822
İkinci Mevkıf
﷽
قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ
Şu Mevkıf’ın Üç Maksad’ı var
Birinci Maksad
Bir yıldızın tokadıyla yere sukùt eden ehl‑i şirk ve dalâletin vekili, zerrelerden yıldızlara kadar hiçbir yerde zerre mikdar şirke yer bulamadığından, o tarzdaki da'vâdan vazgeçip, fakat şeytan gibi, Vahdet’e dair teşkîkât yapmak için “Üç Mühim Suâl” ile, Ehadiyet’e ve Vahdet’e dair ehl-i tevhide vesvese yapmak istedi.
Birinci Suâl: Zındıka lisânıyla diyor ki: “Ey ehl‑i tevhid! Ben, kendi müekkillerim nâmına bir şey bulamadım, mevcûdâtta bir hisse çıkaramadım, mesleğimi isbât edemedim. Fakat, siz ne ile nihâyetsiz bir kudret sâhibi bir Vâhid-i Ehad’i isbât ediyorsunuz? Neden O’nun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kàbil görmüyorsunuz?”
Elcevab: Yirmiikinci Söz’de kat'î isbât edilmiş ki; bütün mevcûdât, bütün zerrât, bütün yıldızlar, herbiri Vâcibü'l‑Vücûd’un ve Kàdir-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna birer bürhân-ı neyyirdir. Bütün kâinâttaki silsilelerin herbiri, O’nun vahdâniyetine birer delil-i kat'îdir. Kur'ân-ı Hakîm, hadsiz bürhânlarında isbât ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir bürhânları, daha ziyâde zikreder.
823
Ezcümle: وَلَئِنْ سَئَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُوَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ gibi pek çok âyâtla Kur'ân‑ı Hakîm, hilkat-i arz ve semâvâtı, vahdâniyete bedâhet derecesinde bir bürhân gösteriyor ki, ister istemez zîşuûr olan her adam, hilkat-i arz ve semâvâtta, bizzarûre Hàlık-ı Zülcelâl’ini tasdik etmeğe mecburdur ki; لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ der.
Birinci Mevkıf’ta, nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvâta kadar sikke‑i tevhidi gösterdik‥ Kur'ân-ı Hakîm şu nev'i âyâtla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, tâ zerrelere kadar, şirki tard eder, şöyle işâret eder ve ma'nen der:
Semâvât ve Arz’ı böyle muntazam halkeden bir Kadîr‑i Mutlak’ın elbette devâir-i masnûâtından olan manzûme-i şemsiye bilbedâhe O’nun kabza-i tasarrufundadır.
Mâdem O Kadîr‑i Mutlak, Şems’i, seyyârâtıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzim ve teshìr ve tedvîr ediyor; elbette o manzûme-i şemsiyenin bir cüz'ü ve Şems ile bağlanan Küre-i arz dahi kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve tedvîrindedir.
Mâdem Küre‑i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbir ve tedvîrindedir; bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve icâd edilen ve yerin meyveleri ve gâyâtı hükmünde olan masnûât dahi O’nun kabza-i Rubûbiyet’inde ve terbiyesindedir.
824
Mâdem bütün zeminin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve zînetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemin onlarla dolup boşalan umum masnûât, kabza‑i kudret ve ilmindedir ve adl ü hikmetinin mîzanıyla ölçülüp ve tanzim edilir.
Mâdem bütün envâ', O’nun kabza‑i kudretindedir; elbette o envâ'ın muntazam ve mükemmel ferdleri ve âlemin küçük misâl-i musağğarları ve envâ'-ı kâinâtın bilânçoları ve kitab-ı âlemin küçücük fihristeleri hükmünde olan cüz'î ferdleri, bilbedâhe O’nun kabza-i Rubûbiyet’inde ve icâdındadır ve tedvîr ve terbiyesindedir.
Mâdem herbir zîhayat, kabza‑i tedbir ve terbiyesindedir; elbette o zîhayatın vücûdunu teşkil eden hüceyrât ve küreyvât ve a'zâ ve a'sâb, bilbedâhe O’nun kabza-i ilim ve kudretindedir.
Mâdem herbir hüceyre ve kandaki herbir küreyvât, O’nun taht‑ı emrindedir ve dâire-i tasarrufundadır ve O’nun kanunuyla hareket ederler. Elbette bütün bunların madde-i esâsiyesi ve bütün onlardaki nakş-ı san'ata ve nesc-i nakşa, mekikler ve yaylar hükmünde olan zerrât dahi bizzarûre O’nun kabza-i kudretinde ve dâire-i ilmindedir ve O’nun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntazam harekât yapar, mükemmel vezâif görür.
Mâdem herbir zerrenin hareketi ve vazife görmesi, O’nun kanunuyla, izniyle, emriyledir; elbette teşahhusât‑ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet-i fârika bulunması ve sîmâlar gibi, seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe, O’nun ilim ve hikmetiyledir.
İşte şu silsileye, mebde' ve müntehâyı zikrederek işâret eden şu âyete bak: وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِلْعَالِم۪ينَ
825
Şimdi deriz: Ey ehl‑i şirkin vekili! İşte silsile-i kâinât kadar kuvvetli bürhânlar, meslek-i tevhidi isbât eder ve bir Kadîr-i Mutlak’ı gösterir. Mâdem hilkat-i semâvât ve arz, bir Sâni'-i Kadîr’i ve O Sâni'-i Kadîr’in nihâyetsiz bir kudretini ve o nihâyetsiz kudretin, nihâyetsiz bir kemâlde olduğunu gösterir; elbette şerîklerden istiğnâ-yı mutlak var. Yani; hiçbir cihette şerîklere ihtiyaç yok. İhtiyaç olmadığı hâlde neden bu zulümâtlı meslekte gidiyorsunuz? Ne zorunuz var ki, oraya giriyorsunuz?
Hem de şürekâya hiçbir ihtiyaç olmadığı ve kâinât onlardan müstağnî‑i mutlak oldukları hâlde, şerîk-i Ulûhiyet gibi, Rubûbiyet ve icâd şerîkleri dahi mümteni'dirler, vücûdları muhâldir. Çünkü; semâvât ve arzın Sâni'indeki kudret, hem nihâyet kemâlde, hem nihâyetsiz olduğunu isbât ettik. Eğer şerîk bulunsa, mütenâhî diğer bir kudret, o nihâyetsiz ve gayet kemâldeki kudreti mağlûb edip, bir kısım yer zabtetmek ve ona nihâyet vermek ve ma'nen âciz bırakıp, hadsiz olduğu hâlde tahdid etmek ve hiçbir mecburiyet olmadan bir mütenâhî şey, nihâyetsiz bir şeye, nihâyetsiz olduğu bir vakitte nihâyet vermek ve mütenâhî yapmak lâzım gelir ki; bu, muhâlâtın en gayr-ı ma'kulü ve mümteniâtın en katmerlisidir.
Hem şerîkler “Müstağniyetün anhâ” ve “Mümteniatün bizzat”; yani: Hiç onlara ihtiyaç olmadığı gibi, vücûdları muhâl oldukları hâlde onları da'vâ etmek, sırf tahakkümîdir. Yani; aklen, mantıken, fikren o da'vâyı ettirecek bir sebeb olmadığı için, mânâsız sözler hükmündedir. İlm‑i Usûl’ce “tahakkümî” tâbir edilir. Yani: Mânâsız da'vâ-yı mücerreddir. İlm-i Kelâm ve ilm-i Usûl’ün düsturlarındandır ki; denilir: لَاعِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍ وَلَا يُنَافِي الْاِمْكَانُ الذَّاتِيُّ الْيَق۪ينَ الْعِلْمِيَّ Yani: “Bir delilden, bir emâreden neş'et etmeyen bir ihtimalin ehemmiyeti yok. Kat'î ilme şek katmaz, yakìn‑i hükmîyi sarsmaz.” Meselâ; zâtında Barla Denizi, (yani Eğirdir Gölü) imkân ve ihtimal var ki; pekmez olsun, yağa inkılâb etmiş olsun. Fakat, mâdem bir emâreden, o imkân ve ihtimal neş'et etmiyor; onun vücûduna ve su olduğuna, kat'î ilmimize te'sir etmez, şek ve vesvese vermez.
826
İşte bunun gibi, mevcûdâtın her tarafından, kâinâtın her köşesinden sorduk: Birinci Mevkıf’ta gösterildiği gibi, zerrâttan yıldızlara kadar ve İkinci Mevkıf’ta görüldüğü gibi, hilkat‑i semâvât ve arzdan, tâ sîmâlardaki teşahhusâta kadar hangi şeyden soruldu ise, lisân-ı hâl ile vahdâniyete şehâdet ve sikke-i tevhidi gösterdi. Sen de gördün… Öyle ise, kâinâtın mevcûdâtında bir emâre yok ki, şirk ihtimali, ona bina edilsin.
Demek, da'vâ‑yı şirk, sırf tahakkümî ve mânâsız söz ve da'vâ-yı mücerred olduğundan şirki iddia etmek, mahz-ı cehâlet, ayn-ı belâhettir.
İşte ehl‑i dalâletin vekili, buna karşı diyeceği kalmıyor. Yalnız diyor ki: “Şirke emâre, kâinâttaki tertib-i esbâbdır; herşeyin, bir sebeble bağlı olduğudur. Demek esbâbın, hakîki te'sirleri vardır. Te'sirleri varsa şerîk olabilirler?”
Elcevab: Meşîet ve Hikmet‑i İlâhiye’nin muktezâsıyla ve çok esmânın tezâhür etmek istemesiyle müsebbebât, esbâba rabtedilmiş. Herbir şey, bir sebeble bağlanmış. Fakat çok yerlerde ve müteaddid Söz’lerde kat'î isbât etmişiz ki; esbâbda hakîki te'sir-i icâdî yok.
Şimdi yalnız bu kadar deriz ki: Esbâb içinde, bilbedâhe en eşrefi ve ihtiyarı en geniş ve tasarrufâtı en vâsi', insandır. İnsanın dahi en zâhir ef'âl‑i ihtiyariyesi içinde en zâhiri; ekl ve kelâm ve fikirdir. Yani: Yemek, söylemek, düşünmektir. Şu yemek, söylemek, düşünmek ise; gayet muntazam, acîb, hikmetli birer silsiledir. O silsilenin yüz cüz'ünden, insanın dest-i ihtiyarına verilen ancak bir cüz'üdür.
Meselâ; yemekten, bedenin teğaddî‑i hüceyrâtından tut, tâ semerâtın teşekkülüne kadar olan silsile-i ef'âl içinde, insanın dest-i ihtiyarına verilen, yalnız ağızdaki dişlerin değirmenini tahrîk edip onu çiğnemektir. Ve söylemek silsilesinden, yalnız mehâric-i hurûf kalıplarına, havayı sokup çıkarmaktır. Hâlbuki; ağzında bir tek kelime, bir çekirdek gibi iken, bir ağaç hükmündedir. Hava içinde milyonlar aynı kelime gibi meyveler verir. Milyonlarla dinleyenlerin kulaklarına girer. Bu misâlî sünbüle, insandaki hayâlin eli ancak yetişebilir. İhtiyarın kısacık eli, nasıl yetişir!‥
827
Mâdem esbâb içinde en eşrefi ve en ziyâde ihtiyar sâhibi olan insan, böyle hakîki icâddan eli bağlansa; sâir cemâdât ve behîmât ve anâsır ve tabiat, nasıl hakîki mutasarrıf olabilirler!
Yalnız o esbâb, birer zarftır ve masnûât‑ı Rabbâniye’ye birer kılıftırlar ve hedâyâ-yı Rahmâniye’ye birer tablacıdırlar. Elbette bir pâdişahın hediyesinin kabı veya hediyeye sarılan mendil veyâhut hediye eline verilip getiren nefer, o pâdişahın saltanatına şerîk olamazlar ve onları şerîk tevehhüm eden, saçma bir hezeyan eder. Öyle de; esbâb-ı zâhiriye ve vesâit-i sûriyenin, Rubûbiyet-i İlâhiye’den hiçbir cihette hisseleri olamaz. Hizmet-i ubûdiyetten başka nasîbleri yoktur.
İkinci Maksad
Ehl‑i şirkin vekili, meslek-i şirki, hiçbir cihetle isbât edemediğinden ve onun isbâtından me'yûs kaldığından; ehl-i tevhidin mesleğini, teşkîkâtıyla ve şübheleriyle tahrib etmeğe çalışmak istediğinden şöyle ikinci bir suâl ediyor, diyor ki:
“Ey ehl‑i tevhid! Siz diyorsunuz ki: قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ ‘Hàlık‑ı âlem birdir, Ehad’dir, Samed’dir. Hem, herşeyin Hàlık’ı O’dur. Ehadiyet-i Zâtiyesiyle beraber doğrudan doğruya herşeyin dizgini O’nun elinde, herşeyin anahtarı kabzasında, herşeyin nâsiyesini tutuyor; bir iş bir işe mâni olmuyor. Bütün eşyada, bütün ahvâliyle bir ânda tasarruf edebilir.’ Böyle acîb bir hakikate nasıl inanılabilir? Müşahhas bir tek Zât, nihâyetsiz yerlerde, nihâyetsiz işleri külfetsiz yapabilir mi?”
828
Elcevab: Şu suâle, gayet derin ve ince ve gayet yüksek ve geniş olan bir sırr‑ı Ehadiyet ve Samediyet’in beyânıyla cevab verilir. Fikr-i beşer ise; o sırra, ancak bir temsîl dûrbîniyle ve mesel rasadıyla bakabilir. Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfâtında misil ve misâli yok; fakat mesel ve temsîl ile bir derece şuûnâtına bakılabilir. İşte biz de temsîlât-ı maddiye ile o sırra işâret edeceğiz.
Birinci Temsîl: Şöyle ki: Onaltıncı Söz’de isbât edildiği gibi; bir tek zât‑ı müşahhas, muhtelif âyineler vâsıtasıyla külliyet kesbeder; bir cüz'i-yi hakîki iken, şuûnât-ı kesîreye mâlik bir küllî hükmüne geçer.
Evet, nasıl cismânî şeylere cam ve su gibi maddeler âyine olup, cismânî bir tek şey, o âyinelerde bir külliyet kesbeder; öyle de, nurânî şeylere ve rûhâniyâta dahi, hava ve esîr ve âlem‑i misâlin bazı mevcûdâtı, âyineler hükmünde ve berk ve hayâl sür'atinde birer vâsıta-i seyr ve seyahat sûretine geçerler ki; o nurânîler ve o rûhâniler, hayâl sür'atiyle o merâyâ-yı nazîfede ve o menâzil-i latîfede gezerler, bir ânda binler yerlere girerler ve her âyinede, nurânî oldukları ve akisleri onların aynı ve onların hâsiyetine mâlik oldukları için, cismâniyetin aksine olarak, her yerde bizzat bulunur gibi hükmederler. Kesif cismânîlerin akisleri ve misâlleri, o cismâniyetin aynları olmadığı gibi, hâsiyetlerine dahi mâlik değil, ölü sayılırlar.
829
Meselâ: Güneş, müşahhas bir cüz'î olduğu hâlde parlak eşya vâsıtasıyla bir küllî hükmüne geçer. Zemin yüzündeki bütün parlak şeylere, hattâ herbir katre suya ve cam zerreciklerine birer aksini, birer misâlî güneşi, onların kàbiliyetine göre verir. Güneşin harâret ve ziyâsı ve ziyâsındaki yedi rengi ve zâtının bir nev'i misâli, herbir parlak cisimde bulunur. Farazâ güneşin ilmi, şuûru bulunsa idi; her âyine onun bir nev'i menzili ve tahtı ve iskemlesi hükmünde olup, herşeyle bizzat temâs eder, her zîşuûrla âyineler vâsıtasıyla, hattâ göz bebeğiyle birer telefon hükmünde muhâbere edebilirdi. Bir şey, bir şeye mâni olmazdı. Bir muhâbere, bir muhâbereye sed çekmezdi. Her yerde bulunmakla beraber, hiçbir yerde bulunmazdı.
Acaba; bir Zât’ın binbir isminden yalnız “Nur” isminin maddî ve cüz'î ve câmid bir âyinesi hükmünde olan güneş, böyle teşahhusu ile beraber, küllî yerlerde küllî işlere mazhar olsa; O Zât‑ı Zülcelâl, Ehadiyet-i Zâtiyesiyle beraber, nihâyetsiz işleri bir ânda yapamaz mı?
İkinci Temsîl: Kâinât bir şecere hükmünde olduğu için, herbir şecere, kâinâtın hakàikına misâl olabilir. İşte, biz de şu odamızın önündeki muhteşem, muazzam çınar ağacını, kâinâta bir misâl‑i musağğar hükmünde tutup, kâinâttaki cilve-i Ehadiyet’i onun ile göstereceğiz. Şöyle ki:
Şu ağacın, lâakal on bin meyvesi var. Herbir meyvesinin, lâakal yüzer kanatlı çekirdeği var. Bütün on bin meyve ve bir milyon çekirdek, bir ânda, beraber, bir san'at ve icâda mazhardırlar. Hâlbuki; şu ağacın çekirdek‑i aslîsinde ve kökünde ve gövdesinde, cüz'î ve müşahhas ve ukde-i hayatiye tâbir edilen bir cilve-i irâde-i İlâhiye ve bir nüve-i emr-i Rabbânî ile, şu ağacın kavânîn-i teşkiliyesinin merkeziyeti, her dalın başında, herbir meyvenin içinde, herbir çekirdeğin yanında bulunur ki; hiçbirinin bir şeyini noksan bırakmayarak, birbirine mâni olmayarak, onunla yapılır.
Ve o bir tek cilve‑i irâde ve o kanun-u emrî; ziyâ, harâret, hava gibi dağılıp her yere gitmiyor. Çünkü; gittiği yerlerin ortalarındaki uzun mesâfelerde ve muhtelif masnû'larda hiçbir iz bırakmıyor, hiçbir eseri görülmüyor. Eğer intişar ile olsa idi, izi ve eseri görülecekti. Belki bizzat tecezzî ve intişar etmeden herbirisinin yanında bulunuyor. Ehadiyet’ine ve şahsiyetine o küllî işler, münâfî olmuyor. Hattâ denilebilir ki; o cilve-i irâde, o kanun-u emrî, o ukde-i hayatiye, herbirinin yanında bulunur, hiçbir yerde de bulunmaz. Güyâ şu muhteşem ağaçta meyveler, çekirdekler adedince o kanun-u emrînin birer gözü, birer kulağı var. Belki ağacın herbir cüz'ü, o kanun-u emrînin duygularının birer merkezi hükmündedir ki; uzun vâsıtaları, perde olup bir mâni teşkil etmek değil; belki telefon telleri gibi birer vesile-i teshîl ve takrib olur. En uzak, en yakın gibidir.
830
Mâdem bilmüşâhede Zât‑ı Ehad-i Samed’in, “irâde” gibi bir sıfatının bir tek cilve‑i cüz'îsi, bilmüşâhede milyon yerde, milyonlar işe, vâsıtasız medâr olur; elbette Zât-ı Zülcelâl’in tecellî-i kudret ve irâdesiyle, şecere-i hilkati bütün eczâ ve zerrâtıyla beraber tasarruf edebilmesine şühûd derecesinde yakìn etmek lâzım gelir.
Onaltıncı Söz’de isbât ve izâh edildiği gibi deriz ki: Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm‑nurânî masnû'lar ve şu çınar ağacının manevî nuru, rûhu hükmünde olan ukde-i hayatı ve merkez-i tasarrufu olan emrî kanunlar ve irâdî cilveler, nurâniyet sırrıyla; bir yerde iken ve bir tek müşahhas cüz'î oldukları hâlde, pek çok yerlerde ve pek çok işlerde bilmüşâhede bulunabilirler ve madde ile mukayyed bir cüz'î oldukları hâlde, mutlak bir küllî hükmünü alırlar ve bir ânda bir cüz'-i ihtiyarî ile pek çok muhtelif işleri bilmüşâhede kesbederler… Sen de görüyorsun ve inkâr edemezsin.
831
Acaba; maddeden mücerred ve muallâ‥ hem kaydın tahdidinden ve kesâfetin zulmetinden münezzeh ve müberrâ‥ hem şu umum envâr ve şu bütün nurâniyât, O’nun envâr‑ı kudsiye-i Esmâiye’sinin kesif bir gölgesi ve zılâli‥ hem umum vücûd ve bütün hayat ve âlem-i ervâh ve âlem-i berzah ve âlem-i misâl, nîm-şeffâf birer âyine-i cemâli‥ hem sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir tek Zât-ı Akdes’in irâde-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhît ile zâhir olan tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki teveccüh-ü Ehadiyet’inden hangi şey saklanabilir! Hangi iş O’na ağır gelebilir! Hangi yer O’ndan gizlenebilir! Hangi ferd O’ndan uzak kalabilir! Hangi şahıs, külliyet kesbetmeden O’na yanaşabilir! Hiç eşya O’ndan gizlenebilir mi! Hiçbir iş, bir işe mâni olur mu! Hiçbir yer, O’nun huzurundan hàlî kalır mı! İbn-i Abbâs Radıyallahu Anh’ın dediği gibi; “Herbir mevcûda bakar birer manevî basarı ve işitir birer manevî sem'i” bulunmaz mı! Silsile-i eşya, O’nun evâmir ve kanunlarının sür'atle cereyanlarına birer tel, birer damar hükmüne geçmez mi! Mevâni' ve avâik, O’nun tasarrufuna vesâil ve vesâit olamaz mı! Esbâb ve vesâit, sırf zâhirî bir perde olamaz mı! Hiçbir yerde bulunmadığı hâlde, her yerde bulunmaz mı! Hiç tahayyüz ve temekküne muhtaç olur mu! Hiç uzaklık ve küçüklük ve tabakàt-ı vücûdun perdeleri, O’nun kurbiyetine ve tasarrufuna ve şühûduna mâni olabilir mi! Hem, hiç maddîlerin, mümkinlerin, kesiflerin, kesîrlerin, mukayyedlerin, mahdûdların hàssaları ve maddenin ve imkânın ve kesâfetin ve kesretin ve takayyüdün ve mahdûdiyetin mahsûs ve münhasır lâzımları olan tağayyür, tebeddül, tahayyüz ve tecezzî gibi emirler; maddeden mücerred ve Vâcibü'l-Vücûd ve Nuru'l-Envâr ve Vâhid-i Ehad ve kuyûddan münezzeh ve hududdan müberrâ ve kusurdan mukaddes ve noksandan muallâ bir Zât-ı Akdes’e lâhik olabilir mi! Acz, hiç O’na yakışır mı! Kusur, hiç O’nun dâmen-i izzetine yanaşır mı!‥
832
İkinci Maksadın Hâtimesi
Bir zaman Ehadiyet’e dair bir tefekkürde bulunduğum zaman, odamın yanındaki çınar ağacının meyvelerine baktım: Arabiyyü'l‑ibare bir silsile-i tefekkür kalbe geldi. Nasıl gelmiş ise, öyle Arabî olarak yazıp, sonra kısa bir meâlini söyleyeceğim. İşte:
نَعَمْ فَالْاَثْمَارُ وَالْبُذُورُ مُعْجِزَاتُ الْحِكْمَةِ ، خَوَارِقُ الصَّنْعَةِ ، هَدَايَا الرَّحْمَةِ ، بَرَاه۪ينُ الْوَحْدَةِ ، بَشَائِرُ لُطْفِهِ ف۪ي دَارِ الْاٰخِرَةِ ، شَوَاهِدُ صَادِقَةٌ ، بِاَنَّ خَلَّاقَهَا لِكُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ ، بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ ، كُلُّ الْاَثْمَارِ وَالْبُذُورِ مَرَايَاءُ الْوَحْدَةِ ف۪ي اَطْرَافِ الْكَثْرَةِ ، اِشَارَاتُ الْقَدَرِ ، رُمُوزَاتُ الْقُدْرَةِ ، بِاَنَّ تَاكَ الْكَثْرَةَ مِنْ مَنْبَعِ الْوَحْدَةِ ، تَصْدُرُ شَاهِدَةً لِوَحْدَةِ الْفَاطِرِ فِي الصُّنْعِ وَالتَّصْو۪يرِ ، ثُمَّ اِلَى الْوَحْدَةِ تَنْتَه۪ي ذَاكِرَةً لِحِكْمَةِ الْقَادِرِ فِي الْخَلْقِ وَالتَّدْب۪يرِ ، وَكَذَا هُنَّ تَلْو۪يحَاتُ الْحِكْمَةِ بِاَنَّ صَانِعَ الْكُلِّ بِكُلِّيَّةِ النَّظَرِ اِلَى الْجُزْئِيِّ يَنْظُرُ ، ثُمَّ اِلٰى جُزْئِهِ ، اِذْ اِنْ كَانَ ثَمَرًا فَهُوَ الْمَقْصُودُ الْاَظْهَرُ مِنْ خَلْقِ هٰذَا الشَّجَرِ فَالْبَشَرُ ثَمَرٌ لِهٰذِهِ الْكَائِنَاتِ ، فَهُوَ الْمَطْلُوبُ الْاَزْهَرُ لِخَالِقِ الْمَوْجُودَاتِ وَالْقَلْبُ كَالنُّوَاةِ فَهُوَ الْمِرْاٰةُ الْاَنْوَرُ لِصَانِعِ الْكَائِنَاتِ… مِنْ هٰذِهِ الْحِكْمَةِ صَارَ الْاِنْسَانُ الْاَصْغَرُ ف۪ي هٰذِهِ الْمَخْلُوقَاتِ هُوَ الْمَدَارُ الْاَظْهَرُ لِلنَّشْرِ وَالْمَحْشَرِ ف۪ي هٰذِهِ الْمَوْجُودَاتِ وَالتَّخْر۪يبِ وَالتَّبْد۪يلِ لِهٰذِهِ الْكَائِنَاتِ
833
Bu Arabî fıkranın mebde'i şudur:
فَسُبْحَانَ مَنْ جَعَلَ حَد۪يقَةَ اَرْضِهِ: مَشْهَرَ صَنْعَتِهِ ، مَحْشَرَ فِطْرَتِهِ ، مَظْهَرَ قُدْرَتِهِ ، مَدَارَ حِكْمَتِهِ ، مَزْهَرَ رَحْمَتِهِ ، مَزْرَعَ جَنَّتِهِ ، مَمَرَّ الْمَخْلُوقَاتِ ، مَس۪يلَ الْمَوْجُودَاتِ ، مَك۪يلَ الْمَصْنُوعَاتِ ، فَمُزَيَّنُ الْحَيْوَانَاتِ ، مُنَقَّشُ الطُّيُورَاتِ ، مُثَمَّرُ الشَّجَرَاتِ ، مُزَهَّرُ النَّبَاتَات ،ِ مُعْجِزَاتُ عِلْمِهِ ، خَوَارِقُ صُنْعِهِ ، هَدَايَا جُودِهِ ، بَشَائِرُ لُطْفِهِ ، تَبَسُّمُ الْاَزْهَارِ مِنْ ز۪ينَةِ الْاَثْمَارِ ، تَسَجُّعُ الْاَطْيَارِ ف۪ي نَسْمَةِ الْاَسْحَارِ ، تَهَزُّجُ الْاَمْطَارِ عَلٰى خُدُودِ الْاَزْهَارِ تَرَحُّمُ الْوَالِدَاتِ عَلَى الْاَطْفَالِ الصِّغَارِ ، تَعَرُّفُ وَدُودٍ تَوَدُّدُ رَحْمٰنٍ تَرَحُّمُ حَنَّانٍ تَحَنُّنُ مَنَّانٍ لِلْجِنِّ وَالْاِنْسَانِ وَالرُّوحِ وَالْحَيَوَانِ وَالْمَلَكِ وَالْجَانِّ
İşte bu Arabî tefekkürün kısa bir meâli şudur ki:
Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar; Hikmet‑i Rabbâniye’nin birer mu'cizesi‥ San'at-ı İlâhiye’nin birer hàrikası‥ Rahmet-i İlâhiye’nin birer hediyesi‥ Vahdet-i İlâhiye’nin birer bürhân-ı maddîsi‥ âhirette Eltâf-ı İlâhiye’nin birer müjdecisi‥ kudretinin ihâtasına ve ilminin şümûlüne birer şâhid-i sâdık oldukları gibi; şunlar, âlem-i kesretin aktârında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş bir nev'i âlemin etrafında vahdet âyineleridirler. Enzârı, kesretten vahdete çeviriyorlar.
Lisân‑ı hâl ile herbirisi der: “Dal budak salmış şu koca ağacın içinde dağılma, boğulma! Bütün o ağaç bizdedir, onun kesreti, vahdetimizde dâhildir. Hattâ her meyvenin kalbi hükmünde olan herbir çekirdek dahi, vahdetin birer maddî âyinesi oldukları gibi; zikr-i kalbi-yi hafî ile koca ağacın zikr-i cehrî sûretiyle çektiği ve okuduğu bütün esmâyı zikreder, okur.”
834
Hem o meyveler, tohumlar, vahdetin âyineleri oldukları gibi kaderin meşhûd işârâtı ve kudretin mücessem rumûzâtıdır ki; kader, onlar ile işâret eder ve kudret, o kelimeler ile remzen der: “Nasıl ki; şu ağacın kesretli dal ve budakları bir tek çekirdekten gelmiş ve şu ağacın san'atkârının icâd ve tasvirde vahdetini gösteriyor‥ Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten sonra bütün hakikatini bir meyvede toplar. Bütün mânâsını bir çekirdekte derceder. Onunla Hàlık‑ı Zülcelâl’inin halk ve tedbirindeki hikmetini gösterir…” Öyle de: Şu şecere-i kâinât, bir menba'-ı vahdetten vücûd alır, terbiye görür. Ve o kâinâtın meyvesi olan insan, şu kesret-i mevcûdât içinde, vahdeti gösterdiği gibi; kalbi dahi îmân gözüyle kesret içinde sırr-ı vahdeti görür.
Hem, o meyveler ve tohumlar, Hikmet‑i Rabbâniye’nin telvihâtıdır. Hikmet onlarla ehl-i şuûra şöyle ifâde ediyor ve diyor ki: “Nasıl şu ağaca müteveccih küllî nazar, küllî tedbir, külliyetiyle ve umumiyetiyle bir tek meyveye bakar. Çünkü; o meyve, o ağaca bir misâl-i musağğardır. Hem o ağaçtan maksûd, odur. Hem o küllî nazar ve umumî tedbir, bir meyvenin içinde, herbir çekirdeğe dahi nazar eder. Çünkü; çekirdek, umum ağacın mânâsını, fihristesini taşıyor. Demek, ağacın tedbirini gören Zât, o tedbir ile alâkadar bütün esmâsıyla, ağacın vücûdundan maksûd ve icâdının gayesi olan herbir semereye müteveccihtir. Hem şu koca ağaç, o küçük meyveler için bazen budanır, kesilir, tecdîd için bazı cihetleri tahrib edilir. Daha güzel, bâkî meyveler vermek için, aşılanır…”
Öyle de: Şu şecere‑i kâinâtın semeresi olan beşer; kâinâtın vücûdundan ve icâdından maksûd odur ve icâd-ı mevcûdâtın gayesi de odur. Ve o meyvenin çekirdeği olan insanın kalbi dahi, Sâni'-i kâinât’ın en münevver ve en câmi' bir âyinesidir. İşte şu hikmettendir ki: Şu küçücük insan, neşir ve haşir gibi muazzam inkılâblara medâr olmuş. Kâinâtın, tahrib ve tebdiline sebeb olur. Onun muhâkemesi için dünya kapısı kapanıp, âhiret kapısı açılır.
835
Mâdem haşrin bahsi geldi. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, haşrin isbâtına dair cezâlet-i beyânını ve kuvvet-i ifâdesini gösteren bir nükte-i hakikatini beyân etmeğe münâsebet geldi. Şöyle ki:
Şu tefekkür neticesi gösteriyor ki; beşerin muhâkemesi ve saâdet‑i ebediye kazanması için lüzum olsa bütün kâinât tahrib edilir ve tahrib ve tebdil edecek bir kudret görünüyor ve vardır. Fakat haşrin merâtibi var. Bir kısmına îmân farzdır, mârifeti lâzımdır. Diğer kısmı, terakkiyât-ı rûhiye ve fikriyenin derecâtına göre görünür ve ilim ve mârifeti lâzım olur. Kur'ân-ı Hakîm, en basit ve kolay olan mertebeyi kat'î ve kuvvetli isbât için, en geniş ve en büyük bir dâire-i haşri açacak bir kudreti gösteriyor.
İşte umuma îmân lâzım olan haşrin mertebesi şudur ki: “İnsanlar öldükten sonra, rûhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor, fakat insanın cesedinde bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak ‘acbü'z‑zeneb’ tâbir edilen küçük bir cüz'ü, bâkî kalıp Cenâb-ı Hak, onun üstünde cesed-i insanîyi haşirde halkeder, onun rûhunu ona gönderir.”
İşte bu mertebe o kadar kolaydır ki; her baharda milyonlarla misâli görülüyor. İşte, bazen şu mertebeyi isbât için Âyât‑ı Kur'âniye öyle bir dâireyi gösteriyor ki; bütün zerrâtı, haşr ve neşredecek bir kudretin tasarrufâtını gösterir. Bazen de bütün mahlûkatı fenâya gönderip, yeniden getirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir. Bazı, yıldızları dağıtıp semâvâtı parçalayabilir bir kudret ve hikmetin tasarrufâtını ve âsârını gösterir. Bazı, bütün zîhayatı öldürecek, yeniden, def'aten bir sayha ile diriltecek bir kudret ve hikmetin tasarrufâtını ve tecelliyâtını gösterir. Bazı, bütün rû-yi zeminde zîhayat olanları ayrı ayrı haşir ve neşredecek bir kudret ve hikmetin tecelliyâtını gösterir. Bazen, küre-i arzı bütün bütün dağıtacak, dağları uçuracak, düzeltip daha güzel bir sûrete çevirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir.
836
Demek, herkese îmânı ve mârifeti farz olan haşirden başka, çok mertebe‑i haşirleri dahi o kudret ve hikmetle yapabilir. Hikmet-i Rabbâniye iktiza etmiş ise; elbette haşir ve neşr-i insanî ile beraber, umum onları dahi yapacak veyâhut bazı mühimlerini yapar…
Bir Suâl: Diyorsunuz ki: “Sen Sözler’de kıyâs‑ı temsîlî çok isti'mâl ediyorsun. Hâlbuki; fenn-i mantıkça kıyâs-ı temsîlî, yakìni ifâde etmiyor. Mesâil-i yakìniyede bürhân-ı mantıkî lâzımdır. Kıyâs-ı temsîlî, Usûl-ü Fıkıh ulemâsınca, zann-ı gâlib kâfî olan metâlibde isti'mâl edilir. Hem de sen, temsîlâtı bazı hikâyeler sûretinde zikrediyorsun. Hikâye hayâlî olur, hakîki olmaz; vâkıa muhâlif olur?”
Elcevab: İlm‑i mantıkça, çendan, “Kıyâs-ı temsîlî, yakìn-i kat'î ifâde etmiyor.” denilmiş. Fakat kıyâs-ı temsîlînin bir nev'i var ki, mantığın yakìnî bürhânından çok kuvvetlidir ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakìnîdir. O kısım da şudur ki: Bir temsîl-i cüz'î vâsıtasıyla bir hakikat-i küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatin kanununu, bir hususî maddede gösteriyor; tâ o hakikat-i uzmâ bilinsin ve cüz'î maddeler ona ircâ edilsin.
837
Meselâ: “Güneş, nurâniyet vâsıtasıyla, bir tek zât iken her parlak şeyin yanında bulunuyor.” temsîliyle bir kanun‑u hakikat gösteriliyor ki; nur ve nurânî için kayıd olamaz, uzak ve yakın bir olur, az ve çok müsâvî olur, mekân onu zaptedemez.
Hem meselâ: “Ağacın meyveleri, yaprakları bir ânda, bir tarzda, kolaylıkla ve mükemmel olarak bir tek merkezde, bir kanun‑u emrî ile teşkili ve tasviri” bir temsîldir ki, muazzam bir hakikatin ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatin kanununu gayet kat'î bir sûrette isbât eder ki; o koca kâinât dahi şu ağaç gibi o kanun‑u hakikatin ve o sırr-ı Ehadiyet’in bir mazharıdır, bir meydân-ı cevelânıdır.
İşte bütün Sözler’deki kıyâsât‑ı temsîliyeler bu çeşittirler ki, bürhân-ı kat'i-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakìnîdirler.
İkinci Suâle Cevab: Ma'lûmdur ki; fenn‑i belâğatta bir lafzın, bir kelâmın mânâ-yı hakîkisi, başka bir maksûd mânâya sırf bir âlet-i mülâhaza olsa, ona “lafz-ı kinâî” denilir. Ve “kinâî” tâbir edilen bir kelâmın mânâ-yı aslîsi, medâr-ı sıdk ve kizb değildir. Belki kinâî mânâsıdır ki, medâr-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinâî mânâ doğru ise, o kelâm sâdıktır. Mânâ-yı aslî, kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mânâ-yı kinâî doğru değilse, mânâ-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâzibdir.
Meselâ: Kinâî misâllerinden, “Filânün tavîlü'n‑necâd” denilir. Yani: “Kılıncının kayışı, bendi uzundur.” Şu kelâm, o adamın kàmetinin uzunluğuna kinâyedir. Eğer o adam uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa da yine bu kelâm sâdıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa; çendan uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünkü; mânâ‑yı aslîsi, maksûd değil.
838
İşte, Onuncu Söz’ün ve Yirmiikinci Söz’ün hikâyeleri gibi, sâir Söz’lerin hikâyeleri kinâiyât kısmındandırlar ki; be‑gayet doğru ve gayet sâdık ve mutâbık-ı vâki olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatler, o hikâyelerin mânâ-yı kinâiyeleridir. Mânâ-yı asliyeleri, bir temsîl-i dûrbînîdir. Nasıl olursa olsun sıdkına ve hakkâniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler, birer temsîldirler. Yalnız umuma tefhim için lisân-ı hâl, lisân-ı kàl sûretinde ve şahs-ı manevî, bir şahs-ı maddî şeklinde gösterilmiştir.
Üçüncü Maksad
Umum ehl‑i dalâletin vekili, ikinci suâline karşı, kat'î ve mukni' ve mülzim cevabı aldıktan sonra şöyle üçüncü bir suâl ediyor, diyor ki: “Kur'ân’da: اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَاَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ gibi kelimât, başka hàlıklar, rahîmler bulunduğunu iş'âr eder.
Hem diyorsunuz ki: ‘Hàlık‑ı âlemin nihâyetsiz kemâlâtı var, bütün envâ'-ı kemâlâtın en nihâyet mertebelerini câmi'dir.’ Hâlbuki; eşyanın kemâlâtı, ezdâd ile bilinir. Elem olmazsa lezzet bir kemâl olmaz; zulmet olmazsa ziyâ tahakkuk etmez; firâk olmazsa visâl lezzet vermez ve hâkezâ?‥”
Elcevab: Birinci şıkka “Beş İşâret” ile cevab veririz:
Birinci İşâret: Kur'ân, baştan başa tevhidi isbât ettiği ve gösterdiği için, bir delil‑i kat'îdir ki; Kur'ân-ı Hakîm’in o nev'i kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ demesi, “Hàlıkıyet mertebelerinin en ahsenindedir.” demektir ki; başka hàlık bulunduğuna hiç delâleti yok. Belki hàlıkıyetin sâir sıfatlar gibi çok merâtibi var. اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ demek, “Merâtib‑i hàlıkıyetin en güzel, en müntehâ mertebesinde bir Hàlık-ı Zülcelâl’dir.” demektir.
839
İkinci İşâret: اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ gibi tâbirler, hàlıkların taaddüdüne bakmıyor. Belki mahlûkıyetin envâ'ına bakıyor. Yani; “Herşeyi, herşeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halkeder bir Hàlık’tır.” Nasıl ki; şu mânâyı اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler ifâde eder.
Üçüncü İşâret: اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ ❋ خَيْرُ الْمُحْسِن۪ينَ gibi tâbirattaki muvâzene, Cenâb‑ı Hakk’ın vâkideki sıfât ve ef'âli, sâir o sıfât ve ef'âlin nümûnelerine mâlik olanlarla muvâzene ve tafdîl değildir. Çünkü; bütün kâinâtta, cin ve ins ve melekte olan kemâlât, O’nun kemâline nisbeten zaîf bir gölgedir; nasıl muvâzeneye gelebilir! Belki muvâzene, insanların ve bâhusus ehl-i gafletin nazarına göredir.
Meselâ: Nasıl ki; bir nefer, onbaşısına karşı kemâl‑i itâat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; pâdişahı az düşünür. Onu düşünse de yine teşekkürâtını onbaşıya veriyor. İşte böyle bir nefere karşı denilir: “Yâhû, pâdişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et‥” Şimdi şu söz, vâkideki pâdişahın haşmetli hakîki kumandanlığıyla, onbaşısının cüz'î, sûrî kumandanlığını muvâzene değil; çünkü, o muvâzene ve tafdîl, mânâsızdır. Belki, neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibatına göredir ki; onbaşısını tercih eder, teşekkürâtını ona verir, yalnız onu sever.
840
İşte bunun gibi, hàlık ve mün'im tevehhüm olunan zâhirî esbâb, ehl‑i gafletin nazarında Mün'im-i Hakîki’ye perde olur. Ehl-i gaflet onlara yapışır, ni'met ve ihsânı onlardan bilir. Medih ve senâlarını onlara verir. Kur'ân der ki: “Cenâb-ı Hak, daha büyüktür, daha güzel bir Hàlık’tır, daha iyi bir Muhsin’dir. O’na bakınız, O’na teşekkür ediniz.”
Dördüncü İşâret: Muvâzene ve tafdîl, vâki mevcûdlar içinde olduğu gibi; imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasıl ki; ekser mâhiyetlerde, müteaddid merâtib bulunur; öyle de, Esmâ‑i İlâhiye ve Sıfât-ı Kudsiyenin mâhiyetlerinde de, akıl itibariyle hadsiz merâtib bulunabilir. Hâlbuki; Cenâb-ı Hak, o sıfât ve esmânın mümkin ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinât, kemâlâtıyla bu hakikate şâhiddir. “Lehü'l‑Esmâü'l-Hüsnâ” Bütün esmâsını ahseniyet ile tavsif şu mânâyı ifâde ediyor…
Beşinci İşâret: Şu muvâzene ve müfâdale, Cenâb‑ı Hakk’ın, mâsivâya mukâbil değil, belki iki nev'i tecelliyât-ı sıfâtı var:
Biri: Vâhidiyet sırrıyla ve vesâit ve esbâb perdesi altında ve bir kanun‑u umumî sûretinde tasarrufâtıdır.
İkincisi: Ehadiyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccüh ile tasarruftur. İşte ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsânı ve icâdı ve kibriyâsı ise; vesâit ve esbâbın mezâhiriyle görünen âsâr‑ı ihsânından ve icâd ve kibriyâsından daha büyük, daha güzel, daha yüksektir, demektir.
841
Meselâ; nasıl bir pâdişahın – fakat velî bir pâdişahın ki – umum memurları ve kumandanları, sırf bir perde olup bütün hüküm ve icraat, onun elinde farzediyoruz. O pâdişahın tasarrufât ve icraatı iki çeşittir: Birisi: Umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların sûretinde ve makamların kàbiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır. İkincisi: Umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsânat‑ı şâhânesi ve icraatı daha güzel, daha yüksek denilebilir.
Öyle de: Sultan‑ı Ezel ve Ebed olan Hàlık-ı Kâinât, çendan vesâit ve esbâbı, icraatına perde yapmış, haşmet-i Rubûbiyet’ini göstermiş; fakat ibâdının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki; esbâbı arkada bırakıp doğrudan doğruya O’na teveccüh etmek için, ubûdiyet-i hàssa ile mükellef edip: “İyyâke na'büdü ve iyyâke nestaîn” deyiniz diye, kâinâttan, yüzlerini kendine çevirir.
İşte, اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَاَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَاَللّٰهُ اَكْبَرُ maânîsi, şu mânâya da bakıyor.
Vekilin ikinci şık suâline “Beş Remiz” ile cevaptır:
Birinci Remiz
Suâlde diyor ki: “Bir şeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemâli olabilir?”
Elcevab: Şu suâl sâhibi, hakîki kemâli bilmiyor. Yalnız nisbî bir kemâl zannediyor. Hâlbuki, gayra bakan ve gayra nisbeten hâsıl olan meziyetler, faziletler, tefevvuklar; hakîki değiller, nisbîdirler, zaîftirler. Eğer gayr, nazardan sâkıt olsalar, onlar da sukùt ederler. Meselâ; sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazileti, soğuğun te'siri iledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin te'siri iledir. Onlar gitse, bunlar da azalır.
842
Hâlbuki; hakîki lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazilet odur ki; gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun ve bizzat bir hakikat‑i mukarrere olsun. “Lezzet-i vücûd ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i mârifet ve lezzet-i îmân ve lezzet-i bekà ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü sûret ve kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef'âl” gibi bizzat meziyetler; gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez.
İşte Sâni'‑i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hàlık-ı Zülkemâl’in bütün kemâlâtı, hakîkiyedir, zâtiyedir; gayr ve mâsivâ, O’na te'sir etmez; yalnız mezâhir olabilirler.
İkinci Remiz
Seyyid Şerîf Cürcânî “Şerhü'l‑Mevâkıf”ta demiş ki: “Sebeb‑i muhabbet; ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet (yani meyl-i cinsiyet), ya kemâldir. Çünkü; kemâl, mahbûb-u lizâtihîdir.” Yani, ne şeyi seversen; ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele‑i cinsiye için, ya kemâl olduğu için seversin. Eğer kemâl ise; başka bir sebeb, bir garaz lâzım değil; o, bizzat sevilir. Meselâ; eski zamanda, sâhib-i kemâlât insanları herkes sever, onlara karşı hiçbir alâka olmadığı hâlde istihsânkârâne muhabbet edilir.
İşte Cenâb‑ı Hakk’ın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâ’sının bütün merâtibleri ve bütün faziletleri, hakîki kemâlât olduklarından bizzat sevilirler. “Mahbûbetün lizâtihâ”dırlar. Mahbûb‑u Bilhak ve Habîb-i Hakîki olan Zât-ı Zülcelâl, hakîki olan kemâlâtını ve sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder.
843
Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan san'atını ve masnûâtını ve mahlûkatının mehâsinini sever, muhabbet eder. Enbiyâsını ve evliyâsını, hususan, Seyyidü'l‑Mürselîn ve Sultanü'l-Evliyâ olan Habîb-i Ekrem’ini sever. Yani; kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan Habîb’ini sever. Ve kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın mazhar-ı câmi'i ve zîşuûru olan O Habîb’ini ve ihvânını sever. Ve san'atını sevmesiyle, o san'atın dellâl ve teşhîrcisi olan O Habîb’ini ve emsâlini sever. Ve masnûâtını sevmesiyle, o masnûâta karşı: “Mâşâallâh, Bârekallâh, ne kadar güzel yapılmışlar!” diyen ve takdir eden ve istihsân eden O Habîb’ini ve O’nun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin‑i ahlâkın umumunu câmi' olan O Habîb-i Ekrem’ini ve O’nun etbâ' ve ihvânını sever, muhabbet eder.
Üçüncü Remiz
Umum kâinâttaki umum kemâlât, bir Zât‑ı Zülcelâl’in kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işârâtıdır. Belki hakîki kemâline nisbeten bütün kâinâttaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zaîf bir gölgedir. Şu hakikatin “Beş Hüccet”ine icmâlen işâret ederiz.
Birinci Hüccet: Nasıl ki; mükemmel, muhteşem, münakkaş, müzeyyen bir saray; mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkàşlık; bizzarûre mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve “nakkàş ve musavvir” gibi ünvân ve isimleriyle beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi şüphesiz o ustanın mükemmel, san'atkârâne sıfâtına delâlet eder. Ve o kemâl‑i san'at ve sıfat, bilbedâhe o ustanın kemâl-i isti'dâdına ve kàbiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i isti'dâd ve kàbiliyet, bizzarûre o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mâhiyetine delâlet eder.
844
Aynen öyle de: Şu saray‑ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser; bilbedâhe gayet kemâldeki ef'âle delâlet eder. Çünkü; eserdeki kemâlât, o ef'âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir. Kemâl-i ef'âl ise, bizzarûre bir Fâil-i Mükemmel’e ve O Fâil’in kemâl-i esmâsına; yani âsâra nisbeten Müdebbir, Musavvir, Hakîm, Rahîm, Müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder. İsimlerin ve ünvânların kemâli ise; şeksiz, şüphesiz, O Fâil’in kemâl-i evsâfına delâlet eder. Zîra sıfat mükemmel olmazsa sıfattan neş'et eden isimler, ünvânlar mükemmel olamaz. Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe şuûnât-ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü; sıfâtın mebde'leri, o şuûn-u zâtiyedir. Ve şuûn-u zâtiyenin kemâli ise, biilme'l-yakìn, Zât-ı Zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki; o kemâlin ziyâsı, şuûn ve sıfât ve esmâ ve ef'âl ve âsâr perdelerinden geçtiği hâlde, şu kâinâtta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.
İşte şu derece hakîki kemâlât‑ı zâtiyenin bürhân-ı kat'î ile vücûdu sâbit olduktan sonra, gayra bakan ve emsâl ve ezdâda tefevvuk cihetiyle olan nisbî kemâlâtın ne ehemmiyeti kalır, ne derece sönük düşer, anlarsın…
İkinci Hüccet: Şu kâinâta nazar‑ı ibretle bakıldığı vakit, vicdân ve kalb, bir hads-i sâdıkla hisseder ki; şu kâinâtı bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve envâ'-ı mehâsin ile tezyîn edenin, nihâyet derecede bir cemâl ve kemâlâtı vardır ki, şöyle yapıyor.
845
Üçüncü Hüccet: Ma'lûmdur ki; mevzûn ve muntazam ve mükemmel ve güzel san'atlar, gayet güzel bir programa istinâd eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kàbiliyet‑i rûhiyeye delâlet eder. Demek, rûhun manevî güzelliğidir ki; ilim vâsıtasıyla san'atında tezâhür ediyor.
İşte şu kâinât, hadsiz mehâsin‑i maddiyesiyle, bir manevî ve ilmî mehâsinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve manevî mehâsin ve kemâlât, elbette hadsiz bir sermedî hüsün ve cemâl ve kemâlin cilveleridir.
Dördüncü Hüccet: Ma'lûmdur ki; ziyâyı verenin, ziyâdâr olması lâzım‥ tenvir edenin, nurânî olması gerek‥ ihsân, gınâdan gelir‥ lütûf, latîften zuhûr eder. Mâdem öyledir; kâinâta bu kadar hüsün ve cemâl vermek ve mevcûdâta muhtelif kemâlât vermek; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Cemâl‑i Sermedîyi gösterirler.
Mâdem mevcûdât, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi kemâlâtın lem'alarıyla parlar, geçer. O nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl‑i mevcûdât dahi, hüsün ve cemâl ve kemâlin lem'alarıyla muvakkaten parlar, gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyâsının güzellikleri, cilveleridir.
Öyle de, şu seyl‑i kâinâttaki muvakkat parlayan mehâsin ve kemâlât, bir Şems-i Sermedî’nin lemeât-ı cemâl-i esmâsıdır.
نَعَمْ تَفَانِي الْمِرْاٰةِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ تَجَلِّي الدَّائِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلَازِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِلْاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِي الْوَدُودِ…
846
Beşinci Hüccet: Ma'lûmdur ki; üç‑dört muhtelif yoldan gelenler, aynı bir hâdiseyi söyleseler, yakìni ifâde eden tevâtür derecesinde o hâdisenin kat'î vukû'una delâlet eder.
İşte, meşrebce ve meslekçe ve isti'dâdca ve asırca gayet muhtelif ayrı ayrı bütün muhakkìkînin muhtelif tabakàtından ve evliyânın muhtelif turuklarından ve asfiyânın muhtelif mesleklerinden ve hükemâ‑i hakîkiyenin muhtelif mezheblerinden olan bütün ehl-i keşf ve zevk ve şühûd ve müşâhede; keşif ve zevk ve şühûd ile ittifak etmişler ki: Kâinât mezâhirinde ve mevcûdât âyinelerinde görülen mehâsin ve kemâlât, bir tek Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’un tecelliyât-ı kemâlidir ve cilve-i cemâl-i esmâsıdır.
İşte bunların icmâı, sarsılmaz bir hüccet‑i kàtıadır.
Tahmin ederim ki; şu remizde, ehl‑i dalâletin vekili, işitmemek için kulağını kapayıp kaçmağa mecburdur. Zâten zulmetli kafaları, huffaş misillû, bu nurları görmeğe tahammül edemezler. Öyle ise, bundan sonra onları pek de nazara almayacağız…
Dördüncü Remiz
Bir şeyin lezzeti, hüsnü, cemâli, emsâl ve ezdâdına bakmaktan ziyâde, mazharlarına bakarlar. Meselâ; kerem, güzel ve hoş bir sıfattır. Kerîm olan zât, başka mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet‑i nisbiyeden bin defa daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların telezzüzleriyle, ferâhlarıyla alır. Hem bir şefkat ve merhamet sâhibi, şefkat ettiği mahlûkların istirahatleri derecesinde hakîki bir lezzet alır. Meselâ; bir vâlidenin, evlâdının mes'ûdiyetlerinden ve istirahatlerinden, şefkat vâsıtasıyla aldığı lezzet, o derece kuvvetlidir ki; onların rahatı için rûhunu fedâ eder derecesine getirir. Hattâ o şefkatin lezzeti, tavuğu, civcivlerini himâye etmek için arslana saldırtır.
847
İşte, mâdem evsâf‑ı àliyedeki hakîki lezzet ve hüsün ve saâdet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikàtına bakıyor; elbette Hayy‑ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâl’in rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet‑i Bâkiye’de nihâyetsiz envâ'-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saâdetlerine ve tena'umlarına ve ferâhlarına göre O Zât-ı Rahmânürrahîm, O’na lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi – O’na lâyık şuûnâtla tâbir edilen – ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. “Lezzet‑i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferâh-ı münezzeh, mesrûriyet-i kudsiye” tâbir edilen; izn‑i Şer'î olmadığından yâd edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri kâinâtta gördüğümüz ve mevcûdât mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferâh ve mesrûriyetten, nihâyetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde isbât etmişiz. O mânâların birer lem'asına bakmak istersen, gelecek temsîlâtın dûrbîni ile bak:
Meselâ: Nasıl ki; sehàvetli, âlîcenâb, müşfik bir zât; güzel bir ziyâfeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnetdârâne tena'umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrûr ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın.
848
İşte, küçücük bir sofranın hakîki mâliki olmayan ve bir tevzîat memuru hükmünde olan bir insanın mesrûriyeti böyle ise; cin ve insi ve hayvanatı, fezâ‑yı âlem denizinde seyr ve seyahat ettiren ve bir sefîne-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ'-ı mat'ûmâtı câmi' bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev'inde o ziyâfete dâvet etmekle beraber; gayet mükemmel ve bütün envâ'-ı lezâizi câmi', sermedî, ebedî bir dâr-ı bekàda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i ni'met ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi' bir tarzda, nihâyetsiz bir zamanda, nihâyetsiz muhtaç, nihâyetsiz müştâk, nihâyetsiz ibâdına, hakîki yemek için ziyâfet açan bir Rahmân-ı Rahîm’e ait ve tâbirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyâs edebilirsin.
Hem meselâ: Mâhir bir san'at‑perver, mehâretini göstermeyi sever bir usta; güzel, plaksız konuşan fonoğraf gibi bir san'atı icâd ettikten sonra, onu kurup tecrübe ediyor, gösteriyor. O san'atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda gösterse, onun mûcidi, ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne derece hoşuna gider; kendi kendine “Bârekallâh” der.
İşte küçücük bir insan, icâdsız, sırf sûrî bir san'atçığı ile, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa; acaba bir Sâni'‑i Zülcelâl, koca kâinâtı, bir mûsikî, bir fonoğraf hükmünde icâd ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir musîka-i İlâhî tarzında yapmış ki, hikmet-i beşer, o san'at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor.
İşte bütün o masnûât, bütün onlardan matlûb neticeleri, nihâyet derecede ve gayet güzel bir sûrette gösterdiklerinden ve ibâdât‑ı mahsûsa ve tesbihât-ı hususiye ve tahiyyât-ı muayyene ile tâbir edilen evâmir-i tekvîniyeye karşı onların itâatleri ve onlardan matlûb olan makàsıd-ı Rabbâniye’nin husûlünden hâsıl olan ve iftihar ve memnuniyet ve ferâhla, tâbir edemediğimiz maânî-i mukaddese ve şuûn-u münezzeh, o derece àlî ve mukaddestir ki; bütün ukùl-ü beşer ittihâd edip bir akıl olsa, yine onların künhüne yetişemez ve ihâta edemez.
849
Hem meselâ: Adâlet‑perver, ihkàk-ı hakkı sever ve ondan zevk alır bir hâkim, mazlumların haklarını vermekten ve mazlumların teşekkürlerinden ve zâlimleri tecziye etmekle mazlumların intikamlarını almaktan nasıl memnun olur, bir zevk alır…
İşte Hakîm‑i Mutlak ve Âdil-i Bilhak ve Kahhâr-ı Zülcelâl, değil yalnız cin ve inste, belki bütün mevcûdâtta ihkàk-ı haktan, yani herşeye hakk-ı vücûdu ve hakk-ı hayatı vermekten ve vücûd ve hayatını mütecâvizlerden muhâfaza etmekten ve dehşetli mevcûdları, tecâvüzlerden tevkîf ve durdurmaktan, hususan mahşerde ve dâr-ı âhirette cin ve insin muhâkemesinden başka bütün zîhayata karşı tecellî-i kübrâ-yı adl ve hikmetten gelen maânî-i mukaddeseyi kıyâs edebilirsin.
İşte şu üç misâl gibi, binbir Esmâ‑i İlâhiye’nin herbirinde pek çok tabakàt-ı hüsün ve cemâl ve fazl ve kemâl bulunduğu gibi, pek çok merâtib-i muhabbet ve iftihar ve izzet ve kibriyâ vardır. İşte bundandır ki; “Vedûd” ismine mazhar olan muhakkìkîn‑i evliyâ; “Bütün kâinâtın mâyesi, muhabbettir. Bütün mevcûdâtın harekâtı, muhabbetledir. Bütün mevcûdâttaki incizab ve cezbe ve câzibe kanunları, muhabbettendir.” demişler. Onlardan birisi demiş:
850
فَلَكْ مَسْتْ، مَلَكْ مَسْتْ، نُجُومْ مَسْتْ، سَمَوَاتْ مَسْتْ،
شَمْسْ مَسْتْ، قَمَرْ مَسْتْ، زَمِينْ مَسْتْ، عَنَاصِرْ مَسْتْ،
نَبَاتْ مَسْتْ، شَجَرْ مَسْتْ، بَشَرْ مَسْتْ، سَرَاسَرْ ذِى حَيَاتْ مَسْتْ،
هَمَه ذَرَّاتِ مَوْجُودَاتْ بَرَابَرْ مَسْتْ، دَرْمَسْتَسْتْ
Yani: Muhabbet‑i İlâhiye’nin tecellîsinde ve o şarab-ı muhabbetten herkes isti'dâdına göre mesttir.
Ma'lûmdur ki; her kalb, kendine ihsân edeni sever ve hakîki kemâle muhabbet eder ve ulvî cemâle meftûn olur. Kendiyle beraber sevdiği ve şefkat ettiği zâtlara dahi ihsân edeni daha pek çok sever. Acaba – sâbıkan beyân ettiğimiz gibi – herbir isminde binler ihsân defineleri bulunan ve bütün sevdiklerimizi ihsânatıyla mes'ûd eden ve binler kemâlâtın menba'ı olan ve binler tabakàt‑ı cemâlin medârı olan binbir esmâsının müsemmâsı olan Cemîl-i Zülcelâl, Mahbûb-u Zülkemâl, ne derece aşk ve muhabbete lâyık olduğu ve bütün kâinât, O’nun muhabbetiyle mest ve sergerdân olmasının şâyeste bulunduğu anlaşılmaz mı!
İşte şu sırdandır ki; “Vedûd” ismine mazhar bir kısım evliyâ: “Cennet’i istemiyoruz; bir lem'a‑i muhabbet-i İlâhiye, ebeden bize kâfîdir.” demişler.
Hem ondandır ki, hadîste geldiği gibi: “Cennet’te bir dakika rü'yet‑i cemâl-i İlâhî, bütün Cennet lezâizine fâiktir.”
İşte şu nihâyetsiz kemâlât‑ı muhabbet, Vâhidiyet ve Ehadiyet dâiresinde, Zât-ı Zülcelâl’in kendi esmâ ve mahlûkatıyla hâsıl olur. Demek o dâire haricinde tevehhüm olunan kemâlât, kemâlât değildir.
851
Beşinci Remiz
Beş Nokta’dır.
Birinci Nokta: Ehl‑i dalâletin vekili der ki: “Ehâdîsinizde, dünya tel'in edilmiş; ‘cîfe’ ismiyle yâdedilmiş. Hem bütün ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat, dünyayı tahkîr ediyor; ‘fenâdır, pistir’ diyorlar. Hâlbuki; sen bütün Kemâlât-ı İlâhiye’ye medâr ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkâne ondan bahsediyorsun?”
Elcevab: Dünyanın üç yüzü var:
Birinci yüzü: Cenâb‑ı Hakk’ın esmâsına bakar. Onların nukùşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara âyinedârlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz Mektûbat-ı Samedâniye’dir. Bu yüzü gayet güzeldir. Nefrete değil, aşka lâyıktır.
İkinci yüzü: Âhiret’e bakar. Âhiret’in tarlasıdır. Cennet’in mezraasıdır. Rahmet’in mezheresidir. Şu yüzü dahi evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkîre değil, muhabbete lâyıktır.
Üçüncü yüzü: İnsanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl‑i dünyanın mel'abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü; fânîdir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte hadîste vârid olan tahkîr ve ehl-i hakikatin ettiği nefret, bu yüzdedir.
Kur'ân‑ı Hakîm’in kâinâttan ve mevcûdâttan ehemmiyetkârâne, istihsânkârâne bahsi ise, evvelki iki yüze bakar. Sahâbelerin ve sâir ehlullâhın merğûb dünyaları, evvelki iki yüzdedir.
852
Şimdi, dünyayı tahkîr edenler dört sınıftır:
Birincisi: Ehl‑i mârifettir ki; Cenâb-ı Hakk’ın mârifetine ve muhabbet ve ibâdetine sed çektiği için tahkîr eder.
İkincisi: Ehl‑i âhirettir ki; ya dünyanın zarûrî işleri onları amel-i uhrevîden men'ettiği için veyâhut şühûd derecesinde îmân ile Cennet’in kemâlât ve mehâsinine nisbeten dünyayı çirkin görür. Evet, Hazret-i Yûsuf Aleyhisselâm’a güzel bir adam nisbet edilse, yine çirkin göründüğü gibi; dünyanın ne kadar kıymetdâr mehâsini varsa, Cennet’in mehâsinine nisbet edilse, hiç hükmündedir.
Üçüncüsü: Dünyayı tahkîr eder, çünkü; eline geçmez. Şu tahkîr, dünyanın nefretinden gelmiyor; muhabbetinden ileri geliyor.
Dördüncüsü: Dünyayı tahkîr eder, zîra dünya eline geçiyor; fakat durmuyor, gidiyor. O da kızıyor. Tesellî bulmak için tahkîr eder, “Pistir” der. Şu tahkîr ise; o da dünyanın muhabbetinden ileri geliyor. Hâlbuki; makbûl tahkîr odur ki; hubb‑u âhiretten ve mârifetullâhın muhabbetinden ileri gelir…
Demek makbûl tahkîr, evvelki iki kısımdır. Cenâb‑ı Hak, bizi onlardan yapsın. Âmîn. بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ