428
İkinci Mebhas
İnsanın saâdet ve şekàvetine medâr Beş Nükte’den ibarettir
İnsan ahsen‑i takvîmde yaratıldığı ve ona gayet câmi' bir isti'dâd verildiği için; esfel-i sâfilînden tâ a'lâ-yı illiyîne, ferşten tâ arşa, zerreden tâ şemse kadar dizilmiş olan makàmâta, merâtibe, derecâta, derekâta girebilir ve düşebilir bir meydân-ı imtihana atılmış; nihâyetsiz sukùt ve suûda giden iki yol onun önünde açılmış bir mu'cize-i kudret ve netice-i hilkat ve acûbe-i san'at olarak, şu dünyaya gönderilmiştir. İşte insanın şu dehşetli terakkî ve tedennîsinin sırrını “Beş Nükte”de beyân edeceğiz.
Birinci Nükte
İnsan, kâinâtın ekser envâ'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacâtı, âlemin her tarafına dağılmış; arzuları, ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet’i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştâk olduğu gibi, Cemîl‑i Zülcelâl’i de görmeğe müştâktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için, o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; Berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firâk-ı ebedîden kurtulmak için, koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan Âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp Âhiret’i yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına ilticâya muhtaçtır.
İşte şu vaziyette bir insana hakîki Ma'bûd olacak; yalnız herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr‑i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü: Nihâyetsiz hâcât-ı insaniyeyi îfâ edecek, ancak nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise, ma'bûdiyete lâyık yalnız O’dur.
429
İşte ey insan! Eğer yalnız O’na abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubûdiyetten istinkâf etsen, âciz mahlûkata zelîl bir abd olursun. Eğer enâniyetine ve iktidarına güvenip, tevekkül ve duâyı bırakıp, tekebbür ve da'vâya sapsan; o vakit iyilik ve icâd cihetinde arı ve karıncadan daha aşağı, örümcek ve sinekten daha zaîf düşersin. Şer ve tahrib cihetinde; dağdan daha ağır, tâundan daha muzır olursun.
Evet ey insan! Sende iki cihet var. Birisi: İcâd ve vücûd ve hayır ve müsbet ve fiil cihetidir. Diğeri: Tahrib, adem, şer, nefy, infiâl cihetidir. Birinci cihet itibariyle; arıdan, serçeden aşağı; sinekten, örümcekten daha zaîfsin. İkinci cihet itibariyle; dağ, yer, göklerden geçersin. Onların çekindiği ve izhâr‑ı acz ettikleri bir yükü kaldırırsın. Onlardan daha geniş, daha büyük bir dâire alırsın. Çünkü: Sen iyilik ve icâd ettiğin vakit, yalnız vüs'atin nisbetinde, elin ulaşacak derecede, kuvvetin yetişecek mertebede iyilik ve icâd edebilirsin. Eğer fenâlık ve tahrib etsen, o vakit fenâlığın tecâvüz ve tahribin intişar eder.
430
Meselâ: Küfür; bir fenâlıktır, bir tahribdir, bir adem‑i tasdiktir. Fakat o tek seyyie, bütün kâinâtın tahkîrini ve bütün Esmâ-i İlâhiye’nin tezyifini, bütün insaniyetin terzilini tazammun eder. Çünkü: Şu mevcûdâtın àlî bir makamı, ehemmiyetli bir vazifesi vardır. Zîra onlar, mektûbat-ı Rabbâniye ve merâyâ-yı Sübhâniye ve memurîn-i İlâhiye’dirler. Küfür ise, onları âyinedârlık ve vazifedârlık ve mânidârlık makamından düşürüp, abesiyet ve tesâdüfün oyuncağı derekesine ve zevâl ve firâkın tahribiyle çabuk bozulup değişen mevâdd-ı fâniyeye ve ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, hiçlik mertebesine indirdiği gibi, bütün kâinâtta ve mevcûdâtın âyinelerinde nakışları ve cilveleri ve cemâlleri görünen Esmâ-i İlâhiye’yi inkâr ile tezyif eder ve insanlık denilen bütün Esmâ-i Kudsiye-i İlâhiye’nin cilvelerini güzelce ilân eden bir kaside-i manzûme-i hikmet‥ ve bir şecere-i bâkiyenin cihâzâtını câmi' çekirdek-misâl bir mu'cize-i kudret-i bâhire‥ ve emânet-i kübrâyı uhdesine almakla; yer, gök, dağa tefevvuk eden ve melâikeye karşı rüchâniyet kazanan bir sâhib-i mertebe-i hilâfet-i arziyeyi; en zelîl bir hayvan-ı fânî-i zâilden daha zelîl, daha zaîf, daha âciz, daha fakir bir derekeye atar. Ve mânâsız, karmakarışık, çabuk bozulur bir âdi levha derekesine indirir.
Elhâsıl: Nefs‑i emmâre, tahrib ve şer cihetinde nihâyetsiz cinayet işleyebilir; fakat icâd ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet bir hâneyi bir günde harâb eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücûdu tevfik-i İlâhiye’den istese, şer ve tahribden ve nefse i'timâddan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍ sırrına mazhar olur. Ondaki nihâyetsiz kàbiliyet‑i şer, nihâyetsiz kàbiliyet-i hayra inkılâb eder. “Ahsen‑i takvîm” kıymetini alır, a'lâ‑yı illiyîne çıkar.
İşte ey gâfil insan! Bak Cenâb‑ı Hakk’ın fazlına ve keremine: Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adâlet olduğu hâlde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yediyüz, bazen yedibin yazar. Hem şu nükteden anla ki: O müdhiş Cehennem’e girmek, ceza-yı ameldir, ayn-ı adldir. Fakat, Cennet’e girmek, mahz-ı fazıldır.
431
İkinci Nükte
İnsanda iki vecih var. Birisi: Enâniyet cihetinde şu hayat‑ı dünyeviyeye nâzırdır. Diğeri: Ubûdiyet cihetinde hayat‑ı ebediyeye bakar. Evvelki vecih itibariyle öyle bir bîçâre mahlûktur ki; sermâyesi, yalnız ihtiyardan bir şa're (saç) gibi cüz'î bir cüz'-i ihtiyarî ve iktidardan zaîf bir kesb ve hayattan çabuk söner bir şu'le ve ömürden çabuk geçer bir müddetçik ve mevcûdiyetten çabuk çürür küçük bir cisimdir. O hâliyle beraber kâinâtın tabakàtında serilmiş hadsiz envâ'ın, hesabsız efrâdından nâzik, zaîf bir ferd olarak bulunuyor.
İkinci vecih itibariyle ve bilhassa ubûdiyete müteveccih acz ve fakr cihetinde pek büyük bir vüs'ati var, pek büyük bir ehemmiyeti bulunuyor. Çünkü: Fâtır‑ı Hakîm, insanın mâhiyet-i maneviyesinde nihâyetsiz azîm bir acz ve hadsiz cesîm bir fakr dercetmiştir. Tâ ki, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr-i Rahîm ve gınâsı nihâyetsiz bir Ganiyy-i Kerîm bir Zât’ın hadsiz tecelliyâtına câmi' geniş bir âyine olsun.
Evet, insan bir çekirdeğe benzer. Nasıl ki, o çekirdeğe kudretten manevî ve ehemmiyetli cihâzât ve kaderden ince ve kıymetli program verilmiş. Tâ ki, toprak altında çalışıp, tâ o dar âlemden çıkıp, geniş olan hava âlemine girip, Hàlık’ından isti'dâd lisânıyla bir ağaç olmasını isteyip, kendine lâyık bir kemâl bulsun.
Eğer o çekirdek, sû‑i mizâcından dolayı ona verilen cihâzât-ı maneviyeyi, toprak altında bazı mevâdd-ı muzırrayı celbine sarfetse; o dar yerde kısa bir zamanda fâidesiz tefessüh edip çürüyecektir.
Eğer o çekirdek, o manevî cihâzâtını فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى ’nın emr‑i tekvînîsini imtisal edip hüsn-ü isti'mâl etse; o dar âlemden çıkacak, meyvedâr koca bir ağaç olmakla küçücük cüz'î hakikati ve rûh-u manevîsi, büyük bir hakikat-i külliye sûretini alacaktır.
432
İşte aynen onun gibi; insanın mâhiyetine, kudretten ehemmiyetli cihâzât ve kaderden kıymetli programlar tevdî' edilmiş. Eğer insan, şu dar âlem‑i arzîde, hayat-ı dünyeviye toprağı altında, o cihâzât-ı maneviyesini nefsin hevesâtına sarfetse; bozulan çekirdek gibi, bir cüz'î telezzüz için kısa bir ömürde, dar bir yerde ve sıkıntılı bir hâlde çürüyüp tefessüh ederek, mes'ûliyet-i maneviyeyi bedbaht rûhuna yüklenecek, şu dünyadan göçüp gidecektir.
Eğer o isti'dâd çekirdeğini İslâmiyet suyu ile, îmânın ziyâsıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir‑i Kur'âniye’yi imtisal edip, cihâzât-ı maneviyesini hakîki gayelerine tevcîh etse; elbette âlem-i misâl ve Berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i Âhiret ve Cennet’te hadsiz kemâlât ve ni'metlere medâr olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i dâimenin cihâzâtına câmi' kıymetdâr bir çekirdek ve revnâkdâr bir makine ve bu şecere-i kâinâtın mübârek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
Evet hakîki terakkî ise; insana verilen kalb, sır, rûh, akıl, hattâ hayâl ve sâir kuvvelerin, hayat‑ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyet ile meşgul olmaktadır. Yoksa ehl-i dalâletin terakkî zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse; o, terakkî değil, sukùttur. Şu hakikati bir vâkıa‑i hayâliyede, şöyle bir temsîlde gördüm ki:
Ben büyük bir şehre giriyorum. Baktım ki, o şehirde büyük saraylar var. Bazı sarayların kapısına bakıyorum, gayet şenlik parlak bir tiyatro gibi nazar‑ı dikkati celbeder, herkesi eğlendirir bir câzibedârlık vardı. Dikkat ettim ki; o sarayın efendisi kapıya gelmiş, it ile oynuyor ve oynamasına yardım ediyor. Hanımlar, yabânî gençlerle tatlı sohbetler ediyorlar. Yetişmiş kızlar dahi, çocukların oynamasını tanzim ediyorlar. Kapıcı da onlara kumandanlık eder gibi bir aktör tavrını almış. O vakit anladım ki: O koca sarayın içerisi bomboş. Hep nâzik vazifeler muattal kalmış. Ahlâkları sukùt etmiş ki, kapıda bu sûreti almışlardır.
433
Sonra geçtim, bir büyük saraya daha rast geldim. Gördüm ki: Kapıda uzanmış vefâdâr bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle, bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki; içerisi çok şenlik. Dâire dâire üstünde, ayrı ayrı nâzik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dâiredeki adamlar; sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dâirede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latîf san'atlar, güzel nakışlarla iştigâl ediyorlar. En yukarıda efendi, pâdişahla muhâbere edip, halkın istirahatini te'min için ve kendi kemâlâtı ve terakkiyâtı için kendine hàs ve ulvî vazifeler ile iştigâl ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, “yasak” demediler, gezebildim.
Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum, dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir. Ve ehl‑i dalâletindir. Diğerleri, nâmuslu Müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “Said” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, sûretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemâl‑i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi, ayıldım.
İşte, o vâkıa‑i hayâliyeyi sana tâbir edeceğim. Allah hayır etsin.
İşte o şehir ise, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O saraylar, herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise, insandaki göz, kulak, kalb, sır, rûh, akıl gibi letâif ve nefis ve hevâ ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gadabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda herbir latîfenin ayrı ayrı vazife-i ubûdiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve hevâ, kuvve-i şeheviye ve gadabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letâifi, nefis ve hevâya musahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukùttur, terakkî değildir. Sâir cihetleri sen tâbir edebilirsin.
434
Üçüncü Nükte
İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa'y‑i maddî itibariyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahlûktur. Onun, o cihetteki dâire-i tasarrufâtı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki, elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye, insanın za'f ve acz ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabânî emsâllerine kıyâs edildikleri vakit, azîm fark görünür. (Ehlî keçi ve öküz, yabânî keçi ve öküz gibi.)
Fakat o insan, infiâl ve kabûl ve duâ ve suâl cihetinde; şu dünya hanında azîz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerîm’e misâfir olmuş ki; nihâyetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî' masnûâtını ve hizmetkârlarını ona musahhar etmiş. Ve o misâfirin tenezzühüne ve temâşâsına ve istifadesine öyle büyük bir dâire açıp müheyyâ etmiştir ki; o dâirenin nısf‑ı kutru, yani merkezden muhît hattına kadar, gözün kestiği mikdar; belki hayâlin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.
İşte eğer insan, enâniyetine istinâd edip, hayat‑ı dünyeviyeyi gaye-i hayâl ederek derd-i maîşet içinde, muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir dâire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihâzât ve âlât ve letâif, ondan şikâyet ederek Haşir’de onun aleyhinde şehâdet edeceklerdir ve da'vâcı olacaklardır. Eğer kendini misâfir bilse, misâfir olduğu Zât-ı Kerîm’in izni dâiresinde sermâye-i ömrünü sarf etse, öyle geniş bir dâire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra, a'lâ-yı illiyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihâzât ve âlât, ondan memnun olarak Âhiret’te lehinde şehâdet ederler.
Evet, insana verilen bütün cihâzât‑ı acîbe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünkü; insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihâzât ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyâdedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı düşer. Çünkü: Her gördüğü lezzetinde, binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları ve herbir lezzetin dahi elem-i zevâli, onun zevklerini bozuyor. Ve lezzetinde bir iz bırakıyor. Fakat hayvan öyle değil. Elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hàlık’ına şükreder.
435
Demek ahsen‑i takvîm sûretinde yaratılan insan, hayat-ı dünyeviyeye hasr-ı fikir etse; yüz derece sermâyece hayvandan yüksek olduğu hâlde, yüz derece serçe kuşu gibi bir hayvandan aşağı düşer. Başka bir yerde bir temsîl ile bu hakikati beyân etmiştim. Münâsebet geldi, yine o temsîli tekrar ediyorum. Şöyle ki:
Bir adam, bir hizmetkârına on altın verip, “Mahsûs bir kumaştan bir kat elbise yaptır.” emreder. İkincisine bin altın verir, bir pusula – içinde bazı şeyler yazılı – o hizmetkârın cebine koyar, bir pazara gönderir. Evvelki hizmetkâr on altın ile a'lâ kumaştan mükemmel bir elbise alır. İkinci hizmetkâr, dîvânelik edip evvelki hizmetkâra bakıp, cebine konulan hesab pusulasını okumayarak, bir dükkâncıya bin altın vererek bir kat elbise istedi. İnsafsız dükkâncı da, kumaşın en çürüğünden bir kat elbise verdi. O bedbaht hizmetkâr, seyyidinin huzuruna geldi. Ve şiddetli bir te'dib gördü. Ve dehşetli bir azâb çekti. İşte ednâ bir şuûru olan anlar ki; ikinci hizmetkâra verilen bin altın, bir kat elbise almak için değildir. Belki, mühim bir ticâret içindir.
Aynen onun gibi: İnsandaki cihâzât‑ı maneviye ve letâif-i insaniye ki, herbirisi hayvana nisbeten yüz derece inbisat etmiş. Meselâ: Güzelliğin bütün merâtibini farkeden insan gözü ve taamların bütün çeşit çeşit ezvâk-ı mahsûsalarını temyiz eden insanın zâika-i lisâniyesi ve hakàikın bütün inceliklerine nüfûz eden insanın aklı ve kemâlâtın bütün envâ'ına müştâk insanın kalbi gibi sâir cihâzları, âletleri nerede!? Hayvanın pek basit yalnız bir-iki mertebe inkişaf etmiş âletleri nerede!?‥ Yalnız şu kadar fark var ki; hayvan, kendine hàs bir amelde – münhasıran o hayvanda – bir cihâz-ı mahsûs ziyâde inkişaf eder. Fakat o inkişaf, hususîdir.
436
İnsanın cihâzât cihetiyle zenginliği şu sırdandır ki; akıl ve fikir sebebiyle insanın hâsseleri, duyguları fazla inkişaf ve inbisat peydâ etmiştir. Ve ihtiyacâtın kesreti sebebiyle, çok çeşit çeşit hissiyat peydâ olmuştur. Ve hassâsiyeti çok tenevvü' etmiş. Ve fıtratın câmiiyeti sebebiyle, pek çok makàsıda müteveccih arzulara medâr olmuş. Ve pek çok vazife‑i fıtriyesi bulunduğu sebebiyle, âlât ve cihâzâtı ziyâde inbisat peydâ etmiştir. Ve ibâdâtın bütün envâ'ına müstaid bir fıtratta yaratıldığı için, bütün kemâlâtın tohumlarına câmi' bir isti'dâd verilmiştir.
İşte şu derece cihâzâtça zenginlik ve sermâyece kesret, elbette ehemmiyetsiz, muvakkat şu hayat‑ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazife-i asliyesi; nihâyetsiz makàsıda müteveccih vezâifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubûdiyet sûretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla mevcûdâtın tesbihâtını müşâhede ederek şehâdet etmek ve ni'metler içinde imdâdât-ı Rahmâniye’yi görüp şükretmek ve masnûâtta kudret-i Rabbâniye’nin mu'cizâtını temâşâ ederek, nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.
Ey dünya‑perest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvîmden gâfil insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatini bir vâkıa-i hayâliyede Eski Said görmüş. O’nu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vâkıa-i temsîliyeyi dinle:
Gördüm ki; ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum. Yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zât, bana tahsîs ettiği altmış altından, tedrîcen birer mikdar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altını kumara‑mumara, eğlencelere ve şöhret-perestlik yoluna sarfettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticâret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı.
437
Birden ben o hazîn hâlette iken, orada bir adam peydâ oldu. Bana dedi: “Bütün bütün sermâyeni zâyi' ettin. Tokada da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tevbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâkî kalan onbeş altından, her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhâfaza et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.” Baktım nefsim râzı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itâat etmedi. Sonra “dörtte birisini” dedi. Baktım nefsim mübtelâ olduğu âdetini terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi, gitti.
Birden o hâl değişti. Baktım ki; ben, tünel içinde sukùt eder gibi bir sür'atle giden bir şimendifer içindeyim. Telâş ettim. Fakat ne çare ki, hiçbir tarafa kaçılmaz. Garâibden olarak o şimendiferin iki tarafında pek câzibedâr çiçekler, lezîz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemîler gibi, onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli‑mikenli, mülâkatında elime batıyor, kanatıyor, şimendiferin gitmesiyle müfârakatından elimi parçalıyorlar. Bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın.”
Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukâbil bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “SAİD” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvâh!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?” Dedim: “Evet geldi. Fakat kuvvet kalmadı; çare yok… Dedi: “Tevbe et, tevekkül et.” Dedim: “Ettim!”
Ayıldım. Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte o vâkıa‑i hayâliyeyi – Allah hayretsin – bir-iki kısmını ben tâbir edeceğim. Sâir cihetleri sen kendin tâbir et.
438
O yolculuk ise; âlem‑i ervâhtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen, ebedü'l-âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altın ise; altmış sene ömürdür ki, bu vâkıayı gördüğüm vakit kendimi kırk beş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat bâkî kalan on beşinden yarısını Âhiret’e sarfetmek için Kur'ân-ı Hakîm’in hàlis bir tilmizi beni irşad etti. O han ise; benim için İstanbul imiş. O şimendifer ise; zamandır. Herbir yıl bir vagondur. O tünel ise; hayat-ı dünyeviyedir. O dikenli çiçekler ve meyveler ise; lezâiz-i nâmeşrûadır ve lehviyât-ı muharremedir ki; mülâkat esnâsında tasavvur-u zevâldeki elem, kalbi kanatıyor. Müfârakatında parçalıyor. Cezayı dahi çektiriyor. Şimendifer hademesi demişti: “Beş kuruş ver. Onlardan istediğin kadar vereceğim.” Onun tâbiri şudur ki: İnsanın helâl sa'yiyle meşrû dâirede gördüğü zevkler, lezzetler, keyfine kâfîdir. Harama girmeye ihtiyaç bırakmaz. Sâir kısımları sen tâbir edebilirsin.
Dördüncü Nükte
İnsan şu kâinât içinde pek nâzik ve nâzenîn bir çocuğa benzer. Za'fında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü; o za'fın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcûdât ona musahhar olmuş. Eğer insan za'fını anlayıp, kàlen, hâlen, tavren duâ etse ve aczini bilip istimdâd eylese; o teshìrin şükrünü edâ ile beraber, matlûbuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar olur ki, iktidar‑ı zâtîsiyle onun öşr-i mi'şârına muvaffak olamaz. Yalnız bazı vakit lisân-ı hâl duâsıyla hâsıl olan bir matlûbunu, yanlış olarak kendi iktidarına hamleder. Meselâ: Tavuğun yavrusunun za'fındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte cây-i dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet…
Nasıl ki nâzdâr bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn hâliyle matlûblarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki; o matlûblardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek za'f ve acz, onun hakkında şefkat ve himâyeti tahrîk ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himâyeti ittiham etmek sûretiyle, ahmakàne bir gurur ile; “Ben kuvvetimle bunları teshìr ediyorum.” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
439
İşte insan dahi Hàlık’ının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfran‑ı ni'met sûretinde Karun gibi اِنَّمَٓا اُو۫ت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ yani; “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım.” dese, elbette sille‑i azâba kendini müstehak eder.
Demek şu meşhûd saltanat‑ı insaniyet ve terakkiyât-ı beşeriye ve kemâlât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil; belki ona onun za'fı için teshìr edilmiş, onun aczi için ona muâvenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsân edilmiş, onun cehli için ona ilhâm edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re'fet-i Rabbâniye ve rahmet ve Hikmet-i İlâhiye’dir ki, eşyayı ona teshìr etmiştir. Evet bir gözsüz akrep ve ayaksız bir yılan gibi haşerâta mağlûb olan insana, bir küçük kurttan ipeği giydiren ve zehirli bir böcekten balı yediren; onun iktidarı değil, belki onun za'fının semeresi olan teshìr-i Rabbânî ve ikram-ı Rahmânî’dir.
Ey insan! Mâdem hakikat böyledir; gururu ve enâniyeti bırak. Ulûhiyet’in dergâhında, acz ve za'fını istimdâd lisânıyla, fakr ve hâcâtını tazarru ve duâ lisânıyla ilân et ve abd olduğunu göster ve حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ de, yüksel.
Hem deme ki: “Ben hiçim; ne ehemmiyetim var ki, bu kâinât bir Hakîm‑i Mutlak tarafından kasdî olarak bana teshìr edilsin, benden bir şükr-ü küllî istenilsin?”
440
Çünkü; sen çendan, nefsin ve sûretin itibariyle hiç hükmündesin. Fakat vazife ve mertebe noktasında, sen; şu haşmetli kâinâtın dikkatli bir seyircisi, şu hikmetli mevcûdâtın belâğatlı bir lisân‑ı nâtıkı ve şu kitab-ı âlemin anlayışlı bir mütâlaacısı ve şu tesbih eden mahlûkatın hayretli bir nâzırı ve şu ibâdet eden masnûâtın hürmetli bir ustabaşısı hükmündesin.
Evet ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibariyle; sağîr bir cüz', hakîr bir cüz'î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcûdât‑ı seyyâlenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat muhabbet-i İlâhiye’nin ziyâsını tazammun eden îmânın nuruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip; insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin. Ve hakaretin içinde öyle makamın büyük ve dâire-i nezâretin geniş bir nâzırsın ki, diyebilirsin: “Benim Rabb-i Rahîm’im, dünyayı bana bir hâne yaptı. Ay ve Güneş’i, o hâneme bir lamba; ve baharı, bir deste gül; ve yazı, bir sofra-i ni'met; ve hayvanı, bana hizmetkâr yaptı. Ve nebâtâtı, o hânemin zînetli levâzımatı yapmıştır.”
Netice‑i Kelâm: Sen eğer nefis ve şeytanı dinlersen, esfel‑i sâfilîne düşersin. Eğer hak ve Kur'ân’ı dinlersen, a'lâ-yı illiyîne çıkar, kâinâtın bir güzel takvîmi olursun.
Beşinci Nükte
İnsan, şu dünyaya bir memur ve misâfir olarak gönderilmiş, çok ehemmiyetli isti'dâd ona verilmiş. Ve o isti'dâdâta göre ehemmiyetli vazifeler tevdî' edilmiş. Ve insanı o gayeye ve o vazifelere çalıştırmak için, şiddetli teşvikler ve dehşetli tehdidler edilmiş. Başka yerde izâh ettiğimiz vazife‑i insaniyetin ve ubûdiyetin esâsâtını şurada icmâl edeceğiz. Tâ ki, “Ahsen‑i Takvîm” sırrı anlaşılsın.
441
İşte insan, şu kâinâta geldikten sonra “iki cihet” ile ubûdiyeti var: Bir ciheti: Gâibâne bir sûrette bir ubûdiyeti, bir tefekkürü var. Diğeri: Hâzırâne, muhâtaba sûretinde bir ubûdiyeti, bir münâcâtı vardır.
Birinci Vecih Şudur Ki: Kâinâtta görünen Saltanat‑ı Rubûbiyet’i, itâatkârâne tasdik edip, kemâlâtına ve mehâsinine hayretkârâne nezâretidir.
Sonra, Esmâ‑i Kudsiye-i İlâhiye’nin nukùşlarından ibaret olan bedî' san'atları, birbirinin nazar-ı ibretlerine gösterip, dellâllık ve ilâncılıktır.
Sonra, herbiri birer gizli hazine‑i maneviye hükmünde olan Esmâ-i Rabbâniye’nin cevherlerini idrak terâzisiyle tartmak, kalbin kıymet-şinâslığı ile takdirkârâne kıymet vermektir.
Sonra, kalem‑i kudretin mektûbatı hükmünde olan mevcûdât sahifelerini, arz ve semâ yapraklarını mütâlaa edip, hayretkârâne tefekkürdür.
Sonra, şu mevcûdâttaki zînetleri ve latîf san'atları istihsânkârâne temâşâ etmekle, onların Fâtır‑ı Zülcemâl’inin mârifetine muhabbet etmek ve onların Sâni'-i Zülkemâl’inin huzuruna çıkmağa ve iltifatına mazhar olmaya bir iştiyaktır.
İkinci Vecih: Huzur ve hitâb makamıdır ki; eserden Müessir’e geçer, görür ki: Bir Sâni'‑i Zülcelâl, kendi san'atının mu'cizeleri ile kendini tanıttırmak ve bildirmek ister. O da îmân ile, mârifet ile mukàbele eder.
Sonra görür ki: Bir Rabb‑i Rahîm, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister. O da, O’na hasr-ı muhabbetle, tahsîs-i taabbüdle kendini O’na sevdirir.
442
Sonra görüyor ki: Bir Mün'im‑i Kerîm, maddî ve manevî ni'metlerin lezîzleriyle onu perverde ediyor. O da, ona mukâbil; fiiliyle, hâliyle, kàliyle, hattâ elinden gelse bütün hâsseleri ile, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü senâ eder.
Sonra görüyor ki: Bir Celîl‑i Cemîl, şu mevcûdâtın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhâr edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukâbil; “Allâhu Ekber, Sübhânallâh” deyip, mahviyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.
Sonra görüyor ki: Bir Ganiyy‑i Mutlak, bir sehàvet-i mutlak içinde nihâyetsiz servetini, hazinelerini gösteriyor. O da ona mukâbil; ta'zîm ve senâ içinde kemâl-i iftikàr ile suâl eder ve ister.
Sonra görüyor ki: O Fâtır‑ı Zülcelâl, yeryüzünü bir sergi hükmünde yapmış. Bütün antika san'atlarını orada teşhîr ediyor. O da ona mukâbil; “Mâşâallâh” diyerek takdir ile, “Bârekallâh” diyerek tahsin ile, “Sübhânallâh” diyerek hayret ile, “Allâhu Ekber” diyerek istihsân ile mukàbele eder.
Sonra görüyor ki: Bir Vâhid‑i Ehad, şu kâinât sarayında taklid edilmez sikkeleriyle, O’na mahsûs hâtemleriyle, O’na münhasır tuğrâlarıyla, O’na hàs fermânlarıyla bütün mevcûdâta damga-i vahdet koyuyor. Ve tevhidin âyâtını nakşediyor. Ve âfâk-ı âlemin aktârında vahdâniyetin bayrağını dikiyor. Ve Rubûbiyet’ini ilân ediyor. O da ona mukâbil; tasdik ile, îmân ile, tevhid ile, iz'ân ile, şehâdet ile, ubûdiyet ile mukàbele eder.
İşte bu çeşit ibâdât ve tefekkürâtla hakîki insan olur. Ahsen‑i takvîmde olduğunu gösterir. Îmânın yümnüyle emânete lâyık, emin bir halife-i arz olur.
443
Ey ahsen‑i takvîmde yaratılan ve sû-i ihtiyarıyla esfel-i sâfilîn tarafına giden insan-ı gâfil! Beni dinle. Ben de senin gibi gençlik sarhoşluğuyla, gaflet içinde dünyayı hoş ve güzel gördüğüm hâlde, gençlik sarhoşluğundan ihtiyarlık sabahında ayıldığım dakikada, o güzel zannettiğim, Âhiret’e müteveccih olmayan dünyanın yüzünü nasıl çirkin gördüğümü ve Âhiret’e bakan hakîki yüzü ne kadar güzel olduğunu, Onyedinci Söz’ün İkinci Makamı’ndaki iki levha-i hakikate bak, sen de gör.
Birinci levha: Ehl‑i dalâlet gibi, fakat sarhoş olmadan gaflet perdesiyle eskiden gördüğüm ehl-i gaflet dünyasının hakikatini tasvir eder.
İkinci levha: Ehl‑i hidayet ve huzurun hakikat-i dünyalarına işâret eder. Eskiden ne tarzda yazılmış, o tarzda bıraktım. Şiire benzer, fakat şiir değillerdir…
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
رَبِّ اشْرَحْ ل۪ي صَدْر۪ي ❋ وَيَسِّرْ ل۪ٓي اَمْر۪ي ❋ وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَان۪ي ❋ يَفْقَهُوا قَوْل۪ي
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ اللَّط۪يفَةِ الْاَحَدِيَّةِ شَمْسِ سَمَاءِ الْاَسْرَارِ وَمَظْهَرِ الْاَنْوَارِ وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلَالِ وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ ❋ اَللّٰهُمَّ بِسِرِّهِ لَدَيْكَ ❋ وَبِسَيْرِهِ اِلَيْكَ ❋ اٰمِنْ خَوْف۪ي ❋ وَاَقِلْ عُثْرَت۪ي ❋ وَاذْهِبْ حُزْن۪ي وَحِرْص۪ي ❋ وَكُنْ ل۪ي وَخُذْن۪ي اِلَيْكَ مِنّ۪ي ❋ وَارْزُقْنِي الْفَنَاءَ عَنّ۪ي وَلَا تَجْعَلْن۪ي مَفْتُونًا بِنَفْس۪ي ❋ مَحْجُوبًا بِحِسّ۪ي ❋ وَاكْشِفْ ل۪ي عَنْ كُلِّ سِرِّ مَكْتُومٍ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ ❋ وَارْحَمْن۪ي وَارْحَمْ رُفَقَائ۪ي ❋ وَارْحَمْ اَهْلَ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ ❋ اٰم۪ينَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ وَيَا اَكْرَمَ الْاَكْرَم۪ينَ
444
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ