389

Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makamı

اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ❋ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ي بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا اِنَّ رَبّ۪ي عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ

Mukaddime

Erkân‑ı îmâniyenin kutb-u a'zamı olan îmân-ı Billâh’a dair “Katre Risalesi”nde, şu mevcûdâtın herbirisi, ellibeş lisânla Cenâb‑ı Hakk’ın vücûb-u vücûduna ve vahdâniyetine delâlet ve şehâdetlerini icmâlen beyân etmişiz. Hem “Nokta Risalesi”nde, Cenâb‑ı Hakk’ın delâil-i vücûb ve vahdâniyetinden, herbirisi bin bürhân kuvvetinde dört bürhân-ı küllî zikretmişiz. Hem oniki kadar Arabî risalelerimde, Cenâb-ı Hakk’ın vücûb-u vücûdunu ve vahdâniyetini gösteren yüzler kat'î bürhânları zikrettiğimizden, şimdi onlara iktifâen derin tedkîkàta girişmeyeceğiz. Yalnız, şu “Yirmiikinci Söz”de; Arabî Risaletü'n‑Nurda icmâlen yazdığım “Oniki Lem'a”yı, îmân‑ı Billâh güneşinden göstermeğe çalışacağız.
390

Birinci Lem'a

Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi' malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir. Biri; icmâlî, âmiyânedir ki: “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki, sâhib olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezâretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sâhib çıkabilir. İkinci çeşit odur ki; her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde tuğrâyı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir sûrette “Herşey o zâtındır.” der. İşte şu hâlde herbir şey o zâtı ma'nen gösterir.
Aynen öyle de; tevhid dahi iki çeşittir.
Biri: Tevhid‑i âmî ve zâhirîdir ki; “Cenâb-ı Hak birdir, şerîki, nazîri yoktur, bu kâinât O’nundur.”
İkincisi: Tevhid‑i hakîkidir ki; herşey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i Rubûbiyet’ini ve nakş-ı kalemini görmekle doğrudan doğruya herşeyden O’nun nuruna karşı bir pencere açıp O’nun birliğine ve herşey O’nun dest-i kudretinden çıktığına ve Ulûhiyet’inde ve Rubûbiyet’inde ve mülkünde hiçbir vecihle, hiçbir şerîki ve muîni olmadığına, şühûda yakın bir yakìn ile tasdik edip îmân getirmektir ve bir nev'i huzur-u dâimî elde etmektir. Biz dahi şu Söz’de, o hàlis ve àlî tevhid-i hakîkiyi gösterecek şuâları zikredeceğiz.
Bir Nükte İçinde Bir İhtar: Ey esbâb‑perest gâfil! Esbâb, bir perdedir. Çünkü, izzet ve azamet öyle ister. Fakat iş gören, kudret-i Samedâniye’dir. Çünkü, tevhid ve celâl öyle ister ve istiklâli iktiza eder. Sultan-ı Ezelî’nin memurları, Saltanat-ı Rubûbiyet’in icraatçıları değillerdir. Belki o saltanatın dellâllarıdırlar ve o Rubûbiyet’in temâşâger nâzırlarıdırlar. Ve o memurlar, o vâsıtalar, kudretin izzetini, Rubûbiyet’in haşmetini izhâr içindir. Tâ umûr-u hasîse ile kudretin mübâşereti görünmesin. Acz-âlûd, fakr-pîşe olan insanî bir sultan gibi, acz ve ihtiyaç için memurları şerîk-i saltanat ittihàz etmiş değildir.
391
Demek esbâb vaz'edilmiş, tâ aklın nazar‑ı zâhirîsine karşı kudretin izzeti muhâfaza edilsin. Zîra âyinenin iki vechi gibi, herşeyin bir “mülk” ciheti var ki; âyinenin mülevven yüzüne benzer, muhtelif renklere ve hâlâta medâr olabilir. Biri “melekût”dur ki; âyinenin parlak yüzüne benzer. Mülk ve zâhir vechinde, kudret‑i Samedâniye’nin izzetine ve kemâline münâfî hâlât vardır. Esbâb, o hâlâta hem merci', hem medâr olmak için vaz'edilmişler. Fakat melekûtiyet ve hakikat cânibinde, herşey şeffâftır, güzeldir. Kudretin bizzat mübâşeretine münâsibdir. İzzetine münâfî değildir. Onun için esbâb, sırf zâhirîdir, melekûtiyette ve hakikatte te'sir-i hakîkileri yoktur.
Hem esbâb‑ı zâhiriyenin diğer bir hikmeti şudur ki: Haksız şekvâları ve bâtıl i'tirâzları Âdil-i Mutlak’a tevcîh etmemek için o şekvâlara, o i'tirâzlara hedef olacak esbâb vaz'edilmiştir. Çünkü; kusur onlardan çıkıyor ve onların kàbiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misâl-i latîf sûretinde bir temsîl-i manevî rivâyet ediliyor ki:
Hazret‑i Azrâil Aleyhisselâm, Cenâb-ı Hakk’a demiş ki: “Kabz-ı ervâh vazifesinde Senin ibâdın benden şekvâ edecekler, benden küsecekler.” Cenâb-ı Hak lisân-ı hikmetle O’na demiş ki: “Seninle ibâdımın ortasında musîbetler, hastalıklar perdesini bırakacağım; tâ şekvâları onlara gidip senden küsmesinler.”
İşte bak, nasıl hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenâlıklara merci'dirler ve kabz‑ı ervâhta hakikat olarak olan hikmet ve güzellik, Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesine mütealliktir; öyle de, Hazret-i Azrâil dahi bir perdedir. Kabz-ı ervâhta zâhiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemâline münâsib düşmeyen bazı hâlâta merci' olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlâhiye’ye bir perdedir.
392
Evet, izzet ve azamet ister ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i kudret ola aklın nazarında. Tevhid ve celâl ister ki; esbâb, ellerini çeksinler te'sir-i hakîkiden.

İkinci Lem'a

Bak şu kâinât bostanına, şu zeminin bağına! Şu semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne dikkat et!‥ Göreceksin ki; bir Sâni'‑i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Zülcemâl’in, o serilmiş ve serpilmiş masnûâttan herbir masnû' üstünde Hàlık-ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkesi ve herbir mahlûku üstünde Sâni'-i Külli Şey’e hàs bir hâtemi ve kalem-i kudretin birer menşûru olan sahâif-i leyl ve nehâr, yaz ve baharda yazılan tabakàt-ı mevcûdât üstünde taklid kabûl etmez bir tuğrâ-i garrâsı vardır. Şimdi o sikkelerden, o hâtemlerden, o tuğrâlardan nümûne olarak birkaçını zikredeceğiz.
Meselâ, hesabsız sikkelerinden, hayat üzerinde koyduğu çok sikkelerinden şu sikkeye bak ki: “Bir şeyden herşey yapar, hem herşeyden bir tek şey yapar.” Çünkü; nutfe suyundan ve hem içilen basit bir sudan, hesabsız a'zâ ve cihâzât‑ı hayvaniyeyi yapar. İşte bir şeyi herşey yapmak, elbette bir Kadîr-i Mutlak’ın işidir. Hem yenilen hadsiz taamlardan, o taam ise hayvanî olsun, nebâtî olsun, o müteaddid maddeleri, hàs bir cisme kemâl-i intizam ile çeviren ve ondan mahsûs bir cild nesceden ve ondan basit cihâzları yapan, elbette bir Kadîr-i Külli Şey’dir ve Alîm-i Mutlak’tır.
Evet, Hàlık‑ı mevt ve hayat, şu destgâh-ı dünyada, hikmetiyle, hayatı öyle bir kanun-u emriye-i mu'ciz-nümâ ile idare ediyor ki; o kanunu tatbik ve icra etmek, bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutan bir Zât’a mahsûstur.
393
İşte eğer aklın sönmemiş ise, kalbin kör olmamış ise, anlarsın ki; bir şeyi kemâl‑i sühûlet ve intizamla herşey yapan ve herşeyi kemâl-i mîzan ve intizamla san'atkârâne bir tek şey yapan, herşeyin Sâni'ine hàs ve Hàlık-ı Külli Şey’e mahsûs bir sikkedir.
Meselâ, görsen: Hàrika‑pîşe bir zât, bir dirhem pamuktan yüz top çuha ve ipek veya patiska gibi mütenevvi' sâir kumaşları o tek dirhem pamuktan nescetmekle beraber helva, baklava gibi çok taamları dahi ondan yapıyor. Sonra görsen ki; o zât, demiri ve taşı, balı ve yağı, suyu ve toprağı avucuna alır, bir güzel altın yapar. Elbette kat'iyyen hükmedeceksin ki; O Zât, öyle kendine hàs bir san'ata mâliktir, bütün anâsır-ı arziye, O’nun emrine musahhar ve bütün mevâlid-i türâbiye, O’nun hükmüne bakar‥
Evet, hayattaki tecellî‑i kudret ve hikmet, bu misâlden bin derece daha acîbdir. İşte hayat üstündeki çok sikkelerden bir tek sikke…

Üçüncü Lem'a

Bak, şu kâinât‑ı seyyâlede, şu mevcûdât-ı seyyârede cevelân eden zîhayatlara! Göreceksin ki, bütün zîhayatlardan herbir zîhayat üstünde, Hayy-ı Kayyûm’un koyduğu çok hâtemleri vardır. O hâtemlerden bir hâtemi şudur ki:
O zîhayat, meselâ, şu insan; âdeta kâinâtın bir misâl‑i musağğarı, şecere-i hilkatin bir semeresi ve şu âlemin bir çekirdeği gibi ki, envâ'-ı âlemin ekser nümûnelerini câmi'dir. Güyâ o zîhayat, bütün kâinâttan gayet hassas mîzanlarla süzülmüş bir katredir. Demek, şu zîhayatı halketmek ve ona Rab olmak, bütün kâinâtı kabza-i tasarrufunda tutmak lâzım gelir.
394
İşte, eğer aklın evhâmda boğulmamış ise, anlarsın ki: Bir kelime‑i kudreti, meselâ, bal arısını; ekser eşyaya bir nev'i küçük fihriste yapmak ve bir sahifede, meselâ, insanda; şu kitab-ı kâinâtın ekser mes'elelerini yazmak, hem bir noktada, meselâ, küçücük incir çekirdeğinde; koca incir ağacının programını dercetmek ve bir harfte, meselâ, kalb-i beşerde; şu âlem-i kebîrin safahâtında tecellî ve ihâta eden bütün esmânın âsârını göstermek ve bir mercimek dânesi kadar mevki tutan kuvve-i hâfıza-i insaniyede bir kütübhâne kadar yazı yazdırmak ve bütün hâdisât-ı kevniyenin mufassal fihristesini o kuvvecikte dercetmek, elbette ve elbette Hàlık-ı Külli Şey’e hàs ve bu kâinâtın Rabb-i Zülcelâl’ine mahsûs bir hâtemdir.
İşte zîhayat üstünde olan pek çok hâtem‑i Rabbânî’den bir tek hâtem, böyle nurunu gösterse ve O’nun âyâtını şöyle okuttursa, acaba birden bütün o hâtemlere bakabilsen, görebilsen سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى بِشِدَّةِ ظُهُورِهِ demeyecek misin?

Dördüncü Lem'a

Bak, şu semâvâtın denizinde yüzen ve şu zeminin yüzünde serpilen rengârenk mevcûdâta ve çeşit çeşit masnûâta dikkat et! Göreceksin ki; herbiri üstünde Şems‑i Ezelî’nin taklid kabûl etmez tuğrâları vardır. Nasıl hayatta sikkeleri, zîhayatta hâtemleri görünüyor ve bir-ikisini gördük; ihyâ üstünde dahi öyle tuğrâları vardır. Temsîl, derin mânâları fehme yakınlaştırdığından bir temsîl ile şu hakikati göstereceğiz.
Meselâ, Güneş; seyyârelerden tut, tâ katrelere kadar, tâ camın küçük parçalarına kadar ve kar’ın parlak zerreciklerine kadar şu Güneş’in cilve‑i misâliyesinden ve in'ikâsından bir tuğrâsı ve Güneş’e mahsûs bir eser-i nurânîsi görünüyor. Şâyet o hadsiz şeylerde görünen güneşçiklerini, Güneş’in cilve-i in'ikâsı ve tecellî-i aksi olduğunu kabûl etmezsen, o vakit herbir katrede ve ziyâya ma'rûz herbir cam parçasında ve ışığa mukâbil her şeffâf bir zerrecikte; tabîi ve hakîki bir Güneş’in vücûdunu bil'asâle kabûl etmek gibi gayet derece bir dîvânelikle, nihâyetsiz bir belâhete düşmekliğin lâzım gelir.
395
Öyle de: Şems‑i Ezelî’nin tecelliyât-ı nurâniyesinden “ihyâ” yani “hayat vermek” cihetinde, herbir zîhayat üstünde öyle bir tuğrâsı vardır ki, farazâ bütün esbâb toplansa ve birer fâil-i muhtar kesilseler yine o tuğrâyı taklid edemezler. Zîra herbiri birer mu'cize-i kudret olan zîhayatlar, herbiri O Şems-i Ezelî’nin şuâları hükmünde olan esmâsının nokta-i mihrâkıyesi sûretindedir.
Eğer zîhayat üstünde görünen o nakş‑ı acîb-i san'atı, o nazm-ı garîb-i hikmeti ve o tecellî-i sırr-ı Ehadiyet’i, Zât-ı Ehad-i Samed’e verilmediği vakit, herbir zîhayatta, hattâ bir sinekte, bir çiçekte nihâyetsiz bir Kudret-i Fâtıra, içinde saklandığını ve herşeyi muhît bir ilim bulunduğunu ve kâinâtı idare edecek bir İrâde-i Mutlaka, onda mevcûd olduğunu; belki Vâcibü'l-Vücûd’a mahsûs bâkî sıfatları dahi onların içinde bulunduğunu kabûl etmek; âdeta o çiçeğin, o sineğin herbir zerresine bir ulûhiyet vermek gibi, dalâletin en eblehçesine, hurâfâtın en ahmakçasına bir derekesine düşmek lâzım gelir.
Zîra o şeyin zerrelerine, hususan tohum olsalar, öyle bir vaziyet verilmiş ki; o zerre, cüz'ü olduğu zîhayata bakar, onun nizâmına göre vaziyet alır. Belki o zîhayatın bütün nev'ine bakar gibi, o nev'in devamına yarayacak her yerde zer'etmek ve nev'inin bayrağını dikmek için kanatçıklarla kanatlanmak gibi bir keyfiyet alır. Belki o zîhayat, alâkadar ve muhtaç olduğu bütün mevcûdâta karşı muâmelâtını ve münâsebât‑ı rızkıyesini devam ettirecek bir vaziyet tutuyor.
İşte, eğer o zerre, bir Kadîr‑i Mutlak’ın memuru olmazsa ve nisbeti O Kadîr-i Mutlak’tan kesilse o vakit o zerreye herşeyi görür bir göz, herşeye muhît bir şuûr vermek lâzımdır.
396
Elhâsıl: Nasıl şu katrelerde ve camın zerreciklerinde olan güneşçikler ve çeşit çeşit renkler, Güneş’in cilve‑i aksine ve in'ikâsının tecellîsine verilmezse, bir tek Güneş’e mukâbil nihâyetsiz güneşleri kabûl etmek lâzım gelir. Muhâl-ender muhâl bir hurâfeyi kabûl etmek iktiza eder. Aynen bunun gibi; eğer herşey Kadîr-i Mutlak’a verilmezse, bir tek Allah’a mukâbil nihâyetsiz, belki zerrât-ı kâinât adedince ilâhları kabûl etmek gibi, yüz derece muhâl içindeki bir muhâli mevcûd kabûl etmek gibi bir dîvânelik hezeyanına düşmek lâzım gelir.
Elhâsıl: Herbir zerreden üç pencere, Şems‑i Ezelî’nin nur-u vahdâniyetine ve vücûb-u vücûduna açılır.
Birinci Pencere: Herbir zerre; bir nefer gibi, nasıl ki askerî dâirelerinin herbirinde, yani takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında, ordusunda herbirisinde bir nisbeti, o nisbete göre bir vazifesi ve o vazifeye göre nizâmı dâiresinde bir hareketi olduğu gibi‥
Öyle de; senin gözbebeğindeki o câmid zerrecik dahi, senin gözünde, başında, vücûdunda ve kuvve‑i müvellide, kuvve-i câzibe, kuvve-i dâfia, kuvve-i musavvire gibi deverân-ı dem’e ve his ve harekeye hizmet eden evride ve şerâyîn ve sâir a'sâblarda, hem senin nev'inde, ilâ âhir‥ birer nisbeti, birer vazifesi bulunduğunu, bilbedâhe bir Kadîr-i Ezelî’nin eser-i sun'u ve memur-u muvazzafı ve taht-ı tedbirinde olduğunu, kör olmayan göze gösterir.
İkinci Pencere: Havadaki herbir zerre, herbir çiçeği, herbir meyveyi ziyaret edebilir. Herbir çiçeğe, herbir meyveye girer işleyebilir. Eğer herşeyi görür ve bilir bir Kadîr‑i Mutlak’ın memur-u musahharı olmasa, o serseri zerre, bütün meyvelerin, çiçeklerin cihâzâtını ve yapılmasını ve ayrı ayrı san'atlarını ve onlara giydirilen sûretlerin terziliğini ve hıyâtat-ı kâmile-i muhîta-i san'atını bilmek lâzım gelir. İşte şu zerre, bir güneş gibi bir nur-u tevhidin şuâını gösteriyor. Ziyâyı, havaya; mâi, türâba kıyâs et.
Zâten eşyanın asıl menşe'leri, şu dört maddedir: Yeni hikmetle, müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l-humuza, karbon, azottur ki; bu anâsır, evvelki unsurların eczâlarıdır.
397
Üçüncü Pencere: Zerrelerden mürekkeb bir parça toprak, herbir çiçekli ve meyveli nebâtâtın neşv ü nemâsına menşe' olabilir bir kâseyi, o zerreciklerden doldursan, bütün dünyadaki her nev'i çiçek ve meyveli nebâtâtın tohumcukları ki; o tohumcuklar hayvanatın nutfeleri gibi ayrı ayrı şeyler değil, nutfeler bir su olduğu gibi, o tohumlar da karbon, azot, müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l-humuzadan mürekkeb, mâhiyetçe birbirinin misli, keyfiyetçe birbirinden ayrı, yalnız kader kalemiyle sırf manevî olarak aslının programı tevdî' edilmiş. İşte o tohumları nöbetle o kâseye koysak, herbiri hàrika cihâzâtıyla, eşkâl ve vaziyetiyle zuhûr edeceğini, vukû' bulmuş gibi inanırsın.
Eğer o zerreler; herbir şeyin herbir hâl ve vaziyetini bilen ve herşeye (ona) lâyık vücûdu ve vücûdun levâzımatını vermeye kadîr ve kudretine nisbeten herşey kemâl‑i sühûletle musahhar olan bir Zât’ın memuru ve emirber bir vazifedârı olmazlarsa, o toprağın herbir zerresinde, ya bütün çiçekli ve meyvedârların adedince manevî fabrikalar ve matbaalar içinde bulunması lâzım gelir ki, o cihâzâtları ve eşkâlleri birbirinden uzak ve birbirinden ayrı mevcûdât-ı muhtelifeye menşe' olabilsin veya bütün o mevcûdâta muhît bir ilim ve bütün onların teşkilâtına muktedir olacak bir kudret vermek lâzımdır; tâ bütün onların teşkilâtına medâr olsun.
Demek Cenâb‑ı Hak’tan nisbet kesilse, toprağın zerrâtı adedince ilâhlar kabûl edilmesi lâzım gelir. Bu ise, bin defa muhâl içinde muhâl bir hurâfedir.
Fakat memur oldukları vakit çok kolaydır. Nasıl bir sultan‑ı azîmin bir âdi neferi, o pâdişahın nâmıyla ve onun kuvvetiyle bir memleketi hicret ettirebilir, iki denizi birleştirebilir, bir şahı esir edebilir; öyle de, Ezel ve Ebed Sultan’ının emriyle, bir sinek, bir Nemrud’u yere serer. Bir karınca, bir Fir'avun’un sarayını harâb eder, yere atar. Bir incir çekirdeği, bir incir ağacını yüklenir.
398
Hem herbir zerrede, vücûb ve vahdet‑i Sâni'a iki şâhid-i sâdık daha var.
Birisi; herbir zerre, acz‑i mutlakıyla beraber pek büyük ve pek mütenevvi' vazifeleri kaldırıyor ve cümûdiyeti ile beraber bir şuûr-u küllî gösteren intizam-perverâne nizâm-ı umumîye tevfik-i hareket eder. Demek herbir zerre, lisân-ı acziyle Kadîr-i Mutlak’ın vücûb-u vücûduna ve nizâm-ı âlemi gözetmesiyle vahdetine şehâdet eder.
كَمَا اَنَّ ف۪ي كُلِّ ذَرَّةٍ شَاهِدَيْنِ عَلٰى اَنَّهُ وَاجِبٌ وَاحِدٌ كَذٰلِكَ ف۪ي كُلِّ حَيٍّ لَهُ اٰيَتَانِ عَلٰى اَنَّهُ اَحَدٌ صَمَدٌ
Evet, herbir zîhayatta, biri Ehadiyet sikkesi, diğeri Samediyet tuğrâsı bulunuyor. Zîra bir zîhayat ekser kâinâtta cilveleri görünen esmâyı birden kendi âyinesinde gösteriyor. Âdeta bir nokta‑i mihrâkıye hükmünde Hayy-ı Kayyûm’un tecellî-i İsm-i A'zamını gösteriyor. İşte Ehadiyet-i Zâtiye’yi, Muhyî perdesi altında bir nev'i gölgesini gösterdiğinden, bir Sikke-i Ehadiyet’i taşıyor.
Hem o zîhayat, kâinâtın bir misâl‑i musağğarı ve şecere-i hilkatin bir meyvesi hükmünde olduğu için, kâinât kadar ihtiyacâtını ummadığı ve bilmediği bir yerden kolaylıkla küçücük dâire-i hayatına yetiştirmek cihetiyle Samediyet tuğrâsını gösteriyor. Yani, o hâl gösteriyor ki: Onun öyle bir Rabbi var ki; ona, herşeye bedel bir teveccühü var ve bütün eşyanın yerini tutar bir nazarı var. Bütün eşya, O’nun bir teveccühünün yerini tutamaz.
نَعَمْ يَكْف۪ي لِكُلِّ شَيْءٍ شَيْءٌ عَنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَا يَكْف۪ي عَنْهُ كُلُّ شَيْءٍ وَلَوْ لِشَيْءٍ وَاحِدٍ
399
Hem o hâl gösteriyor ki; onun O Rabbi, hiçbir şeye muhtaç olmadığı gibi, hazinesinden hiçbir şey eksilmez ve kudretine de hiçbir şey ağır gelmez. İşte Samediyet’in gölgesini gösteren bir nev'i tuğrâsı…
Demek herbir zîhayatta, bir Sikke‑i Ehadiyet, bir Tuğrâ-i Samediyet vardır. Evet, herbir zîhayat, hayat lisânıyla قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ ❋ اَللّٰهُ الصَّمَدُ okuyor. Bu iki sikkeden başka, birkaç pencere‑i mühimme de var. Başka bir yerde tafsîl edildiği için burada ihtisar edildi.
Mâdem şu kâinâtın herbir zerresi böyle üç pencereyi ve iki deliği ve hayat dahi iki kapıyı birden Vâcibü'l‑Vücûd’un vahdâniyetine açıyor; zerreden tâ Şems’e kadar tabakàt-ı mevcûdât, Zât-ı Zülcelâl’in envâr-ı mârifetini ne sûretle neşrettiğini kıyâs edebilirsin.
İşte mârifetullâhta terakkiyât‑ı maneviyenin derecâtını ve huzurun merâtibini bundan anla ve kıyâs et!‥

Beşinci Lem'a

Nasıl ki bir kitab, eğer yazma ve mektûb olsa onun yazmasına bir kalem kâfîdir. Eğer basma ve matbu' olsa o kitabın hurûfâtı adedince kalemler, yani demir harfler lâzımdır; tâ o kitab tab'edilip vücûd bulsun. Eğer o kitabın bazı harflerinde gayet ince bir hat ile o kitabın ekseri yazılmış ise – Sûre‑i Yâsîn, lafz-ı Yâsîn’de yazıldığı gibi – o vakit bütün o demir harflerin küçücükleri, o tek harfe lâzım; tâ tab'edilsin.
400
Aynen öyle de: Şu kitab‑ı kâinâtı kalem-i kudret-i Samedâniye’nin yazması ve Zât-ı Ehadiyet’in mektûbu desen vücûb derecesinde bir sühûlet ve lüzum derecesinde bir ma'kuliyet yoluna gidersin. Eğer tabiata ve esbâba isnâd etsen imtina' derecesinde suûbetli ve muhâl derecesinde müşkülâtlı ve hiçbir vehim kabûl etmeyen hurâfâtlı şöyle bir yola gidersin ki: Tabiat için ya herbir cüz' toprakta, herbir katre suda, herbir parça havada, milyarlarca mâdenî matbaalar ve hadsiz manevî fabrikalar bulunması lâzım, tâ ki; hesabsız çiçekli, meyveli masnûâtın teşekkülâtına mazhar olabilsin. Yâhut herşeye muhît bir ilim, herşeye muktedir bir kuvvet, onlarda kabûl etmek lâzım gelir; tâ şu masnûâta hakîki masdar olabilsin.
Çünkü; toprağın ve suyun ve havanın herbir cüz'ü, ekser nebâtâta menşe' olabilir. Hâlbuki herbir nebât – meyveli olsa, çiçekli olsa – teşekkülâtı o kadar muntazamdır, o kadar mevzûndur, o kadar birbirinden mümtâzdır, o kadar keyfiyetçe birbirinden ayrıdır ki; herbirisine, yalnız ona mahsûs birer ayrı manevî fabrika veya ayrı birer matbaa lâzımdır.
Demek tabiat, mistarlıktan masdarlığa çıksa herbir şeyde bütün şeylerin makinelerini bulundurmağa mecburdur. İşte bu tabiat‑perestlik fikrinin esâsı, öyle bir hurâfâttır ki; hurâfeciler dahi ondan utanıyorlar. Kendini âkıl zanneden ehl-i dalâletin, nasıl nihâyetsiz hezeyanlı bir akılsızlık iltizam ettiklerini gör, ibret al!‥
Elhâsıl: Nasıl bir kitabın herbir harfi, kendi nefsini bir harf kadar gösterip ve kendi vücûduna tek bir sûretle delâlet ediyor ve kendi kâtibini on kelime ile ta'rif eder ve çok cihetlerle gösterir. Meselâ, “Benim kâtibimin hüsn‑ü hattı var, kalemi kırmızıdır, şöyledir böyledir.” der.
Aynen öyle de: Şu kitab‑ı kebîr-i âlemin herbir harfi, kendine cirmi kadar delâlet eder ve kendi sûreti kadar gösterir. Fakat Nakkàş-ı Ezelî’nin esmâsını, bir kaside kadar ta'rif eder ve keyfiyetleri adedince işâret parmaklarıyla o esmâyı gösterir, müsemmâsına şehâdet eder.
Demek hem kendini, hem bütün kâinâtı inkâr eden Sofestâi gibi bir ahmak, yine Sâni'‑i Zülcelâl’in inkârına gitmemek gerektir!‥
401

Altıncı Lem'a

Hàlık‑ı Zülcelâl’in nasıl ki mahlûkatının herbir ferdinin başında ve masnûâtının herbir cüz'ünün cebhesinde, ehadiyetinin sikkesini koymuştur; (Nasıl ki geçmiş lem'alarda bir kısmını gördün.) öyle de, herbir nev'in üstünde çok sikke-i ehadiyet, herbir küll üstünde müteaddid hâtem-i vâhidiyet, tâ mecmû-u âlem üstünde mütenevvi' tuğrâ-i vahdet, gayet parlak bir sûrette koymuştur. İşte pek çok sikkelerden ve hâtemlerden ve tuğrâlardan, sath-ı arz sahifesinde bahar mevsiminde vaz'edilen bir sikke, bir hâtemi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nakkàş‑ı Ezelî, zeminin yüzünde yaz, bahar zamanında en az üçyüzbin nebâtât ve hayvanatın envâ'ını, nihâyetsiz ihtilât, karışıklık içinde nihâyet derecede imtiyaz ve teşhîs ile ve gayet derecede intizam ve tefrik ile haşir ve neşretmesi, bahar gibi zâhir ve bâhir, parlak bir sikke-i tevhiddir.
Evet, bahar mevsiminde ölmüş arzın ihyâsı içinde, üçyüzbin haşrin nümûnelerini kemâl‑i intizam ile icâd etmek ve arzın sahifesinde birbiri içinde üçyüzbin muhtelif envâ'ın efrâdını hatâsız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet mevzûn, manzûm, gayet muntazam ve mükemmel bir sûrette yazmak; elbette nihâyetsiz bir kudrete ve muhît bir ilme ve kâinâtı idare edecek bir irâdeye mâlik bir Zât-ı Zülcelâl’in, bir Kadîr-i Zülkemâl’in ve bir Hakîm-i Zülcemâl’in sikke-i mahsûsası olduğunu zerre mikdar şuûru bulunanın derketmesi lâzım gelir.
Kur'ân‑ı Hakîm fermân ediyor ki: فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَةِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
402
Evet, zeminin diriltilmesinde, üçyüzbin haşrin nümûnelerini birkaç gün zarfında yapan, gösteren kudret‑i Fâtıra’ya; elbette insanın haşri O’na göre kolay gelir. Meselâ: Gelincik Dağı’nı ve Süphan Dağı’nı bir işâretle kaldıran bir Zât-ı Mu'ciz-nümâ’ya: “Şu dereden, yolumuzu kapayan şu koca taşı kaldırabilir misin?” denilir mi! Öyle de, gök ve dağ ve yeri altı günde icâd eden ve onları vakit be-vakit doldurup boşaltan bir Kadîr-i Hakîm’e, bir Kerîm-i Rahîm’e: “Ebed tarafından ihzar edilip serilmiş, kendi ziyâfetine gidecek yolumuzu seddeden şu toprak tabakasını üstümüzden kaldırabilir misin? Yeri düzeltip bizi ondan geçirebilir misin?” İstib'âd sûretinde söylenir mi!
Şu zeminin yüzünde yaz zamanında bir sikke‑i tevhidi gördün. Şimdi bak! Gayet basîrâne ve hakîmâne zemin yüzündeki şu tasarrufât-ı azîme-i bahariye üstünde bir hâtem-i vâhidiyet gayet âşikâre görünüyor. Çünkü; şu icraat, bir vüs'at-i mutlaka içinde ve o vüs'atle beraber bir sür'at-i mutlaka ile ve o sür'at ile beraber bir sehàvet-i mutlaka içinde görünen intizam-ı mutlak ve kemâl-i hüsn-ü san'at ve mükemmeliyet-i hilkat; öyle bir hâtemdir ki, gayr-ı mütenâhî bir ilim ve nihâyetsiz bir kudret sâhibi ona sâhib olabilir.
Evet görüyoruz ki; bütün yeryüzünde bir vüs'at‑i mutlaka içinde bir icâd, bir tasarruf, bir fa'âliyet var.
Hem o vüs'at içinde bir sür'at‑i mutlaka ile işleniyor.
Hem o sür'at ve vüs'atle beraber bir sühûlet‑i mutlaka ile yapılıyor.
Hem o sür'at ve vüs'at ve sühûletle beraber teksir‑i efrâdda bir sehàvet-i mutlaka görünüyor.
Hem o sehàvet ve sühûlet ve sür'at ve vüs'atle beraber herbir nev'ide, herbir ferdde görünen bir intizam‑ı mutlak ve gayet mümtâz bir hüsn-ü san'at ve gayet müstesnâ bir mükemmeliyet-i hilkat ile beraber gayet sehàvet içinde bir intizam-ı tâmm var.
Ve o teksir‑i efrâd içinde bir mükemmeliyet-i hilkat ve gayet bir sür'at içinde bir hüsn-ü san'at ve nihâyet ihtilât içinde bir imtiyaz-ı etemm ve gayet mebzûliyet içinde gayet kıymetdâr eserler ve gayet geniş dâire içinde tam bir muvâfakat ve gayet sühûlet içinde gayet san'atkârâne bedîaları icâd etmek, bir ânda, her yerde, bir tarzda, her ferdde bir san'at-ı hàrika, bir fa'âliyet-i mu'ciz-nümâ göstermek; elbette ve elbette öyle bir Zât’ın hâtemidir ki, hiçbir yerde olmadığı gibi, her yerde hâzır, nâzırdır. Hiçbir şey O’ndan gizlenmediği gibi, hiçbir şey O’na ağır gelmez. Zerrelerle yıldızlar, O’nun kudretine nisbeten müsâvîdirler.
403
Meselâ: O Rahîm‑i Zülcemâl’in bağistan-ı kereminden, mu'cizâtının salkımlarından bir dânecik hükmünde gördüğüm, iki parmak kalınlığında bir üzüm asmasına asılmış olan salkımları saydım, yüz ellibeş çıktı. Bir salkımın dânesini saydım, yüzyirmi kadar oldu. Düşündüm, dedim: Eğer bu asma çubuğu, ballı su musluğu olsa, dâim su verse, şu harârete karşı o yüzer rahmetin şurub tulumbacıklarını emziren salkımlara ancak kifâyet edecek. Hâlbuki, bazen az bir rutûbet ancak eline geçer. İşte bu işi yapan herşeye kàdir olmak lâzım gelir.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ

Yedinci Lem'a

Bak, nasıl sahife‑i Arz üstünde Zât-ı Ehad-i Samed’in hâtemlerini az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinât kitab-ı kebîrine bir bak, göreceksin ki; o kâinâtın hey'et-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzûh ile hâtem-i Vahdet okunuyor. Çünkü; şu mevcûdât bir fabrikanın, bir kasrın, bir muntazam şehrin eczâları ve efrâdları gibi bel bele verip, birbirine karşı muâvenet elini uzatıp, birbirinin suâl-i hâcetine: “Lebbeyk! Baş üstüne!” derler. El ele verip bir intizam ile çalışırlar. Baş başa verip zevi'l‑hayata hizmet ederler. Omuz omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîm’e itâat ederler.
404
Evet; Güneş ve Ay’dan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebâtâtın, muhtaç ve aç hayvanların imdâdına gelmelerinde ve hayvanların, zaîf, şerîf insanların imdâdına koşmalarında, hattâ mevâdd‑ı gıdâiyenin latîf, nahîf yavruların ve meyvelerin imdâdına uçmalarında, tâ zerrât-ı taamiyenin hüceyrât-ı beden imdâdına geçmelerinde cârî olan bir düstur-u teâvünle hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki; gayet Kerîm bir tek Mürebbî’nin kuvvetiyle, gayet Hakîm bir tek Müdebbir’in emriyle hareket ediyorlar.
İşte şu kâinât içinde cârî olan bu tesânüd, bu teâvün, bu tecâvüb, bu teânuk, bu musahhariyet, bu intizam, bir tek Müdebbir’in tertibiyle idare edildiklerine ve bir tek Mürebbî’nin tedbiriyle sevk edildiklerine kat'iyyen şehâdet etmekle beraber; şu bilbedâhe san'at‑ı eşyada görünen hikmet-i âmme içindeki inâyet-i tâmme ve o inâyet içinde parlayan rahmet-i vâsia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç herbir zîhayata onun hâcetine lâyık bir tarzda iâşe etmek için serpilen erzâk ve iâşe-i umumî, öyle parlak bir hâtem-i tevhiddir ki, bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür.
Evet, kasd ve şuûr ve irâdeyi gösteren bir perde‑i hikmet, umum kâinâtı kaplamış ve o perde-i hikmet üstünde lütûf ve tezyîn ve tahsin ve ihsânı gösteren bir perde-i inâyet serilmiştir ve o müzeyyen perde-i inâyet üstünde kendini sevdirmek, tanıttırmak ve in'âm ve ikram etmek lem'alarını gösteren bir hulle-i rahmet, kâinâtı içine almıştır ve o münevver perde-i rahmet-i âmme üstüne serilen ve terahhumu ve ihsân ve ikramı ve kemâl-i şefkat ve hüsn-ü terbiyeyi ve lütf-u Rubûbiyet’i gösteren bir sofra-i erzâk-ı umumiye dizilmiştir.
405
Evet şu mevcûdâta, zerrelerden güneşlere kadar; ferdler olsun, nev'iler olsun, küçük olsun, büyük olsun, semerât ve gâyâtla ve fâideler ve maslahatlarla münakkaş bir kumaş‑ı hikmetten muhteşem bir gömlek giydirilmiş ve o hikmet-nümâ sûret gömleği üstünde lütûf ve ihsân çiçekleriyle müzeyyen bir hulle-i inâyet, herşeyin kàmetine göre biçilmiş ve o müzeyyen hulle-i inâyet üzerine tahabbüb ve ikram ve tahannün ve in'âm lem'alarıyla münevver, rahmet nişanları takılmış ve o münevver ve murassa' nişanları ihsân etmekle beraber, zeminin yüzünde bütün zevi'l-hayatın tâifelerine kâfî, bütün hâcetlerine vâfî bir sofra-i rızk-ı umumî kurulmuştur.
İşte şu iş, Güneş gibi âşikâre, nihâyetsiz Hakîm, Kerîm, Rahîm, Rezzâk bir Zât‑ı Zülcemâl’e işâret edip gösteriyor…
Öyle mi? Herşey rızka muhtaç mıdır?
Evet, bir ferd, rızka ve devam‑ı hayata muhtaç olduğu gibi, görüyoruz ki; bütün mevcûdât-ı âlem – bâhusus zîhayat olsa – küllî olsun, cüz'î olsun, küll olsun, cüz' olsun; vücûdunda, bekàsında, hayatında ve idâme-i hayatta maddeten ve ma'nen çok metâlibi var, çok levâzımatı var. İftikàrâtı ve ihtiyacâtı öyle şeylere var ki, en ednâsına o şeyin eli yetişmediği, en küçük matlûbuna o şeyin kuvveti kâfî gelmediği bir hâlde, görüyoruz ki; bütün metâlibi ve erzâk-ı maddiye ve maneviyesi مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ ummadığı yerlerden kemâl‑i intizamla ve vakt-i münâsibde ve lâyık bir tarzda kemâl-i hikmetle ellerine veriliyor.
İşte bu iftikàr ve ihtiyac‑ı mahlûkat ve bu tarzda imdâd ve iâne-i gaybiye, acaba güneş gibi, bir Mürebbî-i Hakîm-i Zülcelâl’i, bir Müdebbir-i Rahîm-i Zülcemâl’i göstermiyor mu?
406

Sekizinci Lem'a

Nasıl ki bir tarlada ekilen bir nev'‑i tohum delâlet eder ki; o tarla, herhalde tohum sâhibinin taht-ı tasarrufâtında olduğunu, hem o tohum dahi, tarla mutasarrıfının taht-ı tasarrufunda olduğunu gösterir. Öyle de, şu anâsır denilen mezraa-i masnûât, vâhidiyet ve besâtet ile beraber, külliyet ve ihâtaları ve şu mahlûkat denilen semerât-ı rahmet ve mu'cizât-ı kudret ve kelâmât-ı hikmet olan nebâtât ve hayvanat, mümâselet ve müşâbehetleriyle beraber çok yerlerde intişarı, her tarafta bulunup tavattunları, tek bir Sâni'-i Mu'ciz-nümâ’nın taht-ı tasarrufunda olduklarını öyle bir tarzda gösteriyor ki; güyâ herbir çiçek, herbir semere, herbir hayvan, O Sâni'in birer sikkesidir, birer hâtemidir, birer tuğrâsıdır. Her nerede bulunsa lisân-ı hâliyle herbirisi der ki: “Ben kimin sikkesiyim, bu yer dahi onun masnû'udur. Ben kimin hâtemiyim, bu mekân dahi onun mektûbudur. Ben kimin tuğrâsıyım, bu vatanım dahi onun mensûcudur.”
Demek en ednâ bir mahlûka rubûbiyet, bütün anâsırı kabza‑i tasarrufunda tutana mahsûstur ve en basit bir hayvanı tedbir ve tedvîr etmek, bütün hayvanatı, nebâtâtı, masnûâtı kabza-i Rubûbiyet’inde terbiye edene hàs olduğunu kör olmayan görür.
Evet herbir ferd, sâir efrâda mümâselet ve misliyet lisânı ile der: “Kim bütün nev'ime mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Her nev'i, sâir nev'ilerle beraber yeryüzünde intişarı lisânıyla der: “Kim bütün sath‑ı arza mâlik ise, bana mâlik olabilir, yoksa yok.” Arz, sâir seyyârât ile bir Güneşe irtibatı ve semâvât ile tesânüdü lisânıyla der: “Kim bütün kâinâta mâlik ise, bana mâlik o olabilir, yoksa yok.”
407
Evet farazâ zîşuûr bir elmaya biri dese: “Sen benim san'atımsın.” O elma lisân‑ı hâl ile ona: “Sus!” diyecek. “Eğer bütün yeryüzünde bütün elmaların teşkiline muktedir olabilirsen, belki yeryüzünde münteşir bütün hemcinsimiz olan bütün meyvedârlara, belki bütün bahar sefînesiyle hazine-i rahmetten gelen bütün hedâyâ-yı Rahmâniye’ye mutasarrıf olabilirsen bana Rubûbiyet da'vâ et.” O tek elma böyle diyecek ve o ahmağın ağzına bir tokat vuracak…

Dokuzuncu Lem'a

Cüz'de, cüz'îde; küllde, küllîde, küll‑i âlemde; hayatta, zîhayatta, ihyâda olan sikkelerden, hâtemlerden, tuğrâlardan bazılarına işâret ettik. Şimdi, nev'ilerde hesabsız sikkelerden bir sikkeye işâret edeceğiz.
Evet, nasıl ki meyvedâr bir ağacın hesabsız semereleri, bir terbiye‑i vâhide, bir kanun-u vahdetle, bir tek merkezden idare edildiklerinden külfet ve meşakkat ve masraf, o kadar sühûlet peydâ eder ki; kesretle terbiye edilen tek bir semereye müsâvî olurlar. Demek kesret ve taaddüd-ü merkez, her semere için, kemiyetçe bütün ağaç kadar külfet ve masraf ve cihâzât ister. Fark yalnız keyfiyetçedir. Nasıl ki bir tek nefere lâzım techizât-ı askeriyeyi yapmak için, orduya lâzım bütün fabrikalar kadar fabrikalar lâzımdır‥
Demek iş, vahdetten kesrete geçse, efrâd adedince – kemiyet cihetiyle – külfet ziyâdeleşir. İşte, her nev'ide bilmüşâhede görünen sühûlet‑i fevkalâde, elbette vahdetten, tevhidden gelen bir yüsr ve sühûlet eseridir.
Elhâsıl: Bir cinsin bütün envâ'ı, bir nev'in bütün efrâdı, a'zâ‑yı esâsîde muvâfakat ve müşâbehetleri nasıl isbât ederler ki, tek bir Sâni'in masnû'larıdır. Çünkü, vahdet-i kalem ve ittihâd-ı sikke öyle ister. Öyle de, bu meşhûd sühûlet-i mutlaka ve külfetsizlik, vücûb derecesinde icâb eder ki, bir Sâni'-i Vâhid’in eserleri olsun. Yoksa imtina' derecesine çıkan bir suûbet, o cinsi, in'idâma ve o nev'i, ademe götürecekti.
408
Velhâsıl: Cenâb‑ı Hakk’a isnâd edilse, bütün eşya, bir tek şey gibi bir sühûlet peydâ eder. Eğer esbâba isnâd edilse, herbir şey, bütün eşya kadar suûbet peydâ eder. Mâdem öyledir, kâinâtta şu görünen fevkalâde ucuzluk ve şu göz önündeki hadsiz mebzûliyet, Sikke-i Vahdet’i güneş gibi gösterir. Eğer, gayet mebzûliyetle elimize geçen şu san'atlı meyveler, Vâhid-i Ehad’in malı olmazsa, bütün dünyayı verse idik bir tek narı yiyemezdik.

Onuncu Lem'a

Tecellî‑i Cemâliye’yi gösteren hayat, nasıl bir bürhân-ı ehadiyettir, belki bir çeşit tecellî-i vahdet’tir; tecellî-i Celâl’i izhâr eden memât dahi bir bürhân-ı vâhidiyettir.
Evet meselâ: وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Nasıl ki, güneşe karşı parlayan ve akan büyük bir ırmağın kabarcıkları ve zemin yüzünün mütelemmi şeffâfatı, Güneş’in aksini ve ışığını göstermek sûretiyle Güneş’e şehâdet ettikleri gibi, o katarâtın ve şeffâfatın gurûbuyla, gitmeleriyle beraber, arkalarından yeni gelen katarât tâifeleri ve şeffâfat kabileleri üstünde yine güneşin cilveleri haşmetle devamı ve ışığının tecellîsi ve noksansız istimrarı kat'iyyen şehâdet eder ki; sönüp yanan, değişip tazelenen, gelip parlayan misâlî güneşçikler ve ışıklar ve nurlar, bir bâkî, dâimî, àlî, tecellîsi zevâlsiz bir tek güneşin cilveleridir. Demek o parlayan katarâtlar, zuhûruyla ve gelmeleriyle Güneş’in vücûdunu gösterdikleri gibi; gurûblarıyla, zevâlleriyle, Güneş’in bekàsını ve devamını ve birliğini gösteriyorlar.
Aynen öyle de: Şu mevcûdât‑ı seyyâle, vücûdlarıyla ve hayatlarıyla Vâcibü'l-Vücûd’un vücûb-u vücûduna ve ehadiyetine şehâdet ettikleri gibi; zevâlleriyle, ölümleriyle O Vâcibü'l-Vücûd’un ezeliyetine, sermediyetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
409
Evet gece‑gündüz, kış ve yaz, asırlar ve devirlerin değişmesiyle gurûb ve ufûl içinde teceddüd eden ve tazelenen masnûât-ı cemîle, mevcûdât-ı latîfe, elbette bir àlî ve sermedî ve dâimü't-tecellî bir cemâl sâhibinin vücûd ve bekà ve vahdetini gösterdikleri gibi; o masnûât, esbâb-ı zâhiriye-i süfliyeleriyle beraber zevâl bulup ölmeleri, o esbâbın hiçliğini ve bir perde olduğunu gösteriyorlar. Şu hâl kat'iyyen isbât eder ki; şu san'atlar, şu nakışlar, şu cilveler, bütün esmâsı kudsiye ve cemîle olan bir Zât-ı Cemîl-i Zülcelâl’in tazelenen san'atlarıdır, tahavvül eden nakışlarıdır, taharrük eden âyineleridir, birbiri arkasından gelen sikkeleridir, hikmetle değişen hâtemleridir…
Elhâsıl: Şu kitab‑ı kebîr-i kâinât, nasıl ki vücûd ve vahdete dair âyât-ı tekvîniyeyi bize ders veriyor; öyle de: O Zât-ı Zülcelâl’in bütün evsâf-ı kemâliye ve cemâliye ve celâliyesine de şehâdet eder. Ve kusursuz ve noksansız kemâl-i Zâtî’sini isbât ederler. Çünkü; bedîhîdir ki, bir eserde kemâl, o eserin menşe' ve mebde'i olan fiilin kemâline delâlet eder. Fiilin kemâli ise, ismin kemâline ve ismin kemâli, sıfatın kemâline ve sıfatın kemâli, şe'n-i zâtînin kemâline ve şe'nin kemâli, o zât-ı zîşuûnun kemâline hadsen ve zarûreten ve bedâheten delâlet eder.
Meselâ; nasıl ki kusursuz bir kasrın mükemmel olan nukùş ve tezyînâtı, arkalarında bir usta ef'âlinin mükemmeliyetini gösterir. O ef'âlin mükemmeliyeti, o fâil ustanın rütbelerini gösteren ünvânları ve isimlerinin mükemmeliyetini gösterir ve o esmâ ve ünvânlarının mükemmeliyeti, o ustanın san'atına dair sıfatlarının mükemmeliyetini gösterir ve o san'at ve sıfatlarının mükemmeliyeti, o san'at sâhibinin şuûn‑u zâtiye denilen kàbiliyet ve isti'dâd-ı zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterir ve o şuûn ve kàbiliyet-i zâtiyenin mükemmeliyeti, o ustanın mâhiyet-i zâtiyesinin mükemmeliyetini gösterdiği misillû…
410
Aynen öyle de, şu kusursuz, futursuz, هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ sırrına mazhar olan şu âsâr‑ı meşhûde-i âlem, şu mevcûdât-ı muntazama-i kâinâtta olan san'at ise; bilmüşâhede bir müessir-i zi'l-iktidarın kemâl-i ef'âline delâlet eder. O kemâl-i ef'âl ise, bilbedâhe O Fâil-i Zülcelâl’in kemâl-i esmâsına delâlet eder. O kemâl-i esmâ ise, bizzarûre o esmânın Müsemmâ-yı Zülcemâl’inin kemâl-i sıfâtına delâlet ve şehâdet eder. O kemâl-i sıfât ise, bilyakìn O Mevsuf-u Zülkemâl’in kemâl-i şuûnuna delâlet ve şehâdet eder. O kemâl-i şuûn ise, bihakka'l-yakìn, O Zîşuûn’un kemâl-i zâtına öyle delâlet eder ki; bütün kâinâtta görünen bütün envâ'-ı kemâlât, O’nun kemâline nisbeten sönük bir zıll-i zaîf sûretinde, bir Zât-ı Zülkemâl’in âyât-ı kemâli ve rumûz-u celâli ve işârât-ı cemâli olduğunu gösterir.
411
Güneşler Kuvvetinde

Onbirinci Lem'a

Ondokuzuncu Söz’de ta'rif edilen ve kitab‑ı kebîrin âyet-i kübrâsı ve o Kur'ân-ı Kebîr’deki ism-i a'zamı ve o şecere-i kâinâtın çekirdeği ve en münevver meyvesi ve o saray-ı âlemin güneşi ve Âlem-i İslâmiyet’in bedr-i münevveri ve Rubûbiyet-i İlâhiye’nin dellâl-ı saltanatı ve tılsım-ı kâinâtın keşşâf-ı zîhikmeti olan Seyyidimiz Muhammedü'l-Emîn Aleyhissalâtü Vesselâm: Bütün enbiyâyı sâyesi altına alan risalet cenâhı ve bütün Âlem-i İslâm’ı himâyesine alan İslâmiyet cenâhlarıyla hakikatin tabakàtında uçan ve bütün enbiyâ ve mürselîni, bütün evliyâ ve sıddıkîni ve bütün asfiyâ ve muhakkìkîni arkasına alıp bütün kuvvetiyle vahdâniyeti gösterip, arş-ı ehadiyete yol açıp gösterdiği îmân-ı Billâh ve isbât ettiği vahdâniyet-i İlâhiye’ye hiç vehim ve şübhenin haddi var mı ki, kapatabilsin ve perde olabilsin!
Mâdem Ondokuzuncu Söz’de ve Ondokuzuncu Mektûb’da o bürhân‑ı kàtı'ın âbu'l-hayat-ı mârifetinden Ondört Reşha ve Ondokuz İşârât ile O Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’nın envâ'-ı mu'cizâtıyla beraber, icmâlen bir derece ta'rif ve beyân etmişiz. Şurada şu işâret ile iktifâ edip, o vahdâniyetin bürhân-ı kàtı'ını tezkiye eden ve sıdkına şehâdet eden esâsâta işâret sûretinde bir salavât-ı şerîfe ile hatmederiz…
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنْ دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِكَ وَوَحْدَانِيَّتِكَ وَشَهِدَ عَلٰى اَوْصَافِ جَلَالِكَ وَجَمَالِكَ وَكَمَالِكَ الشَّاهِدُ الصَّادِقُ الْمُصَدَّقُ وَالْبُرْهَانُ النَّاطِقُ الْمُحَقَّقُ سَيِّدُ الْاَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَل۪ينَ ، اَلْحَامِلُ سِرَّ اِجْمَاعِهِمْ وَتَصْد۪يقِهِمْ وَمُعْجِزَاتِهِمْ ، وَاِمَامُ الْاَوْلِيَاءِ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ ، اَلْحَاو۪ي سِرَّ اِتِّفَاقِهِمْ وَتَحْق۪يقِهِمْ وَكَرَامَاتِهِمْ ، ذُوالْمُعْجِزَاتِ الْبَاهِرَةِ وَالْخَوَارِقِ الظَّاهِرَةِ وَالدَّلَائِلِ الْقَاطِعَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ لَهُ ، ذُوالْخِصَالِ الْغَالِيَةِ ف۪ي ذَاتِهِ ، وَالْاَخْلَاقِ الْعَالِيَةِ ف۪ي وَظ۪يفَتِهِ ، وَالسَّجَايَا السَّامِيَةِ ف۪ي شَر۪يعَتِهِ الْمُكَمَّلَةِ الْمُنَزَّهَةِ لَهُ عَنِ الْخِلَافِ ، مَهْبِطُ الْوَحْيِ الرَّبَّانِيِّ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَالْمُنْزَلِ وَالْمُنَزَّلِ عَلَيْهِ ،سَيَّارُ عَالَمِ الْغَيْبِ وَالْمَلَكُوتِ ، مُشَاهِدُ الْاَرْوَاحِ وَمُصَاحِبُ الْمَلٰئِكَةِ ، اَنْمُوذَجُ كَمَالِ الْكَائِنَاتِ شَخْصًا وَنَوْعًا وَجِنْسًا (اَنْوَرُ ثَمَرَاتِ شَجَرَةِ الْخِلْقَةِ) سِرَاجُ الْحَقِّ ، بُرْهَانُ الْحَق۪يقَةِ ، تِمْثَالُ الرَّحْمَةِ ، مِثَالُ الْمَحَبَّةِ ، كَشَّافُ طِلْسِمِ الْكَائِنَاتِ ، دَلَّالُ سَلْطَنَةِ الرُّبُوبِيَّةِ ، الْمُرْمِزُ بِعُلْوِيَّةِ شَخْصِيَّتِهِ الْمَعْنَوِيَّةِ اِلٰى اَنَّهُ نَصْبُ عَيْنِ فَاطِرِ الْعَالَمِ ف۪ي خَلْقِ الْكَائِنَاتِ ، ذُو الشَّر۪يعَةِ الَّت۪ي هِيَ بِوُسْعَةِ دَسَات۪يرِهَا وَقُوَّتِهَا تُش۪يرُ اِلٰى اَنَّهَا نِظَامُ نَاظِمِ الْكَوْنِ وَوَضْعُ خَالِقِ الْكَائِنَاتِ ❋
412
نَعَمْ ، اِنَّ نَاظِمَ الْكَائِنَاتِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَتَمِّ الْاَكْمَلِ هُوَ نَاظِمُ هٰذَا الدّ۪ينِ بِهٰذَا النِّظَامِ الْاَحْسَنِ الْاَجْمَلِ ، سَيِّدُنَا نَحْنُ مَعَاشِرَ بَن۪ي اٰدَمَ وَمُهْد۪ينَا اِلَى الْا۪يمَانِ نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمُؤْمِن۪ينَ ، مُحَمَّدٌ بْنُ عَبْدِ اللّٰهِ بْنِ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ وَاَتَمُّ التَّسْل۪يمَاتِ مَا دَامَتِ الْاَرْضُ وَالسَّمٰوَاتُ، فَاِنَّ ذٰلِكَ الشَّاهِدَ الصَّادِقَ الْمُصَدَّقَ يَشْهَدُ عَلٰى رُؤُوسِ الْاَشْهَادِ مُنَادِيًا ، وَمُعَلِّمًا لِاَجْيَالِ الْبَشَرِ خَلْفَ الْاَعْصَارِ وَالْاَقْطَارِ ، نِدَاءً عُلْوِيًّا بِجَم۪يعِ قُوَّتِهِ وَبِغَايَةِ جِدِّيَّتِهِ وَبِنِهَايَةِ وُثُوقِهِ وَبِقُوَّةِ اِطْمِئْنَانِهِ وَبِكَمَالِ ا۪يمَانِهِ: (اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ )
413
Güneşler Kuvvetinde

Onikinci Lem'a

Şu Yirmiikinci Söz’ün Onikinci Lem'ası, öyle bir bahr‑i hakàiktır ki; bütün Yirmiiki Söz, ancak onun yirmiiki katresi ve öyle bir menba'-ı envârdır ki; şu Yirmiiki Söz, o güneşten ancak yirmiiki lem'asıdır. Evet, o Yirmiiki aded Söz’lerin herbirisi, Semâ-i Kur'ân’da parlayan bir tek necm-i âyetin bir lem'ası ve bahr-i Furkàn’dan akan bir âyetin ırmağından tek bir katresi ve bir kenz-i a'zam-ı Kitabullâh’ta herbiri bir sandukça-i cevâhir olan âyetlerin bir tek âyetinin bir tek incisidir.
İşte Ondokuzuncu Söz’ün Ondördüncü Reşhası’nda bir nebze ta'rif edilen O Kelâmullâh; İsm‑i A'zamdan, Arş-ı A'zamdan, Rubûbiyet’in tecellî-i a'zamından nüzûl edip, ezeli ebede rabtedecek, ferşi arşa bağlayacak bir vüs'at ve ulviyet içinde bütün kuvvetiyle ve âyâtının bütün kat'iyyetiyle mükerreren لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der, bütün kâinâtı işhâd eder ve şehâdet ettirir. Evet لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ بَرَابَرْ مِى زَنَدْ عَالَمْ
Evet, O Kur'ân’a selîm bir kalb gözüyle baksan göreceksin ki; cihât‑ı sittesi öyle parlıyor, öyle şeffâftır ki; hiçbir zulmet, hiçbir dalâlet, hiçbir şübhe ve rayb, hiçbir hile, içine girmeye ve dâire-i ismetine duhûle fürce bulamaz. Çünkü, üstünde sikke‑i i'câz‥ altında bürhân ve delil‥ arkasında nokta-i istinâdı, mahz-ı vahy-i Rabbânî‥ önünde saâdet-i dâreyn‥ sağında aklı istintak edip tasdikini te'min‥ solunda vicdânı istişhâd ederek teslîmini tesbit‥ içi bilbedâhe sâfî hidayet-i Rahmâniye‥ üstü bilmüşâhede hàlis envâr-ı îmâniye‥ meyveleri biayne'l-yakìn kemâlât-ı insaniye ile müzeyyen asfiyâ ve muhakkìkîn-i evliyâ ve sıddıkîn olan o lisân-ı gaybın sînesine kulağını yapıştırıp dinlesen derinden derine, gayet mûnis ve mukni', nihâyet ciddi ve ulvî ve bürhân ile mücehhez bir sadâ-yı semâvî işiteceksin ki, öyle bir kat'iyyetle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve tekrar eder ki, hakkalyakìn derecesinde söylediğini, aynelyakìn gibi bir ilm‑i yakìni, sana ifâde ve ifâza ediyor…
414
Elhâsıl: Herbirisi birer güneş olan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile Furkàn-ı Ahkem ki:
Biri; âlem‑i şehâdetin lisânı olarak, bin mu'cizât içinde bütün enbiyâ ve asfiyânın taht-ı tasdiklerinde, İslâmiyet ve risalet parmaklarıyla işâret ederek bütün kuvvetiyle gösterdiği bir hakikati…
Diğeri; âlem‑i gaybın lisânı hükmünde, kırk vücûh-u i'câz içinde, kâinâtın bütün âyât-ı tekvîniyesinin taht-ı tasdiklerinde, hakkâniyet ve hidayet parmaklarıyla işâret edip bütün ciddiyetle gösterdiği aynı hakikati… Acaba o hakikat, güneşten daha bâhir, gündüzden daha zâhir olmaz mı?
Ey dalâlet‑âlûd mütemerrid insancık! Ateşböceğinden daha sönük kafa fenerinle nasıl şu güneşlere karşı gelebilirsin? Onlardan istiğnâ edebilirsin? Üflemekle onları söndürmeye çalışırsın? Tuuuh! Tuf‥ senin o münkir aklına!‥ Nasıl o iki lisân‑ı gayb ve şehâdet, bütün âlemlerin Rabbi ve şu kâinâtın sâhibi nâmına ve O’nun hesabına söyledikleri sözleri ve da'vâları inkâr edebilirsin? Ey bîçâre ve sinekten daha âciz, daha hakîr! Sen necisin ki, şu kâinâtın Sâhib-i Zülcelâl’ini tekzîbe yelteniyorsun?