Birinci Mebhas

Îmânın binler mehâsininden yalnız beşini “Beş Nokta” içinde beyân ederiz.

Birinci Nokta

İnsan; nur‑u îmân ile a'lâ-yı illiyîne çıkar. Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer. Cehennem’e ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü: Îmân insanı Sâni'-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor. Îmân, bir intisabdır. Öyle ise, insan, îmân ile insanda tezâhür eden San'at-ı İlâhiye ve Nukùş-u Esmâ-i Rabbâniye itibariyle bir kıymet alır. Küfür, o nisbeti kat'eder. O kat'tan san'at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibariyle olur. Madde ise; hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan kıymeti hiç hükmündedir.
Bu sırrı bir temsîl ile beyân edeceğiz. Meselâ: İnsanların san'atları içinde, nasıl ki maddenin kıymeti ile san'atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazen müsâvî, bazen madde daha kıymetdâr, bazen oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san'at bulunuyor. Belki bazen, antika olan bir san'at, bir milyon kıymeti aldığı hâlde, maddesi beş kuruşa da değmiyor. İşte öyle antika bir san'at, antikacıların çarşısına gidilse; hàrika‑pîşe ve pek eski hünerver san'atkârına nisbet ederek, o san'atkârı yâdetmekle ve o san'atla teşhîr edilse, bir milyon fiatla satılır. Eğer, kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahâsına alınabilir.
418
İşte insan, Cenâb‑ı Hakk’ın böyle antika bir san'atıdır. Ve en nâzik ve nâzenîn bir mu'cize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medâr ve kâinâta bir misâl-i musağğar sûretinde yaratmıştır.
Eğer nur‑u îmân, içine girse; üstündeki bütün mânidâr nakışlar o ışıkla okunur. O mü'min, şuûr ile okur. Ve, o intisabla okutur. Yani: “Sâni'-i Zülcelâl’in masnû'uyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım.” gibi mânâlarla insandaki san'at-ı Rabbâniye tezâhür eder. Demek Sâni'ine intisabdan ibaret olan îmân, insandaki bütün âsâr-ı san'atı izhâr eder. İnsanın kıymeti, o san'at-ı Rabbâniye’ye göre olur. Ve âyine-i Samedâniye itibariyledir. O hâlde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhâtab-ı İlâhî ve Cennet’e lâyık bir misâfir-i Rabbânî olur.
Eğer kat'‑ı intisabdan ibaret olan küfür, insanın içine girse; o vakit bütün o mânidâr nukùş-u Esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zîra Sâni' unutulsa, Sâni'a müteveccih manevî cihetler de anlaşılmaz. Âdeta baş aşağı düşer. O mânidâr àlî san'atların ve manevî àlî nakışların çoğu gizlenir. Bâkî kalan ve göz ile görülen bir kısmı ise, süflî esbâba ve tabiata ve tesâdüfe verilip, nihâyet sukùt eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi; kısacık bir ömürde hayvanatın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir hâlde, yalnız cüz'î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder gider. İşte küfür, böyle mâhiyet-i insaniyeyi yıkar; elmastan kömüre kalbeder.
419

İkinci Nokta

Îmân, nasıl ki bir nurdur, insanı ışıklandırıyor; üstünde yazılan bütün Mektûbat‑ı Samedâniye’yi okutturuyor. Öyle de, kâinâtı dahi ışıklandırıyor. Zaman-ı mâzi ve müstakbeli, zulümâttan kurtarıyor. Şu sırrı, bir vâkıada اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet‑i kerîmesinin bir sırrına dair gördüğüm bir temsîl ile beyân ederiz, şöyle ki:
Bir vâkıa‑i hayâliyede gördüm ki: İki yüksek dağ var, birbirine mukâbil… Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere… Ben o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da; her tarafı karanlık, kesif bir zulümât istilâ etmişti. Ben sağ tarafıma baktım; nihâyetsiz bir zulümât içinde bir mezar-ı ekber gördüm, yani tahayyül ettim. Sol tarafıma baktım; müdhiş zulümât dalgaları içinde azîm fırtınalar, dağdağalar, dâhiyeler hazırlandığını görüyor gibi oldum. Köprünün altına baktım; gayet derin bir uçurum görüyorum zannettim. Bu müdhiş zulümâta karşı, sönük bir cep fenerim vardı. Onu isti'mâl ettim. Yarım yamalak ışığıyla baktım. Pek müdhiş bir vaziyet bana göründü. Hattâ önümdeki köprünün başında ve etrafında öyle müdhiş ejderhalar, arslanlar, canavarlar göründü ki; “Keşke bu cep fenerim olmasa idi; bu dehşetleri görmese idim.” dedim. O feneri hangi tarafa çevirdim ise, öyle dehşetler aldım. “Eyvâh! Şu fener, başıma belâdır.” dedim. Ondan kızdım; o cep fenerini yere çarptım, kırdım. Güyâ onun kırılması, dünyayı ışıklandıran büyük elektrik lambasının düğmesine dokundum gibi birden o zulümât boşandı. Her taraf o lambanın nuru ile doldu. Herşeyin hakikatini gösterdi.
Baktım ki: O gördüğüm köprü; gayet muntazam yerde, ova içinde bir caddedir. Ve sağ tarafımda gördüğüm mezar‑ı ekber; baştan başa güzel, yeşil bahçelerle nurânî insanların taht-ı riyâsetinde ibâdet ve hizmet ve sohbet ve zikir meclisleri olduğunu farkettim. Ve sol tarafımda fırtınalı, dağdağalı zannettiğim uçurumlar, şâhikalar ise; süslü, sevimli, câzibedâr olan dağların arkalarında azîm bir ziyâfetgâh, güzel bir seyrangâh, yüksek bir nüzhetgâh bulunduğunu hayâl-meyâl gördüm. Ve o müdhiş canavarlar, ejderhalar zannettiğim mahlûklar ise; mûnis deve, öküz, koyun, keçi gibi hayvanat-ı ehliye olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نوُرِ الْا۪يمَانِ diyerek اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ âyet‑i kerîmesini okudum, o vâkıadan ayıldım.
420
İşte o iki dağ; mebde'‑i hayat, âhir-i hayat‥ yani, âlem-i arz ve âlem-i berzahtır. O köprü ise; hayat yoludur. O sağ taraf ise; geçmiş zamandır. Sol taraf ise; istikbâldir. O cep feneri ise; hodbîn ve bildiğine i'timâd eden ve vahy-i semâvîyi dinlemeyen enâniyet-i insaniyedir. O canavarlar zannolunan şeyler ise; âlemin hâdisâtı ve acîb mahlûkatıdır.
İşte enâniyetine i'timâd eden, zulümât‑ı gaflete düşen, dalâlet karanlığına mübtelâ olan adam; o vâkıada, evvelki hâlime benzer ki; o cep feneri hükmünde nâkıs ve dalâlet-âlûd ma'lûmât ile zaman-ı mâziyi bir mezar-ı ekber sûretinde ve adem-âlûd bir zulümât içinde görüyor. İstikbâli, gayet fırtınalı ve tesâdüfe bağlı bir vahşetgâh gösterir. Hem herbirisi, bir Hakîm-i Rahîm’in birer memur-u musahharı olan hâdisât ve mevcûdâtı, muzır birer canavar hükmünde bildirir. وَالَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِ hükmüne mazhar eder.
Eğer hidayet‑i İlâhiye yetişse, îmân kalbine girse, nefsin fir'avuniyeti kırılsa, Kitabullâh’ı dinlese; o vâkıada, ikinci hâlime benzeyecek. O vakit, birden kâinât bir gündüz rengini alır; nur-u İlâhî ile dolar. Âlem اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okur. O vakit zaman‑ı mâzi, bir mezar-ı ekber değil, belki herbir asrı bir nebînin veya evliyânın taht-ı riyâsetinde, vazife-i ubûdiyeti îfâ eden ervâh-ı sâfiye cemâatlerinin vazife-i hayatlarını bitirmekle, اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyerek makàmât‑ı àliyeye uçmalarını ve müstakbel tarafına geçmelerini kalb gözü ile görür. Sol tarafına bakar ki; dağlar-misâl bazı inkılâbât-ı berzahiye ve uhreviye arkalarında Cennet’in bağlarındaki saâdet saraylarında kurulmuş bir ziyâfet-i Rahmâniye’yi o nur-u îmân ile uzaktan uzağa farkeder. Ve fırtına ve zelzele, tâun gibi hâdiseleri, birer musahhar memur bilir. Bahar fırtınası ve yağmur gibi hâdisâtı; sûreten haşîn, ma'nen çok latîf hikmetlere medâr görüyor. Hattâ mevti, hayat-ı ebediyenin mukaddimesi ve kabri, saâdet-i ebediyenin kapısı görüyor. Daha sâir cihetleri sen kıyâs eyle. Hakikati, temsîle tatbik et.
421

Üçüncü Nokta

Îmân hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakîki îmânı elde eden adam, kâinâta meydân okuyabilir. Ve îmânın kuvvetine göre hâdisâtın tazyîkatından kurtulabilir. تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ der, sefîne‑i hayatta kemâl-i emniyetle hâdisâtın dağlarvâri dalgaları içinde seyran eder. Bütün ağırlıklarını Kadîr-i Mutlak’ın yed-i kudretine emânet eder, rahatla dünyadan geçer, berzahta istirahat eder. Sonra saâdet-i ebediyeye girmek için Cennet’e uçabilir. Yoksa, tevekkül etmezse; dünyanın ağırlıkları, uçmasına değil, belki esfel-i sâfilîne çeker. Demek; îmân tevhidi, tevhid teslîmi, teslîm tevekkülü, tevekkül saâdet‑i dâreyni iktiza eder.
Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbâbı bütün bütün reddetmek değildir. Belki esbâbı, dest‑i kudretin perdesi bilip riâyet ederek; esbâba teşebbüs ise, bir nev'i duâ-yı fiilî telâkki ederek; müsebbebâtı, yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemek ve neticeleri O’ndan bilmek ve O’na minnetdâr olmaktan ibarettir.
Tevekkül eden ve etmeyenin misâlleri, şu hikâyeye benzer:
Vaktiyle iki adam; hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefîneye birer bilet alıp girdiler. Birisi; girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezâret eder. Diğeri; hem ahmak, hem mağrûr olduğundan, yükünü yere bırakmıyor.
422
Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”
O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zâyi' olur. Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhâfaza edeceğim.”
Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefîne‑i Sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyâde iyi muhâfaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin. Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın, gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek. Kaptan dahi, eğer seni bu hâlde görse, ya ‘dîvânedir’ diye seni tardedecek. Ya, ‘Hâindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihzâ ediyor, hapis edilsin.’ diye emredecektir. Hem herkese maskara olursun. Çünkü; ehl-i dikkat nazarında, zaafı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyâyı ve zilleti gösteren tasannu'un ile kendini halka mudhike yaptın. Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçârenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh, Allah senden râzı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.
İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinâtın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfürûşluktan ve maskaralıktan ve şekàvet‑i uhreviyeden ve tazyîkat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın‥

Dördüncü Nokta

Îmân, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife‑i asliyesi, îmân ve duâdır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
Şu mes'elenin binler delillerinden yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o mes'eleye vâzıh bir delildir. Ve bir bürhân‑ı kàtı'dır. Evet, insaniyet îmân ile insaniyet olduğunu; insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü: Hayvan, dünyaya geldiği vakit, âdeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi isti'dâdına göre mükemmel olarak gelir; yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinâtla olan münâsebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sâhibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder; yani ona ilhâm olunur.
423
Demek; hayvanın vazife‑i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir. Ve mârifet kesbetmekle terakkî etmek değildir. Ve aczini göstermekle medet istemek, duâ etmek değildir. Belki vazifesi; isti'dâdına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir.
İnsan ise, dünyaya gelişinde herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına câhil, hattâ yirmi senede tamamen şerâit‑i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç‥ hem gayet âciz ve zaîf bir sûrette dünyaya gönderilip, bir-iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. Onbeş senede ancak zarar ve menfaati farkeder. Hayat-ı beşeriyenin muâvenetiyle, ancak menfaatlerini celb ve zararlardan sakınabilir.
Demek ki, insanın vazife‑i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, duâ ile ubûdiyettir. Yani: “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikâne terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütûflarıyla böyle nâzenînâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. Ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdiü'l-Hâcât’a lisân-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır. Ve istemek ve duâ etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenâhlarıyla, makam-ı a'lâ-yı ubûdiyete uçmaktır.
Demek, insan bu âleme, ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mâhiyet ve isti'dâd itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm‑u hakîkiyenin esâsı ve mâdeni ve nuru ve rûhu Mârifetullâh’tır. Ve onun üssü'l-esâsı da Îmân-ı Billâh’tır.
424
Hem insan, nihâyetsiz acziyle nihâyetsiz beliyyâta ma'rûz ve hadsiz a'dânın hücumuna mübtelâ ve nihâyetsiz fakrıyla beraber nihâyetsiz hâcâta giriftâr ve nihâyetsiz metâlibe muhtaç olduğundan; vazife‑i asliye-i fıtriyesi, îmândan sonra duâdır. Duâ ise, esâs-ı ubûdiyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir merâmını, bir arzusunu elde etmek için; ya ağlar, ya ister. Yani; ya fiilî, ya kavlî lisân-ı acziyle bir duâ eder. Maksûduna muvaffak olur. Öyle de: İnsan, bütün zîhayat âlemi içinde nâzik, nâzenîn, nâzdâr bir çocuk hükmündedir. Rahmânürrahîm’in dergâhında, ya za'f ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla duâ etmek gerektir. Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshìrin şükrünü edâ etsin. Yoksa bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi: “Ben kuvvetimle bu kàbil-i teshìr olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acîb şeyleri teshìr ediyorum. Ve fikir ve tedbirimle kendime itâat ettiriyorum.” deyip küfran-ı ni'mete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.

Beşinci Nokta

Îmân, duâyı bir vesile‑i kat'iyye olarak iktiza ettiği ve fıtrat-ı insaniye, onu şiddetle istediği gibi; Cenâb-ı Hak dahi “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” meâlinde: قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ي لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْ fermân ediyor. Hem اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ emrediyor.
Eğer Desen: Birçok defa duâ ediyoruz, kabûl olmuyor. Hâlbuki; âyet umumîdir; “Her duâya cevab var.” ifâde ediyor.
425
Elcevab: Cevab vermek ayrıdır, kabûl etmek ayrıdır. Her duâ için cevab vermek var; fakat kabûl etmek, hem aynı matlûbu vermek Cenâb‑ı Hakk’ın hikmetine tâbidir. Meselâ; hasta bir çocuk çağırır: “Yâ hekim! Bana bak.” Hekim: “Lebbeyk” der. “Ne istersin?” cevab verir. Çocuk: “Şu ilâcı ver bana.” der. Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yâhut onun maslahatına binâen ondan daha iyisini verir, yâhut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenâb-ı Hak; Hakîm-i Mutlak, hâzır, nâzır olduğu için abdin duâsına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat, insanın hevâ-perestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki Hikmet-i Rabbâniye’nin iktizasıyla; ya matlûbunu veya daha evlâsını verir, veya hiç vermez.
Hem, duâ bir ubûdiyettir. Ubûdiyet ise; semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise; o nev'i duâ ve ibâdetin vakitleridir. O maksadlar, gayeleri değil. Meselâ: Yağmur namazı ve duâsı bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir. Yoksa o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o duâ, o ibâdet, hàlis olmadığından kabûle lâyık olmaz. Nasıl ki güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir. Hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husuf namazları denilen iki ibâdet‑i mahsûsanın vakitleridir. Yani: Gece ve gündüzün nurânî âyetlerinin nikâblanmasıyla bir azamet-i İlâhiye’yi ilâna medâr olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını o vakitte bir nev'i ibâdete dâvet eder. Yoksa o namaz – açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabıyla muayyen olan – Ay ve Güneş’in husuf ve küsûflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi; yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duâların evkàt-ı mahsûsalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, duâ ile, niyâz ile Kadîr-i Mutlak’ın dergâhına ilticâ eder.
Eğer duâ çok edildiği hâlde, beliyeler def' olunmazsa, denilmeyecek ki: “Duâ kabûl olmadı.” Belki denilecek ki: “Duânın vakti kazâ olmadı.” Eğer Cenâb‑ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref'etse – nurun alâ nur – o vakit duâ vakti biter, kazâ olur.
Demek duâ, bir sırr‑ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hàlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhâr edip, duâ ile O’na ilticâ etmeli. Rubûbiyet’ine karışmamalı. Tedbiri O’na bırakmalı. Hikmetine i'timâd etmeli. Rahmetini ittiham etmemeli.
426
Evet hakikat‑i hâlde âyât-ı beyyinâtın beyânıyla sâbit olan: Bütün mevcûdât, herbirisi birer mahsûs tesbih ve birer hususî ibâdet, birer hàs secde ettikleri gibi; bütün kâinâttan Dergâh-ı İlâhiye’ye giden, bir duâdır.
Ya isti'dâd lisânıyladır; – bütün nebâtâtın duâları gibi – ki; herbiri lisân‑ı isti'dâdıyla Feyyâz-ı Mutlak’tan bir sûret taleb ediyorlar. Ve esmâsına bir mazhariyet-i münkeşife istiyorlar.
Veya ihtiyac‑ı fıtrî lisânıyladır; – bütün zîhayatın iktidarları dâhilinde olmayan hâcât‑ı zarûriyeleri için duâlarıdır – ki; herbirisi o ihtiyac-ı fıtrî lisânıyla, Cevvâd-ı Mutlak’tan idâme-i hayatları için bir nev'i rızık hükmünde bazı metâlibi istiyorlar.
Veya lisân‑ı ıztırarıyla bir duâdır ki; muztar kalan herbir zîrûh, kat'î bir ilticâ ile duâ eder, bir hâmî‑i mechûlüne ilticâ eder. Belki Rabb-i Rahîm’ine teveccüh eder. Bu üç nev'i duâ bir mâni olmazsa dâima makbûldür.
Dördüncü nev'i ki; – en meşhûrudur – bizim duâmızdır. Bu da iki kısımdır: Biri, fiilî ve hâlî; diğeri, kalbî ve kàlîdir. Meselâ: Esbâba teşebbüs, bir duâ‑yı fiilîdir. Esbâbın ictimâ'ı; müsebbebi icâd etmek için değil, belki lisân-ı hâl ile müsebbebi Cenâb-ı Hak’tan istemek için bir vaziyet-i marziye almaktır. Hattâ çift sürmek, hazine-i rahmet kapısını çalmaktır. Bu nev'i duâ-yı fiilî; Cevvâd-ı Mutlak’ın isim ve ünvânına müteveccih olduğundan, kabûle mazhariyeti ekseriyet-i mutlakadır.
427
İkinci kısım: Lisân ile, kalb ile duâ etmektir. Eli yetişmediği bir kısım metâlibi istemektir. Bunun en mühim ciheti, en güzel gayesi, en tatlı meyvesi şudur ki: Duâ eden adam anlar ki; birisi var, onun hâtırât‑ı kalbini işitir. Herşeye eli yetişir. Herbir arzusunu yerine getirebilir. Aczine merhamet eder, fakrına medet eder.
İşte ey âciz insan ve ey fakir beşer! Duâ gibi hazine‑i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma. Ona yapış, a'lâ-yı illiyîn-i insaniyete çık. Bir sultan gibi bütün kâinâtın duâlarını, kendi duân içine al. Bir abd-i küllî ve bir vekil-i umumî gibi اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ de, kâinâtın güzel bir takvîmi ol.