İkinci Şuâ
Ey nefs‑i bî-hûş! Diyorsun ki:اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ hem اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَا هُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ gibi âyetler, vücûd‑u eşya, sırf bir emr ile ve def'î olduğunu ve صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ٓي اَتْقَنَ كُلَّ شَيْءٍ hem اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ gibi âyetler, vücûd‑u eşya, ilim içinde azîm bir kudretle, hikmet içinde dakîk bir san'atla tedrîcî olduğunu gösteriyorlar. Vech-i tevfiki nedir?
Elcevab: Kur'ân’ın feyzine istinâden deriz:
275
Evvelâ: Münâfât yoktur. Bir kısım öyledir; ibtidâdaki icâd gibi. Bir kısmı böyledir; mislini iâde gibi…
Sâniyen: Mevcûdâtta meşhûd olan sühûlet ve sür'at ve kesret ve vüs'at içinde nihâyet intizam, gayet ittikan ve hüsn‑ü san'at ve kemâl-i hilkat, şu iki kısım âyetlerin vücûd-u hakikatlerine kat'iyyen şehâdet eder. Öyle ise, şunların hariçte tahakkukları medâr-ı bahs olması lüzumsuzdur. Belki yalnız “Sırr-ı hikmeti nedir?” denilebilir. Öyle ise, biz dahi bir kıyâs-ı temsîlî ile şu hikmete işâret ederiz.
Meselâ: Nasıl ki, terzi gibi bir san'atçı, birçok külfetler, mehâretlerle musanna' bir şeyi icâd eder ve ona bir model yapar. Sonra onun emsâlini külfetsiz, çabuk yapabilir. Hattâ bazen öyle bir derece sühûlet peydâ eder ki; güyâ emreder, yapılır ve öyle kuvvetli bir intizam kesbeder; (saat gibi) güyâ bir emrin dokunmasıyla işlenir ve işler.
Öyle de; Sâni'‑i Hakîm ve Nakkàş-ı Alîm, şu âlem sarayını müştemilâtıyla beraber bedî' bir sûrette yaptıktan sonra cüz'î ve küllî, cüz' ve küll herşeye bir model hükmünde bir nizâm-ı kaderî ile bir mikdar-ı muayyen vermiştir.
İşte bak, O Nakkàş‑ı Ezelî, herbir asrı bir model yaparak mu'cizât-ı kudreti ile murassa', taze bir âlemi ona giydiriyor. Herbir seneyi bir mikyâs ederek havârık-ı rahmetiyle musanna', taze bir kâinâtı o kàmete göre dikiyor. Herbir günü bir satır yaparak dekàik-ı hikmetiyle müzeyyen, mücedded mevcûdâtı onda yazıyor.
Hem O Kadîr‑i Mutlak, herbir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rû-yi zemini, herbir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit be-vakit, taze taze birer kâinâtı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icâd ediyor. Birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. Mevsim be-mevsim her bağ ve bostanda taze taze mu'cizât-ı kudretini ve hedâyâ-yı rahmetini gösterir. Yeni birer kitab-ı hikmet-nümâ yazıyor. Taze taze birer matbaha-i rahmetini kuruyor. Mücedded bir hulle-i san'at-nümâ giydiriyor. Her baharda, herbir ağaca sündüs-misâl taze bir çarşaf giydiriyor. Lü'lü'-misâl yeni bir murassaâtla süslendiriyor. Yıldız-misâl rahmet hediyeleriyle ellerini dolduruyor.
276
İşte şu işleri nihâyet hüsn‑ü san'at ve kemâl-i intizam ile yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyâr âlemleri, nihâyet hikmet ve inâyet ve kemâl-i kudret ve san'at ile değiştiren Zât; elbette gayet Kadîr ve Hakîm’dir. Nihâyet derecede Basîr ve Alîm’dir. Tesâdüf O’nun işine karışamaz. İşte O Zât‑ı Zülcelâl’dir ki, şöyle fermân ediyor: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُوَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ deyip hem kemâl‑i kudretini ilân, hem kudretine nisbeten haşir ve kıyâmet gayet sehl ve külfetsiz olduğunu beyân ediyor. Emr-i tekvînîsi, kudret ve irâdeyi tazammun ettiğini ve bütün eşya, evâmirine gayet musahhar ve münkàd olduklarını ve mübâşeretsiz, muâlecesiz halkettiği için icâdındaki sühûlet-i mutlakayı ifâde için, sırf bir emirle işler yaptığını, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân ile fermân ediyor.
Hâsıl‑ı kelâm: Bir kısım âyetler; eşyada, hususan bidâyet‑i icâdında gayet derecede hüsn-ü san'atı ve nihâyet derecede kemâl-i hikmeti ilân ediyor. Diğer kısmı; eşyada, hususan tekrar icâdında ve iâdesinde gayet derecede sühûlet ve sür'atini, nihâyet derecede inkıyad ve külfetsizliğini beyân eder.