Ehl‑i Teslîs’in İsâ Aleyhisselâm’a ve Râfizî’lerin Hazret-i Ali Radıyallahu Anh’a muhabbetleri fâidesiz kaldığı gibi…
Eğer o muhabbetler, Kur'ân’ın irşad ettiği tarzda ve Cenâb‑ı Hakk’ın hesabına ve muhabbet-i Rahmân nâmına olsalar; o zaman hem dünyada, hem Âhiret’te güzel neticeleri var.
Amma dünyada ise; lezîz taamlara, güzel meyvelere muhabbetin, elemsiz bir ni'met ve ayn‑ı şükür bir lezzettir.
Nefsine muhabbet ise; ona acımak, terbiye etmek, zararlı hevesâttan men'etmektir. O vakit nefis sana binmez, seni hevâsına esir etmez. Belki sen nefsine binersin. Onu hevâya değil, Hudâ’ya sevk edersin.
878
Refîka‑i hayatına muhabbetin; mâdem hüsn‑ü sîret ve mâden-i şefkat ve hediye-i rahmet olduğuna bina edilmiş; o refîkaya samîmî muhabbet ve merhamet edersen, o da sana ciddi hürmet ve muhabbet eder. İkiniz ihtiyar oldukça o hâl ziyâdeleşir, mes'ûdâne hayatını geçirirsin. Yoksa, hüsn-ü sûrete muhabbet nefsânî olsa, o muhabbet çabuk bozulur. Hüsn-ü muâşereti de bozar.
Peder ve vâlideye karşı muhabbetin; Cenâb‑ı Hak hesabına olduğu için, hem bir ibâdet, hem de onlar ihtiyarlandıkça hürmet ve muhabbeti ziyâdeleştirirsin. En àlî bir his ile, en merdâne bir himmet ile onların tûl-i ömrünü ciddi arzu edip bekàlarına duâ etmek, tâ “Onların yüzünden daha ziyâde sevâb kazanayım.” diye samîmî hürmetle onların elini öpmek, ulvî bir lezzet-i rûhâni almaktır. Yoksa nefsânî, dünya itibariyle olsa, onlar ihtiyar oldukları ve sana bâr olacak bir vaziyete girdikleri zaman, en süflî ve en alçak bir his ile vücûdlarını istiskàl etmek, sebeb-i hayatın olan o muhterem zâtların mevtlerini arzu etmek gibi vahşî, kederli, rûhâni bir elemdir.
Evlâdına muhabbet ise; Cenâb‑ı Hakk’ın senin nezâretine ve terbiyene emânet ettiği sevimli, ünsiyetli o mahlûklara muhabbet ise, saâdetli bir muhabbet, bir ni'mettir. Ne musîbetleriyle fazla elem çekersin; ne de ölümleriyle me'yûsâne feryâd edersin. Sâbıkan geçtiği gibi, onların Hàlık’ları hem Hakîm, hem Rahîm olduğundan, “Onlar hakkında o mevt, bir saâdettir.” dersin. Senin hakkında da, onları sana veren Zât’ın rahmetini düşünürsün. Firâk eleminden kurtulursun.
Ahbablara muhabbetin ise; mâdem Allah içindir. O ahbabların firâkları, hattâ ölümleri, sohbetinize ve uhuvvetinize mâni olmadığı için, o manevî muhabbet ve rûhâni irtibattan istifade edersin. Ve mülâkat lezzeti, dâimî olur. Allah için olmazsa, bir günlük mülâkat lezzeti, yüz günlük firâk elemini netice verir.
879
Enbiyâ ve evliyâya muhabbetin ise; ehl‑i gaflete karanlıklı bir vahşetgâh görünen âlem-i Berzah, o nurânîlerin vücûdlarıyla tenevvür etmiş menzilgâhları sûretinde sana göründüğü için, o âleme gitmeye tevahhuş, tedehhüş değil; belki bil'akis temâyül ve iştiyak hissini verir, hayat-ı dünyeviyenin lezzetini kaçırmaz. Yoksa, onların muhabbeti, ehl-i medeniyetin, meşâhir-i insaniyeye muhabbeti nev'inden olsa; o kâmil insanların fenâ ve zevâllerini ve mâzi denilen mezar-ı ekberinde çürümelerini düşünmekle, elemli hayatına bir keder daha ilâve eder. Yani: “Öyle kâmilleri çürüten bir mezara, ben de gireceğim.” diye düşünür. Mezaristana endişeli bir nazarla bakar, “Âh!” çeker. Evvelki nazarda ise; cisim libâsını mâzide bırakıp, kendileri istikbâl salonu olan Berzah âleminde kemâl-i rahatla ikametlerini düşünür, mezaristana ünsiyetkârâne bakar.
Hem güzel şeylere muhabbetin; mâdem Sâni'leri hesabınadır; “Ne güzel yapılmışlar!” tarzındadır. O muhabbetin, bir lezîz tefekkür olduğu hâlde; hüsün‑perest, cemâl-perest zevkinin nazarını, daha yüksek, daha mukaddes ve binler defa daha güzel cemâl mertebelerinin definelerine yol açar, baktırır. Çünkü; o güzel âsârdan ef'âl-i İlâhiye’nin güzelliğine intikal ettirir. Ondan esmânın güzelliğine, ondan sıfâtın güzelliğine, ondan Zât-ı Zülcelâl’in cemâl-i bî-misâline karşı kalbe yol açar. İşte bu muhabbet bu sûrette olsa, hem lezzetlidir, hem ibâdettir ve hem tefekkürdür.
880
Gençliğe muhabbetin ise; mâdem Cenâb‑ı Hakk’ın güzel bir ni'meti cihetinde sevmişsin; elbette onu ibâdette sarfedersin, sefâhette boğdurup öldürmezsin. Öyle ise; o gençlikte kazandığın ibâdetler, o fânî gençliğin bâkî meyveleridir. Sen ihtiyarlandıkça, gençliğin iyilikleri olan bâkî meyvelerini elde ettiğin hâlde, gençliğin zararlarından, taşkınlıklarından kurtulursun. Hem ihtiyarlıkta daha ziyâde ibâdete muvaffakıyet ve merhamet-i İlâhiye’ye daha ziyâde liyâkat kazandığını düşünürsün. Ehl-i gaflet gibi beş-on senelik bir gençlik lezzetine mukâbil, elli senede “Eyvâh gençliğim gitti!” diye teessüf edip, gençliğe ağlamayacaksın. Nasıl ki; öylelerin birisi demiş: لَيْتَ الشَّبَابَ يَعُودُ يَوْمًا فَاُخْبِرَهُ بِمَا فَعَلَ الْمَش۪يبُ
Yani: “Keşke gençliğim bir gün dönse idi; ihtiyarlık benim başıma neler getirdiğini, şekvâ ederek haber verecektim.”
Bahar gibi zînetli meşherlere muhabbet ise; mâdem San'at‑ı İlâhiye’yi seyran itibariyledir; o baharın gitmesiyle, temâşâ lezzeti zâil olmaz. Çünkü; bahar, yaldızlı bir mektûb gibi‥ verdiği mânâları her vakit temâşâ edebilirsin. Senin hayâlin ve zaman, ikisi de sinema şeritleri gibi, sana o temâşâ lezzetini idâme ettirmekle beraber o baharın mânâlarını, güzelliklerini sana tazelendirirler. O vakit muhabbetin esefli, elemli, muvakkat olmaz; lezzetli, safâlı olur.
Dünyaya muhabbetin ise; mâdem Cenâb‑ı Hakk’ın nâmınadır; o vakit dünyanın dehşetli mevcûdâtı, sana ünsiyetli bir arkadaş hükmüne geçer. Mezraa-i Âhiret cihetiyle sevdiğin için, herşeyinde Âhiret’e fâide verecek bir sermâye, bir meyve alabilirsin. Ne musîbetleri sana dehşet verir; ne zevâl ve fenâsı sana sıkıntı verir. Kemâl-i rahatla o misâfirhânede müddet-i ikametini geçirirsin. Yoksa, ehl-i gaflet gibi seversen, yüz defa sana söylemişiz ki; sıkıntılı, ezici, boğucu, fenâya mahkûm, neticesiz bir muhabbet içinde boğulur, gidersin.
İşte bazı mahbûbların, Kur'ân’ın irşad ettiği sûrette olduğu vakit, herbirisinden yüzde ancak bir letâfetini gösterdik. Kur'ân’ın gösterdiği yolda olmazsa, yüzden bir mazarratına işâret ettik.
881
Şimdi şu mahbûbların dâr‑ı bekàda, âlem-i Âhirette, Kur'ân-ı Hakîm’in âyât-ı beyyinâtıyla işâret ettiği neticeleri işitmek ve anlamak istersen; işte o çeşit meşrû muhabbetlerin dâr-ı âhiretteki neticelerini, bir “Mukaddime” ve “Dokuz İşâret”le yüzden bir fâidesini icmâlen göstereceğiz.
Mukaddime
Cenâb‑ı Hak; celîl Ulûhiyet’iyle, cemîl Rahmetiyle, kebîr Rubûbiyet’iyle, kerîm Re'fetiyle, azîm Kudretiyle, latîf Hikmetiyle; şu küçük insanın vücûdunu bu kadar havâs ve hissiyat ile, bu derece cevârih ve cihâzât ile ve muhtelif a'zâ ve âlât ile ve mütenevvi' letâif ve maneviyat ile techiz ve tezyîn etmiştir ki; tâ, mütenevvi' ve pek çok âlât ile, hadsiz envâ'-ı ni'metini, aksâm-ı ihsânatını, tabakàt-ı rahmetini o insana ihsâs etsin, bildirsin, tattırsın, tanıttırsın. Hem, tâ binbir esmâsının hadsiz envâ'-ı tecelliyâtlarını, insana o âlât ile bildirsin, tarttırsın, sevdirsin. Ve o insandaki pek kesretli âlât ve cihâzâtın herbirisinin ayrı ayrı hizmeti, ubûdiyeti olduğu gibi, ayrı ayrı lezzeti, elemi, vazifesi ve mükâfâtı vardır.
Meselâ, göz; sûretlerdeki güzelliklerini ve âlem‑i mubsırâtta güzel mu'cizât-ı Kudretin envâ'ını temâşâ eder. Vazifesi, nazar-ı ibretle Sâni'ine şükrândır. Nazara mahsûs lezzet ve elem ma'lûmdur; ta'rife hâcet yok.
Meselâ, kulak; sadâların envâ'larını, latîf nağmelerini ve mesmuât âleminde Cenâb‑ı Hakk’ın letâif-i rahmetini hisseder. Ayrı bir ubûdiyet, ayrı bir lezzet, ayrı da bir mükâfâtı var.
Meselâ, kuvve‑i şâmme; kokular tâifesindeki letâif‑i rahmeti hisseder. Kendine mahsûs bir vazife-i şükrâniyesi, bir lezzeti vardır. Elbette mükâfâtı dahi vardır.
Meselâ, dildeki kuvve‑i zâika; bütün mat'ûmâtın ezvâkını anlamakla gayet mütenevvi' bir şükr‑ü manevî ile vazife görür. Ve hâkezâ…
882
Bütün cihâzât‑ı insaniyenin ve kalb ve akıl ve rûh gibi büyük ve mühim letâifin böyle ayrı ayrı vazifeleri, lezzetleri ve elemleri vardır. İşte Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, bu insanda istihdam ettiği bu cihâzâtın elbette herbirerlerine lâyık ücretlerini verecektir.
O müteaddid envâ'‑ı muhabbetin sâbıkan beyân edilen dünyadaki muaccel neticelerini, herkes vicdân ile hisseder, ve bir hads-i sâdık ile isbât edilir. Âhiret’teki neticeleri ise; kat'iyyen vücûdları ve tahakkukları, icmâlen Onuncu Söz’ün Oniki Hakikat-i kàtıa-i sâtıasıyla ve Yirmidokuzuncu Söz’ün Altı Esâs-ı bâhiresiyle isbât edildiği gibi, tafsîlen اَصْدَقُ الْكَلَامِ وَاَبْلَغُ النِّظَامِ كَلَامُ اللّٰهِ الْمَلِكِ الْعَز۪يزِ الْعَلَّامِ olan Kur'ân‑ı Hakîm’in âyât-ı beyyinâtıyla tasrîh ve telvih ve remz ve işârâtıyla kat'iyyen sâbittir. Daha uzun bürhânları getirmeğe lüzum yok. Zâten başka Söz’lerde ve Cennet’e dair Yirmisekizinci Söz’ün Arabî olan İkinci Makam’ında ve Yirmidokuzuncu Söz’de çok bürhânlar geçmiştir.
Birinci İşâret
Lezîz taamlara, hoş meyvelere şâkirâne muhabbet‑i meşrûanın uhrevî neticesi; Kur'ân’ın nassıyla Cennet’e lâyık bir tarzda lezîz taamları, güzel meyveleridir. Ve o taamlara ve o meyvelere müştehiyâne bir muhabbettir. Hattâ dünyada yediğin meyve üstünde söylediğin “Elhamdülillâh” kelimesi, Cennet meyvesi olarak tecessüm ettirilip, sana takdim edilir. Burada meyve yersin; orada “Elhamdülillâh” yersin. Ve ni'mette ve taam içinde in'âm‑ı İlâhî’yi ve iltifat-ı Rahmânî’yi gördüğünden o lezzetli şükr-ü manevî, Cennet’te gayet lezîz bir taam sûretinde sana verileceği, Hadîs’in nassıyla, Kur'ân’ın işârâtıyla ve hikmet ve rahmetin iktizasıyla sâbittir.
883
İkinci İşâret
Dünyada, meşrû bir sûrette nefsine muhabbet, yani; mehâsinine bina edilen muhabbet değil, belki noksaniyetlerini görüp, tekmîl etmeğe bina edilen şefkat ile onu terbiye etmek ve onu hayra sevketmek neticesi; o nefse lâyık mahbûbları, Cennet’te veriyor. Nefis, mâdem dünyada hevâ ve hevesini Cenâb‑ı Hak yolunda hüsn-ü isti'mâl etmiş. Cihâzâtını, duygularını hüsn-ü sûretle istihdam etmiş. Kerîm-i Mutlak, ona dünyadaki meşrû ve ubûdiyetkârâne muhabbetin neticesi olarak Cennet’te, Cennet’in yetmiş ayrı ayrı envâ'-ı zînet ve letâfetinin nümûneleri olan yetmiş muhtelif hulleyi giydirip, nefisteki bütün hâsseleri memnun edecek, okşayacak yetmiş envâ'-ı hüsün ile vücûdunu süslendirip; herbiri, rûhlu küçük birer Cennet hükmünde olan hûrileri, o dâr-ı bekàda vereceği, pek çok âyât ile tasrîh ve isbât edilmiştir.
Hem dünyada gençliğe muhabbet, yani, ibâdette gençlik kuvvetini sarfetmenin neticesi; dâr‑ı saâdette ebedî bir gençliktir.
Üçüncü İşâret
Refîka‑i hayatına meşrû dâiresinde, yani; latîf şefkatine, güzel hasletine, hüsn-ü sîretine binâen samîmî muhabbet ile, refîka-i hayatını da nâşizelikten, sâir günahlardan muhâfaza etmenin netice-i uhreviyesi ise; Rahîm-i Mutlak, o refîka-i hayatı, hûrilerden daha güzel bir sûrette ve daha zînetli bir tarzda, daha câzibedâr bir şekilde, ona dâr-ı saâdette ebedî bir refîka-i hayatı ve dünyadaki eski mâceraları birbirine mütelezzizâne nakletmek ve eski hâtırâtı birbirine tahattur ettirecek enîs, latîf, ebedî bir arkadaş, bir muhib ve mahbûb olarak verileceğini va'detmiştir. Elbette va'dettiği şeyi, kat'î verecektir.
884
Dördüncü İşâret
Vâlideyn ve evlâda muhabbet‑i meşrûanın neticesi; nass-ı Kur'ân ile Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da olsa, yine o mes'ûd aileye, sâfî olarak lezzet-i sohbeti, Cennet’e lâyık bir hüsn-ü muâşeret sûretinde dâr-ı bekàda ebedî mülâkat ile ihsân eder. Ve onbeş yaşına girmeden, yani, hadd-i bülûğa vâsıl olmadan vefât eden çocuklar, وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ ile tâbir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennet’e lâyık bir tarzda, gayet süslü, sevimli bir sûrette; onları Cennet’te dahi peder ve vâlidelerinin kucaklarına verir; veled‑perverlik hislerini memnun eder; ebedî o zevki ve o lezzeti onlara verir. Zîra, çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden; ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en a'lâsı Cennet’te bulunur. Yalnız çok şirin olan veled-perverlik, yani; çocuklarını sevip okşamak zevki, Cennet tenâsül yeri olmadığından, Cennet’te yoktur zannedilirdi. İşte bu sûrette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte, kable'l-bülûğ evlâdı vefât edenlere müjde!‥
Beşinci İşâret
Dünyada “El‑hubbu fillâh” hükmünce, sâlih ahbablara muhabbetin neticesi; Cennet’te عَلٰى سُرُرٍ مُتَقَابِل۪ينَ ile tâbir edilen; karşı karşıya kurulmuş Cennet iskemlelerinde oturup; hoş, şirin, güzel, tatlı bir sûrette dünya mâceralarını ve kadîm olan hâtırâtlarını birbirine nakledip eğlendirmeleri sûretinde firâksız, sâfî bir muhabbet ve sohbet sûretinde ahbablarıyla görüştüreceği, Kur'ân’ın nassıyla sâbittir.
Altıncı İşâret
Enbiyâ ve evliyâya, Kur'ân’ın ta'rif ettiği tarzda muhabbetin neticesi; o enbiyâ ve evliyânın şefâatlerinden Berzah’ta, Haşir’de istifade etmekle beraber, gayet ulvî ve onlara lâyık makam ve füyûzâttan o muhabbet vâsıtasıyla istifaza etmektir. Evet اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ sırrınca; âdi bir adam, en yüksek bir makama, muhabbet ettiği àlî makam bir zâtın tebaiyetiyle girebilir.
885
Yedinci İşâret
Güzel şeylere ve bahara meşrû muhabbetin, yani; “Ne kadar güzel yapılmış!” nazarıyla, o âsârın arkasındaki ef'âlin güzelliğini ve intizamını ve intizam‑ı ef'âl arkasındaki güzel esmânın cilvelerini ve o güzel esmânın arkasında sıfâtın tecelliyâtını ve hâkezâ‥ sevmekliğin neticesi ise; dâr-ı bekàda o güzel gördüğü masnûâttan bin defa daha güzel bir tarzda, esmânın cilvesini ve esmâ içindeki cemâl ve sıfâtını, Cennet’te görmektir. Hattâ İmâm-ı Rabbânî Radıyallahu Anh demiş ki: “Letâif‑i Cennet, cilve-i esmânın temessülâtıdır.” Teemmel!‥
Sekizinci İşâret
Dünyada, dünyanın Âhiret mezraası ve Esmâ‑i İlâhiye âyinesi olan iki güzel yüzüne karşı mütefekkirâne muhabbetin uhrevî neticesi; dünya kadar, fakat fânî dünya gibi fânî değil, bâkî bir Cennet verilecektir. Hem dünyada yalnız zaîf gölgeleri gösterilen esmâ, o Cennet’in âyinelerinde en şa'şaalı bir sûrette gösterilecektir.
Hem dünyayı, mezraa‑i Âhiret yüzünde sevmenin neticesi; dünyayı fidanlık, yani; ancak fidanları bir derece yetiştiren, küçük bir mezraası hükmünde olacak öyle bir Cennet’i verecek ki; dünyada havâs ve hissiyat-ı insaniye, küçük fidanlar olduğu hâlde, Cennet’te en mükemmel bir sûrette inkişaf ve dünyada tohumcuklar hükmünde olan isti'dâdları, envâ'-ı lezâiz ve kemâlât ile sünbüllenecek sûrette ona verileceği, rahmetin ve hikmetin muktezâsı olduğu gibi, Hadîs’in nusûsuyla ve Kur'ân’ın işârâtıyla sâbittir.
Hem mâdem, dünyanın, her hatânın başı olan mezmûm muhabbeti değil, belki esmâya ve Âhiret’e bakan iki yüzünü, esmâ ve Âhiret için sevmiş ve ibâdet‑i fikriye ile o yüzleri mâmur etmiş; güyâ bütün dünyasıyla ibâdet etmiş; elbette dünya kadar bir mükâfât alması, muktezâ-yı rahmet ve hikmettir.
886
Hem mâdem Âhiret’in muhabbetiyle onun mezraasını sevmiş ve Cenâb‑ı Hakk’ın muhabbetiyle âyine-i esmâsını sevmiş; elbette dünya gibi bir mahbûb ister. O da, dünya kadar bir Cennet’tir.
Suâl: O kadar büyük ve hàlî bir Cennet neye yarar?
Elcevab: Nasıl ki; eğer mümkün olsa idi, hayâl sür'atiyle zeminin aktârını ve yıldızların ekserini gezsen, “Bütün âlem benimdir.” diyebilirsin. Melâike ve insan ve hayvanların iştirâkleri, senin o hükmünü bozmaz. Öyle de; o Cennet dahi dolu olsa, “O Cennet benimdir.” diyebilirsin. Hadîs’te, “Bazı ehl‑i Cennet’e verilen beşyüz senelik bir Cennet” sırrı, Yirmisekizinci Söz’de ve İhlâs Lem'ası’nda beyân edilmiştir.
Dokuzuncu İşâret
Îmân ve muhabbetullâhın neticesi, ehl‑i keşf ve tahkîkin ittifakıyla; dünyanın bin sene hayat-ı mes'ûdânesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı‥ ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşâhedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemâl ve kemâl sâhibi olan Zât-ı Zülcelâl’in müşâhedesi, rü'yetidir ki; hadîs‑i kat'î ile ve Kur'ân’ın nassıyla sâbittir.
Hazret‑i Süleyman Aleyhisselâm gibi muhteşem bir kemâl ile meşhûr bir Zât’ın rü'yetine iştiyaklı bir merak, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm gibi bir cemâl ile mümtâz bir Zât’ın şühûduna meraklı bir iştiyak, herkes vicdânen hisseder. Acaba dünyanın bütün mehâsin ve kemâlâtından binler derece yüksek olan Cennet’in bütün mehâsin ve kemâlâtı, bir cilve-i cemâli ve kemâli olan bir Zât’ın rü'yeti; ne kadar merğûb, merak-âver ve şühûdu ne derece matlûb ve iştiyak-âver olduğunu kıyâs edebilirsen et.
887
اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا فِي الدُّنْيَا حُبَّكَ وَحُبَّ مَا يُقَرِّبُنَا اِلَيْكَ وَالْاِسْتِقَامَةَ كَمَا اَمَرْتَ وَفِي الْاٰخِرَةِ رَحْمَتَكَ وَرُؤْيَتَكَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ