Birinci Şuâ

Ey nefs‑i nâdân! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile Külliyet-i Ef'âli ve Vahdet-i Şahsiyesiyle muînsiz Umumiyet-i Rubûbiyet’i ve Ferdâniyet’i ile şerîksiz şümûl-ü tasarrufâtı ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması ve nihâyetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması; hakàik-ı Kur'âniye’dendir. Kur'ân ise, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabûl etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zâhirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslîme sevkedecek bir izâh isterim.”
Elcevab: Mâdem öyledir, itmi'nân için istersen, biz de Kur'ân’ın feyzine istinâden diyoruz: İsm‑i Nur, çok müşkülâtımızı halletmiş, inşâallâh bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nurânî olacak temsîl yolunu ihtiyar ile İmâm-ı Rabbânî (R.A.) gibi deriz: نَه شَبَمْ نَه شَبْ پَرَسْتَمْ مَنْ ❋ غُلَامِ شَمْسَمْ اَزْ شَمْس مِى گُويَمْ خَبَرْ
272
Temsîl, i'câz‑ı Kur'ân’ın en parlak bir âyinesi olduğundan biz dahi bir temsîl ile şu sırra bakacağız. Şöyle ki:
Bir tek zât, muhtelif merâyâ vâsıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz'i‑yi hakîki iken umumî şuûnâta mâlik bir küllî hükmüne geçer. Meselâ: Şems, bir cüz'i-yi müşahhas iken eşya-yı şeffâfe vâsıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki; rû-yi zemini timsâlleriyle, akisleriyle dolduruyor. Hattâ katarât ve parlak zerrât adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harâreti ve ziyâsı ve ziyâsının içinde olan yedi renkli elvân-ı seb'ası, herbirisi, mukâbilindeki eşyaya muhît, âmm ve şâmil oldukları hâlde; herbir şeffâf şey dahi güneşin timsâliyle beraber harâreti, hem ziyâyı, hem elvân-ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor ve sâfî kalbini ona bir taht yapıyor.
Demek şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukâbil umum eşyaya muhît olduğu gibi; ehadiyet cihetiyle herbir şeyde güneş, çok vasıflarıyla beraber bir nev'i cilve‑i zâtıyla bulunur.
Mâdem temsîlden temessül bahsine geçtik; temessülün çok envâ'ından şu mes'eleye medâr olacak üç nev'ine işâret ederiz.
Birincisi: Kesif, maddî şeylerin akisleridir. O akisler, hem gayrdır, – ayn değil – hem mevâttır, ölüdür. Hüviyet‑i sûriyesinden başka hiçbir hâsiyete mâlik değil. Meselâ; sen âyineler mahzenine girsen, bir Said binler Said olur. Fakat zîhayat yalnız sensin, ötekiler ölüdürler. Hayat hàssaları onlarda yoktur.
İkincisi: Maddî nurânînin akisleridir. Şu akis ayn değil, fakat gayr da değil. Mâhiyeti tutmuyor, fakat o nurânînin ekser hâsiyetlerine mâliktir. Onun gibi hayy sayılıyor. Meselâ, şems dünyaya girdi. Herbir âyinede aksini gösterdi. O akislerin herbirinde, güneşin hàssaları hükmünde olan harâret, ziyâ ve ziyâdaki elvân‑ı seb'a bulunuyor. Eğer, farazâ güneş zîşuûr olsa idi, (harâreti, ayn-ı kudreti; ziyâsı, ayn-ı ilmi; elvân-ı seb'ası, sıfât-ı seb'ası olsa idi) o vakit o tek ve yektâ bir güneş, bir ânda herbir âyinede bulunur, herbirisini kendine bir nev'i arş ve bir çeşit telefon yapabilirdi. Birbirine mâni olmazdı. Herbirimizle âyinemiz vâsıtasıyla görüşebilirdi. Biz ondan uzak iken, o bize bizden daha yakın olurdu.
273
Üçüncüsü: Nurânî rûhların aksidir. Şu akis hem hayydır, hem ayndır. Fakat âyinelerin kàbiliyeti nisbetinde tezâhür ettiğinden, o rûhun mâhiyet‑i nefsü'l-emriyesini tamamen tutmuyor. Meselâ: Hazret-i Cebrâil Aleyhisselâm, Dihye sûretinde huzur-u Nebevî’de bulunduğu bir ânda, huzur-u İlâhî’de haşmetli kanatlarıyla Arş-ı A'zamın önünde secdeye gider, hem o ânda hesabsız yerlerde bulunur, evâmir-i İlâhiye’yi tebliğ ederdi. Bir iş, bir işe mâni olmazdı.
İşte şu sırdandır ki, mâhiyeti nur ve hüviyeti nurâniye olan Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavâtlarını birden işitir ve kıyâmette bütün asfiyâ ile bir ânda görüşür. Birbirine mâni olmaz. Hattâ evliyâdan, ziyâde nurâniyet kesbeden ve “ebdâl” denilen bir kısmı, bir ânda birçok yerlerde müşâhede ediliyormuş. Aynı zât, ayrı ayrı çok işleri görüyormuş.
Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler âyine olur, öyle de; rûhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem‑i misâlin bazı mevcûdâtı âyine hükmünde ve berk ve hayâl sür'atinde bir vâsıta-i seyr ve seyahat sûretine geçerler ve o rûhâniler, hayâl sür'atiyle o merâyâ-yı nazîfede, o menâzil-i latîfede gezerler. Bir ânda binler yerlere girerler.
Mâdem güneş gibi âciz ve musahhar mahlûklar ve rûhâni gibi madde ile mukayyed nîm‑nurânî masnû'lar, nurâniyet sırrıyla bir yerde iken pek çok yerlerde bulunabilirler. Mukayyed bir cüz'î iken, mutlak bir küllî hükmünü alırlar. Bir ânda cüz'î bir ihtiyar ile pek çok muhtelif işleri yapabilirler…
274
Acaba, maddeden mücerred ve muallâ‥ ve tahdid‑i kayd ve zulmet-i kesâfetten münezzeh ve müberrâ‥ ve şu umum envâr ve bütün nurâniyât, O’nun envâr-ı kudsiye-i esmâsının bir kesif zılâli‥ ve umum vücûd ve bütün hayat ve âlem-i ervâh ve âlem-i misâl, nîm-şeffâf bir âyine-i cemâli‥ ve sıfâtı muhîta ve şuûnâtı külliye olan bir Zât-ı Akdes’in irâde-i külliye ve kudret-i mutlaka ve ilm-i muhîtle tecellî-i sıfâtı ve cilve-i ef'âli içindeki teveccüh-ü Ehadiyet’inden hangi şey saklanabilir, hangi iş ağır gelebilir, hangi şey gizlenebilir, hangi ferd uzak kalabilir, hangi şahıs külliyet kesbetmeden O’na yanaşabilir?
Evet nasıl güneş; kayıdsız nuru, maddesiz aksi vâsıtasıyla sana, senin göz bebeğinden daha yakın olduğu hâlde, sen mukayyed olduğun için ondan gayet uzaksın. Ona yanaşmak için çok kayıdlardan tecerrüd etmek, çok merâtib‑i külliyeden geçmek lâzım gelir. Âdeta ma'nen yer kadar büyüyüp, kamer kadar yükselip, sonra doğrudan doğruya güneşin mertebe-i asliyesine bir derece yanaşabilir ve perdesiz görüşebilirsin. Öyle de; Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülkemâl, sana gayet yakındır. Sen O’ndan gayet uzaksın.
Kalbin kuvveti, aklın ulviyeti varsa, temsîldeki noktaları hakikate tatbika çalış…