Birinci Mevkıf
﷽
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
805
Bir Ramazan gecesinde, şu kelâm‑ı tevhidînin onbir cümlesinin herbirinde, birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَر۪يكَ لَهُ ’deki mânâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhâvere‑i temsîliye ve bir münâzara-i faraziye tarzında ve lisân-ı hâli, lisân-ı kàl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdâr kardaşlarımın ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:
Bütün tabiat‑perest, esbâb-perest ve müşrik gibi, umum envâ'-ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîklerin nâmına bir şahıs farzediyoruz ki; o şahs-ı farazî, mevcûdât-ı âlemden bir şeye Rab olmak istiyor ve hakîki mâlik olmak da'vâ etmektedir.
İşte o müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rab ve hakîki mâlik olmakta olduğunu; zerreye, tabiat lisânıyla, felsefe diliyle söyler.
806
O zerre dahi hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i Rabbânî diliyle der ki: “Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnû'a girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa‥ “Hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip iş görüyoruz. Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa‥ Hem kemâl‑i intizam ile, cüz' olduğum mevcûdlara, meselâ; kandaki küreyvât-ı hamrâya hakîki mâlik ve mutasarrıf olabilirsen bana rab olmak da'vâ et; beni Cenâb-ı Hak’tan başkasına isnâd et; yoksa sus! Hem bana rab olmadığın gibi müdâhale dahi edemezsin. Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki; nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Hâlbuki; senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”
O müddeî, maddiyûnların dedikleri gibi dedi ki: “Öyle ise sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?”
Zerre ona cevaben der: “Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi; belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da'vâ ederdim. Haydi def'ol git, sen benden iş bulamazsın!”
İşte şerîklerin vekili, zerreden me'yûs olunca, küreyvât‑ı hamrâdan iş bulacağım diye, kandaki bir küreyvât-ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: “Ben sana rab ve mâlikim.” O küreyvât-ı hamrâ – yani, yuvarlak kırmızı mevcûd – ona hakikat lisânıyla ve Hikmet-i İlâhiye dili ile der: “Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl-i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrât-ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa göster ve gösterebilirsen, belki senin da'vânda bir mânâ bulunabilir. Hâlbuki; senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü; bizdeki intizam o kadar mükemmeldir ki; ancak herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir Zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki; senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeğe vaktim yok!” der, onu tardeder.
807
Sonra, onu kandıramadığı için o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: “Zerreye ve küreyvât‑ı hamrâya söz anlattıramadım; belki sen sözümü anlarsın. Çünkü; sen, gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnû'um ve hakîki mülküm ol.” der.
O hüceyre ona cevaben, hikmet ve hakikat lisânıyla der ki: “Ben, çendan küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey'et‑i mecmuasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrike a'sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a'sâb ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsâlim ve san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât-ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa göster, sonra “Ben seni yapabilirim.” diye da'vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât-ı hamrâ, bana erzâk getiriyorlar. Küreyvât-ı beyzâ da bana hücum eden hastalıklara mukàbele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme! Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü; bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizam var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm‑i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak olmazsa, intizamımız bozulur, nizâmımız karışır.”
808
Sonra o müddeî, onda da me'yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: “Sen benimsin. Seni yapan benim veya sende hissem var.”
809
Cevaben o beden‑i insan, hakikat ve hikmet diliyle ve intizamının lisân-ı hâliyle der ki: “Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke-i kudret ve tuğrâ-i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakîki mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa‥ Hem sudan ve havadan tut, tâ nebâtât ve hayvanata kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa‥ Hem, ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan rûh, kalb, akıl gibi letâif-i maneviyeyi, benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek, kemâl-i hikmet ile istihdam edip ibâdet ettirecek sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster; sonra “Ben seni yaptım.” de. Yoksa sus! Hem bendeki intizam-ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke-i vahdet’in delâletiyle, benim Sâni'im, herşeye Kadîr, herşeye Alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir Zât’tır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı O’nun san'atına karışamaz, zerre mikdar müdâhale edemez.”
O şerîklerin vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz. Gider, insanın nev'ine rast gelir, kalbinden der ki: “Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde; şeytan, onların ef'âl‑i ihtiyariye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl-i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup beni tardeden bedene ve beden hüceyresine hükmümü icra ederim.” Onun için beşerin nev'ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: “Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rab ve mâlikim veyâhut hissedarım.” der.
810
O vakit nev'‑i insan, hak ve hakikat lisânıyla, hikmet ve intizamın diliyle der ki: “Eğer bütün küre-i arza giydirilen ve nev'imiz gibi bütün hayvanat ve nebâtâtın yüzlerbin envâ'ından rengârenk atkı ve iplerden kemâl-i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüzbinler zîhayat envâ'ından nescolunan ve gayet nakışlı bir sûrette icâd edilen haliçeyi yapacak ve her vakit kemâl-i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; Hem eğer, biz meyve olduğumuz küre-i arza ve çekirdek olduğumuz âlemde tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım maddeleri mîzan-ı hikmetle aktâr-ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke-i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi icâd edecek bir iktidar sende varsa, belki bana rubûbiyet da'vâ edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim nev'imdeki karmakarışıklığa bakıp “Parmak karıştırabilirim.” deme. Çünkü; intizam mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaziyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl-i intizam ile bir istinsahtır. Çünkü; bizden çok aşağı olan ve bizim taht-ı nezâretimizde bulunan hayvanat ve nebâtâtın kemâl-i intizamları gösteriyor ki; bizdeki karışıklıklar bir nev'i kitabettir.
Hiç mümkün müdür ki; bir haliçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârâne yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem çekirdeği icâd eden, çekirdekli cismin sâni'inden başkası olsun. Hem gözün kördür; yüzümdeki mu'cizât‑ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârık-ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki: Benim Sâni'im, öyle bir Zât’tır ki, hiçbir şey O’ndan gizlenemez, hiçbir şey O’na nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar O’na kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar sühûletle icâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl-i intizamla benim mâhiyetimde derceden bir Zât’tır. Böyle bir Zât’ın san'atına senin gibi câmid, âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus! Def'ol git!” der, onu tardeder.
811
Sonra o müddeî gider; zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gayet müzeyyen ve münakkaş gömleğe, esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: “Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim veya sende hissem var.” diye da'vâ eder.
O vakit o gömlek, o haliçe, hak ve hakikat nâmına, lisân‑ı hikmetle o müddeîye der ki: “Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip sonra intizam ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl-i intizam ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta'yin olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizamlı ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, haliçeleri dokuyacak, icâd edecek kudret ve san'at sende varsa; hem hilkat-i arzdan, tâ harâb-ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki manevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icâd edecek, kemâl-i intizam ve hikmetle tamir ve tecdîd edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre-i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke-i Vahdet ve öyle bir tuğrâ-i Ehadiyet vardır ki; bütün kâinât kabza-i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyayı, bütün şuûnâtıyla birden görmeyen ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan bize sâhib olamaz ve müdâhale edemez.”
812
Sonra o müddeî gider; “Belki küre‑i arzı kandırıp orada bir yer bulurum.” der. Gider, küre-i arza yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: “Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin.”
O vakit küre‑i arz, hak nâmına ve hakikat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: “Haltetme!‥ Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim! Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana ‘sâhibsiz, serseri’ dersin! Eğer hareket-i seneviyem ile takriben yirmibeşbin senelik bir mesâfede, bir senede gezdiğim ve kemâl‑i mîzan ve hikmetle vazife-i hizmetimi gördüğüm dâire-i azîmeye hakîki mâlik olabilirsen ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imâmımız ve biz onunla bağlı ve câzibe-i rahmetle ona takılı olduğumuz Güneş’i icâd edip, yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl-i intizam ve hikmetle döndürüp istihdam edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi Cehennem ol, git! Benim işim var, vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizamât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshìrat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir Zât’tır ki; bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde O’na mutî' ve musahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi, seyyârâtla tanzim eder bir Hakîm-i Zülcelâl ve Hâkim-i Mutlak’tır.”
813
Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider güneşe, kalbinden der ki: “Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım, yeri de musahhar ederim.” Güneş’e, şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîler’in dedikleri gibi der ki: “Sen bir sultansın, kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin.”
Güneş ise, Hak nâmına ve hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i İlâhiye diliyle ona der: “Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥ Ben musahhar bir memurum. Seyyidim’in misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîki mâlik olamam. Çünkü; sineğin vücûdunda öyle manevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san'atlar var ki, benim dükkânımda yok; dâire-i iktidarımın haricindedir.” der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra o müddeî döner, fir'avunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: “Mâdem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın; esbâb nâmına benimsin.” der.
O vakit güneş, hak ve hakikat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: “Ben öyle birinin olabilirim ki; bütün emsâlim olan ulvî yıldızları icâd eden ve semâvâtında kemâl‑i hikmetle yerleştiren ve kemâl-i haşmetle döndüren ve kemâl-i zînetle süslendiren bir Zât olabilir.”
Sonra o müddeî, kalbinden der ki: “Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müekkillerim nâmına bir şey kazanırım.” der, onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisânıyla, nücûm‑perest olan Sâbiiyûnlar’ın dedikleri gibi der ki: “Sizler pek çok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht-ı hükmünde bulunuyorsunuz.”
814
O vakit yıldızlar nâmına bir yıldız der ki: “Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke‑i Vahdet’i ve tuğrâ-i Ehadiyet’i görmüyorsun, anlamıyorsun ve bizim nizâmât-ı àliyemizi ve kavânîn-i ubûdiyetimizi bilmiyorsun; bizi intizamsız zannediyorsun. Bizler öyle bir Zât’ın san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki; bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinâtı ve mesîregâhımız olan nihâyetsiz fezâ-yı âlemi kabza-i tasarrufunda tutan bir Vâhid-i Ehad’dir. Bizler, donanma elektrik lambaları gibi, O’nun kemâl-i Rubûbiyet’ini gösteren nurânî şâhidleriz ve Saltanat-ı Rubûbiyet’ini ilân eden ışıklı bürhânlarız. Herbir tâifemiz, O’nun dâire-i saltanatında, ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet-i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nurânî hizmetkârlarız.
Evet herbirimiz kudret‑i Vâhid-i Ehad’in birer mu'cizesi ve şecere-i hilkatin birer muntazam meyvesi ve Vahdâniyet’in birer münevver bürhânı ve melâikelerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi ve avâlim-i ulviyenin birer lambası, birer güneşi ve Saltanat-ı Rubûbiyet’in birer şâhidi ve fezâ-yı âlemin birer zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nurânî balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü olduğumuz gibi; hey'et‑i mecmuamızda sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet ve intizam içinde bir hüsn-ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl-i san'at bulunduğundan Sâni'-i Zülcelâl’imizi, nihâyetsiz diller ile Vahdet’ini, Ehadiyet’ini, Samediyet’ini ve evsâf-ı Cemâl ve Celâl ve Kemâl’ini bütün kâinâta ilân ettiğimiz hâlde, bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî', musahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizamsızlık ve vazifesizlik, hattâ sâhibsizlik ile ittiham ettiğinden tokada müstehaksın.” der. O müddeînin yüzüne – recm-i şeytan gibi – bir yıldız, öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan tâ Cehennem’in dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı, evhâm derelerine ve tesâdüfü, adem kuyusuna ve şerîkleri, imtina' ve muhâliyet zulümâtına ve din aleyhindeki felsefeyi, esfel‑i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız: لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا Fermân‑ı Kudsîsini okurlar ve “Sinek kanadından tut, tâ semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın.” diye ilân ederler.
815
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ ف۪ي كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلَّالِ وَحْدَانِيَّتِكَ ف۪ي مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
816
﷽
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ âyetinin ezelî bağından, bir çiçeğine işâret eden Arabî fıkralardır.
حَتّٰى كَاَنَّ الشَّجَرَةَ الْمُزَهَّرَةَ ❋ قَص۪يدَةٌ مَنْظُومَةٌ مُحَرَّرَةٌ
وَتُنْشِدُ لِلْفَاطِرِ الْمَدَائِحَ الْمُبَهَّرَةَ ❋ اَوْ فَتَحَتْ بِكَثْرَةٍ عُيُونَهَا الْمُبَصَّرَةَ
لِتَنْظُرَ لِلصَّانِعِ الْعَجَائِبَ الْمُنَشَّرَةَ ❋ اَوْ زَيَّنَتْ لِع۪يدِهَا اَعْضَائَهَا الْمُخَضَّرَةَ
لِيَشْهَدَ سُلْطَانُهَا اٰثَارَهُ الْمُنَوَّرَةَ ❋ وَتُشْهِرَ فِي الْمَحْضَرِ مُرَصَّعَاتِ الْجَوْهَرِ
وَتُعْلِنَ لِلْبَشَرِ حِكْمَةَ خَلْقِ الشَّجَرِ ❋ بِكَنْزِهَا الْمُدَخَّرِ مِنْ جُودِ رَبِّ الثَّمَرِ
سُبْحَانَهُ مَا اَحْسَنَ اِحْسَانَهُ ❋ مَا اَزْيَنَ بُرْهَانَهُ، مَا اَبْيَنَ تِبْيَانَهُ
خَيَالْ بِينَدْ اَزْ اِينْ اَشْجَارْ مَلَائِكْ رَا جَسَدْ اۤمَدْ سَمَاوِى بَاهَزَارَانْ نَىْ
اَزْ اِينْ نَيْهَا شُنِيدَتْ هُوشْ سِتَايِشْهَاىِ ذَاتِ حَىْ
وَرَقْهَارَا زَبَانْ دَارَنْد هَمَه هُو هُو ذِكْرْ اۤرَنْد بَدَرْ مَعْنَاىِ حَىُّ حَىْ
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ هَرْ شَىْ
دَمَادَمْ جُويَدَنْد يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْد يَا حَىْ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ اَللّٰهُ
وَنَزَّلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً مُبَارَكًا
817
Arabî fıkranın tercümesi:
Yani: Güyâ, çiçek açmış herbir ağaç, güzel yazılmış manzûm bir kasidedir ki; o kaside, Fâtır‑ı Zülcelâl’in medâyih-i bâhiresini inşâd edip, şâirâne lisân-ı hâl ile söylüyor.
Veyâhut o çiçek açmış herbir ağaç, binler bakar ve baktırır gözlerini açmış; tâ Sâni'‑i Zülcelâl’in neşir ve teşhîr olunan acâib-i san'atını bir-iki gözle değil, belki binler gözlerle baksın; tâ ehl-i dikkati öyle baktırsın.
Veyâhut o çiçek açan herbir ağaç, umumî bayram olan baharın içindeki hususî bayramında ve resm‑i geçit-misâl bir ânda, yeşillenmiş a'zâlarını en süslü müzeyyenâtla süslemiş; tâ ki, onun Sultan-ı Zülcelâl’i, ona ihsân ettiği hedâyâyı ve letâifi ve âsâr-ı nurâniyesini müşâhede etsin.
Hem meşher‑i San'at-ı İlâhiye olan zeminin yüzünde ve bahar mevsiminde, murassaât-ı rahmetini enzâr-ı halka teşhîr etsin ve şecerin hikmet-i hilkatini beşere ilân etsin, incecik dallarında ne kadar mühim hazineler bulunduğunu ve ihsânat-ı Rahmâniye’nin meyvelerinde ne derece mühim defineler var olduğunu göstermekle kemâl-i Kudret-i İlâhiye’yi göstersin.
818
Birinci Mevkıfın Küçük Bir Zeyli
فَاسْتَمِعْ اٰيَةَاَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا… الخ
ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ ❋ حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ تَلَئْلُئًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ ❋ مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ ، مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا ، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا ، تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰى سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ ❋
اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا … الخ
Bu âyetin bir nev'i tercümesi olan ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani; âyet‑i kerîme, nazar-ı dikkati, semânın zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. Tâ dikkat-i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr-i Mutlak’ın emir ve teshìriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet sür'atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele-i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmus, birbiri içinde hareket etse ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma'lûm. Hâlbuki; Küre-i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya söylüyor.
İşte sükûnet içindeki sükût‑u ecrâmdan, Sâni'-i Zülcelâl’in ve Kadîr-i Zülkemâl’in derece-i kudret ve teshìrini ve nücûmun O’na derece-i inkıyad ve itâatini anla.
819
حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ Hem, semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeği âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm o harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki, bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san'atkâr, fabrikanın azamet ve intizamı derecesinde derece‑i san'at ve mehâretini gösterir; öyle de; koca Güneş’e, seyyârât ile beraber fabrika vaziyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillû ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl’in derece-i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.
تَلَئْلُئًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ Yani: Hem, semâvât yüzünde öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki; Sâni'‑i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san'atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lambaları, sultanın derece-i haşmetini ve terakkiyât-ı medeniyede derece-i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, zînetli yıldızlarıyla Sâni'-i Zülcelâl’in kemâl-i saltanatını ve cemâl-i san'atını, öylece nazar-ı dikkate gösteriyorlar.
820
مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ ❋ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlûkatın intizamını, dakîk mîzanlar içinde masnûâtın mevzûniyetini gör ve anla ki: Onların Sâni'i ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil. Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyâhut hayvanları döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mîzan‑ı mahsûs ile herbirini muayyen bir yolda sevkeden bir Zât’ın derece-i iktidar ve hikmetini ve hareket eden cirmlerin O’na derece-i itâat ve musahhariyetlerini gösterdikleri gibi; koca semâvât o dehşetli azametiyle, hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gayet şiddetli hareketleriyle beraber, zerre mikdar ve bir sâniyecik kadar hududlarından tecâvüz etmemeleri, bir âşire-i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni'-i Zülcelâl’lerinin ne kadar dakîk bir mîzan-ı mahsûs ile Rubûbiyet’ini icra ettiğini nazar-ı dikkate gösterirler. Hem de şu âyet gibi Sûre-i Amme’de ve sâir âyetlerde beyân olunan teshìr-i Şems ve Kamer ve nücûmla işâret ettiği gibi: تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا ، تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا ، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا ، تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰى ، سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ
Yani: Semânın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lambayı takmak; gece‑gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde Mektûbat-ı Samedâniye’yi yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri misillû, kubbe-i semâda Kamer’i, zamanın saat-ı kübrâsına bir akrep yapmak; mütefâvit çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak; menzillerinde kemâl-i mîzanla, dakîk hesabla hareket ettirmek ve kubbe-i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir Saltanat-ı Rubûbiyet’in şeâiridir. Zîşuûra, O’nu iş'âr eden muhteşem bir Ulûhiyet’in işârâtıdır. Ehl-i fikri, îmâna ve tevhide dâvet eder.
821
Bak kitab‑ı kâinâtın safha-i rengînine,
Hâme‑i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş!
Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm‑i dil erbâbına
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş!
Bak, ne mu'ciz‑i hikmet, iz'ân-rubâ-yı kâinât,
Bak, ne àlî bir temâşâdır fezâ‑yı kâinât;
Dinle de yıldızları, şu hutbe‑i şîrînine
Nâme‑i nûrîn-i Hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet-i sultanına,
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb-u Sâni'a
Hem Vahdete, hem Kudrete şâhidleriz biz…
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına.
Bu semânın arza bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz.
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına
Hep Kehkeşân ağsânına‥
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in dest-i hikmetiyle takılmış,
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline, birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi-i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz…
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm-i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i Kudret; birer hàrika-i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i Hikmet, birer dâhiye-i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz…
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz…
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥