Birinci Makam

وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir te'sir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki: Acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki; kemâl‑i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki: Bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket… Bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir… Diğer bir cihette bakılsa, gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâib âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki: Bir kısım mahlûklar var, bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar, onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işâretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acîb âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musanna' sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, O’nu tanımalıyız. Çünkü; anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren O’dur. O’nu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hàrika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâ'ıyla tezyîn eden ve ibret‑nümâ mu'cizâtlarla donatan bir Zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. O’nu tanımalıyız. Hem, ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”
376
Öteki adam dedi: “İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.”
Arkadaşı cevaben dedi ki: “Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun için O’na karşı lâkayd kalmak, hiç kâr‑ı akıl değildir.”
O serseri adam dedi: “Ben bütün rahatımı, keyfimi, O’nu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesâdüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım!”
Akıllı arkadaşı ona dedi: “Senin bu temerrüdün beni de, belki çokları da belâya atacaktır. Bir edebsizin yüzünden, bazen olur ki; bir memleket harâb olur.”
Yine o serseri dönüp dedi ki: “Ya kat'iyyen bana isbât et ki; bu koca memleketin tek bir Mâliki, tek bir Sâni'i vardır. Yâhut bana ilişme!”
Cevaben arkadaşı dedi: “Mâdem inâdın dîvânelik derecesine çıkmış, o inâdınla bizi ve belki memleketi bir kahre giriftâr edeceksin; ben de sana “Oniki Bürhân” ile göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır ve o usta, herşeyi idare eden yalnız O’dur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu'cize ve hàrikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar O’nun memurlarıdır.”

Birinci Bürhân

Gel her tarafa bak, herşeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü: Bak, bir dirhem kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuûru olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor. Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sâhibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her iş mu'cize, herşey mu'cizekâr bir hàrika olmak lâzım gelir. Bu ise, bir safsatadır.
377

İkinci Bürhân

Gel bütün bu ovaları, bu meydânları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Herbirisinde o gizli Zât’tan haber veren işler var. Âdeta herbiri birer tuğrâ, birer sikke gibi, o gaybî Zât’tan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan ne yapıyor. Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki; bizim gibi binler adam giyse ve yese, kâfî gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını; gaybî avucuna aldı, bir et parçası yaptı; bak, gör… İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir Zât’a mahsûstur ki; bütün bu memleket, bütün eczâsıyla O’nun mu'cize‑i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.

Üçüncü Bürhân

Gel, bu müteharrik antika san'atlarına bak! Herbirisi öyle bir tarzda yapılmış; âdeta bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki; bu sarayın ustasından başka birisi gelip bu acîb sarayı küçük bir makinede dercetsin! Hem hiç mümkün müdür ki; bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine aldığı hâlde, tesâdüfî veyâhut abes bir iş, içinde bulunsun! Demek bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli Zât’ın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellâl, birer ilânnâme hükmündedirler. Lisân‑ı hâlleriyle derler ki: “Biz öyle bir zâtın san'atıyız ki; bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve sühûletle icâd ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zâttır.”
378

Dördüncü Bürhân

Ey muannid arkadaş! Gel, sana daha acîbini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor. Bir hâlette durmuyor. Dikkat et ki; bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular; birer hâkim‑i mutlak sûretini aldılar. Âdeta herbir şey, bütün eşyaya hükmediyor. İşte bu yanımızdaki bu makineye bak; güyâ emrediyor. İşte onun tezyînâtına ve işlemesine lâzım levâzımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak! O şuûrsuz cisim güyâ bir işâret ediyor, en büyük bir cismi, kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor. Daha başka şeyleri bunlara kıyâs et. Âdeta herbir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor.
Eğer o gizli Zât’ı kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda; O Zât’ın bütün hünerlerini, san'atlarını, kemâlâtlarını, birer birer (o şeylere) vereceksin. İşte, aklın uzak gördüğü bir tek mu'ciz‑nümâ Zât’ın bedeline, milyarlar onun gibi mu'ciz-nümâ, hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun; bu intizam bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar.
Hâlbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa, karıştırır. Çünkü; bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli, bir memlekette iki pâdişah bulunsa karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim‑i mutlak beraber bulunsun!
379

Beşinci Bürhân

Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimâtını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak! Eğer nihâyetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir Zât’ın kalemi işlemezse bu nakışları, sâir şuûrsuz sebeblere, kör tesâdüfe, sağır tabiata verilse o vakit, ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle mu'ciz‑nümâ nakkàş, öyle bir hàrikulâde kâtib olması lâzım gelir ki; bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin. Çünkü, bak bu taşlardaki nakşa; herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimât kanunları var, bütün memleketin teşkilât programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hàrikadır. Öyle ise; herbir nakış, herbir san'at, o gizli Zât’ın bir ilânnâmesidir, bir hâtemidir.
Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San'atlı bir nakış, nakkàşını bildirmemek olmaz… Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkàş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin!‥

Altıncı Bürhân

Gel, bu geniş ovaya çıkacağız. İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, tâ bütün etrafı görülsün. Hem herşeyi yakınlaştıracak güzel dûrbînleri de beraber alacağız. Çünkü, bu acîb memlekette acîb işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor. İşte bak! Bu dağlar ve ovalar ve şehirler, birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor… Öyle bir tarzda ki; milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntazam sûrette değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvi' kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi pek acîb tahavvülât oluyor. Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli‑miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mâhiyetçe onlara benzer, fakat sûretçe ayrı, başkaları geldiler. Âdeta şu ova, dağlar, birer sahife; yüzbinlerle ayrı ayrı kitaplar, içinde yazılıyor. Hem hatâsız, noksansız olarak yazılıyor. İşte bu işler, yüz derece muhâldir ki; kendi kendine olsun.
380
Evet nihâyet derecede san'atlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhâldir ki; kendilerinden ziyâde, san'atkârlarını gösteriyorlar. Hem bunları işleyici öyle mu'ciz‑nümâ bir Zât’tır ki; hiçbir iş, O’na ağır gelmez. Bin kitab yazmak, bir harf kadar O’na kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle herşeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık oldukları lütûfları yapıyor, hem öyle ihsân-perverâne umumî perdeler ve kapılar açıyor ki; herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sehàvet-perverâne sofralar kuruyor ki; bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, herbir tâifesine hàs ve lâyık, belki herbir ferdine mahsûs ismiyle ve resmiyle bir tabla-i ni'met veriliyor.
İşte dünyada bundan muhâl bir şey var mı ki; bu gördüğümüz işler içinde tesâdüfî işler bulunsun veya abes ve fâidesiz olsun veya müteaddid eller karışsın veya ustası herşeye muktedir olmasın veya herşey O’na musahhar olmasın! İşte ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir bahâne bul!

Yedinci Bürhân

Ey arkadaş gel! Şimdi bu cüz'iyâtı bırakıp saray şeklindeki bu acîb âlemin eczâlarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak: Bu âlemde o derece intizam ile küllî işler yapılıyor ve umumî inkılâblar oluyor ki; âdeta bütün bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey, birer fâil‑i muhtar gibi bütün bu âlemin nizâmât-ı külliyesini gözetip, ona göre tevfik-i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdâdına koşuyor.
381
İşte bak! Gâibden acîb bir kafile çıkıp geliyor. Merkebleri; ağaçlara, nebâtlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla‑i erzâk taşıyorlar. İşte bak! Bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzâklarını getiriyorlar. Hem de bak! Bu kubbede o azîm elektrik lambası, onlara ışık verdiği gibi bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor; yalnız pişirilecek taamlar, bir dest‑i gaybî tarafından birer ipe takılıp ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak! Bu bîçâre zaîf, nahîf, kuvvetsiz hayvancıklar‥ nasıl onların başı önünde, latîf gıdâ ile dolu iki tulumbacık takılmış, iki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfîdir.
Elhâsıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmîl için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Herşeyi buna kıyâs et; ta'dâd ile bitmez…
İşte bütün bu hâller, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î gösterir ki; şu saray‑ı acîbin ustasına, yani şu garîb âlemin sâhibine herşey musahhardır. Herşey O’nun hesabına çalışır. Herşey O’na bir emirber nefer hükmündedir. Herşey O’nun kuvvetiyle döner. Herşey O’nun emriyle hareket eder. Herşey O’nun hikmetiyle tanzim olunur. Herşey O’nun keremiyle muâvenet eder. Herşey O’nun merhametiyle başkasının imdâdına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!

Sekizinci Bürhân

Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray‑ı muhteşemin sâhibini tanımak istemiyorsun! Hâlbuki herşey, O’nu gösteriyor, O’na işâret ediyor, O’na şehâdet ediyor. Bütün bu şeylerin şehâdetini nasıl tekzîb ediyorsun? Öyle ise; bu sarayı da inkâr et ve “Âlem yok, memleket yok.” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yâhut aklını başına al, beni dinle!
382
İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, mâdenler var. Âdeta memleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor. Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.
Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip hâline getiren, elbette bilbedâhe birdir. Çünkü; o iş, iştirâk kabûl etmez. Öyle ise; bütün nescolunan san'atlı şeyler, O’na mahsûstur. Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün ebnâ‑yı cinsleriyle öyle intişar etmiş; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir ânda yapılıyor, nescediliyor. Demek bir tek zâtın işidir, bir tek emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir ânda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir hey'ette ittifak ve muvâfakat muhâldir. Öyle ise; bu san'atlı şeylerin herbirisi, o gizli Zât’ın bir ilânnâmesi hükmünde O’nu gösteriyor.
Güyâ herbir çiçekli kumaş, herbir san'atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu'ciz‑nümâ Zât’ın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer tuğrâsı hükmünde; lisân-ı hâl ile herbirisi der: “Ben kimin san'atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve herbir nakış der: “Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Herbir tatlı lokma der: “Beni kim yapıyor, pişiriyorsa, bulunduğum kazan dahi onundur.” Herbir makine der: “Beni kim yapmış ise, memlekette intişar eden bütün emsâlimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise; bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl mîrîye mahsûs tek bir palaska veyâhut bir tek düğmeye mâlik olmak için onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki; onlara hakîki mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz başı bozuktan, “mîrî malıdır” diye elinden alınıp tecziye edilir.
Elhâsıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhît birer maddedir, onların mâliki de bütün memlekete mâlik bir tek zât olabilir; öyle de, bütün memlekette intişar eden san'atlar, birbirine benzediği ve bir tek sikke izhâr ettikleri için bütün memleket yüzünde intişar eden masnû'lar, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san'atları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Mâdem şu memlekette, yani şu saray‑ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü; bir kısım şeyler, bir iken ihâtası var. Bir kısım müteaddid ise – fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için – bir vahdet-i nev'iye gösteriyor. Vahdet ise, bir Vâhid’i gösterir. Demek ustası da, mâliki de, sâhibi de, sâni'i de bir olmak lâzım gelir.
383
Bununla beraber sen buna dikkat et ki, bir perde‑i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor. Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Herbir ipin başına bak! Birer elmas, birer nişan, birer ihsân, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki; böyle garîb bir gayb perdesinden, böyle acîb ihsânatı, hedâyâyı, şu mahlûklara uzatan Zât’ı tanımamak, O’na teşekkür etmemek, ne kadar dîvânece bir harekettir? Çünkü, O’nu tanımazsan bilmecbûriye diyeceksin ki: “Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sâir hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe, bir pâdişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Hâlbuki gözümüzün önünde bir dest‑i gaybî, o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor.
Demek bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyâde, o mu'ciz‑nümâ Zât’ı gösteriyor. O’nu tanımazsan bütün bu şeyleri inkâr etmekle hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.

Dokuzuncu Bürhân

Gel, ey muhâkemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sâhibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü, istib'âd ediyorsun. O’nun acîb san'atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Hâlbuki asıl istib'âd, asıl müşkülât ve hakîki suûbetler ve dehşetli külfetler, O’nu tanımamaktadır.
Çünkü; O’nu tanısak, bütün bu saray, bu âlem, bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur, bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyete medâr olur.
Eğer tanımazsak ve O olmazsa, o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkülâtlı olur. Çünkü, herşey bu saray kadar san'atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak. Eğer O’nun gizli matbaha‑i mu'ciz-nümâsından çıkmasa idi, şimdi kırk para ile aldığımız hâlde, yüz liraya alamazdık.
384
Evet bütün istib'âd, müşkülât, suûbet, helâket, belki muhâliyet, O’nu tanımamaktadır. Çünkü; nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi sühûlet peydâ eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse; herbir meyve, bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl bütün ordunun techizâtı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa; kemiyetçe bir neferin techizâtı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde techizâtı yapılsa, alınsa; herbir neferin techizâtı için, bütün ordunun techizâtına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.
Aynen bu iki misâl gibi: Şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icâdı, bir tek Zât’a verildiği vakit o kadar kolay olur, o kadar hìffet peydâ eder ki; gördüğümüz nihâyetsiz ucuzluğa ve mebzûliyete ve sehàvete sebebiyet verir. Yoksa herşey o kadar pahalı, o kadar müşkülâtlı olacak ki; dünya verilse birisi elde edilemez…

Onuncu Bürhân

Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! Onbeş gündür biz buradayız. Eğer şu âlemin nizâmlarını bilmezsek, pâdişahını tanımazsak; cezaya müstehak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zîra onbeş gün (güyâ bize mühlet verilmiş gibi) bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nâzik, san'atlı, mîzanlı, letâfetli, ibretli masnû'lar içinde hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir.
O Zât ne kadar kudretli, haşmetli bir zât olduğunu şununla anlayınız ki; şu koca âlemi, bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hâne gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte bak, vakit be‑vakit bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemâl-i intizamla doldurup, kemâl-i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa, çeşit çeşit sofralar, bir dest‑i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında mütenevvi' yemekleri sıra ile getirip yedirir, onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmet içinde hadsiz sehàvetli bir kerem var.
385
Hem de bak ki; o gaybî Zât’ın saltanatına, birliğine, bütün bu şeyler şehâdet ettiği gibi öyle de, kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakîki perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılâblar, bu tahavvülâtlar, O Zât’ın devamına, bekàsına şehâdet eder. Çünkü; zevâl bulan eşya ile beraber esbâbları dahi kayboluyor. Hâlbuki onların arkasından, onlara isnâd ettiğimiz şeyler, tekrar oluyor. Demek o eserler, onların değilmiş; belki zevâlsiz birinin eserleri imiş.
Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor, arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki; onları parlattıran, dâimî ve yüksek bir ışık sâhibidir. Öyle de; bu işlerin sür'atle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki; zevâlsiz, dâimî bir tek zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir, san'atlarıdır…

Onbirinci Bürhân

Gel ey arkadaş! Şimdi sana geçmiş olan on bürhân kuvvetinde kat'î bir bürhân daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz, şu uzakta bir cezîre var, oraya gideceğiz. Çünkü; bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem, herkes o cezîreye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.
İşte bak gidiyoruz. Şimdi şu cezîreye çıktık. Bak pek büyük bir ictimâ' var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat et! Bu cem'iyet‑i azîmenin bir reisi var. Gel daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
386
İşte bak! Ne kadar parlak ve binden ziyâde nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor. Ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu onbeş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim. Sen de benden öğren. Bak, O Zât şu memleketin mu'ciz‑nümâ Sultan’ından bahsediyor. O Sultan-ı Zîşan, beni sizlere gönderdiğini söylüyor. Bak, öyle hàrikalar gösteriyor, şübhe bırakmıyor ki; Bu Zât, O Pâdişah’ın bir memur-u mahsûsudur. Sen dikkat et ki, bu Zât’ın söylediği sözü, değil yalnız şu cezîredeki mahlûklar dinliyorlar; belki hàrikulâde sûretinde bütün memlekete işittiriyor. Çünkü, uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor; belki hayvanlar da, hattâ bak, dağlar da O’nun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işâret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb-ı kevser memesi gibi yapar, ondan âb-ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe-i àlîsinde mühim lamba, O’nun işâretiyle, bir iken ikileşiyor.
Demek bu memleket bütün mevcûdâtıyla O’nun memuriyetini tanıyor. O’nu “Gaybî bir Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’nın en hàs ve doğru bir tercümânıdır, bir dellâl-ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin tebliğine emin bir elçisi” olduğunu biliyor gibi, O’nu dinleyip itâat ediyorlar.
İşte, bu Zât’ın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: “Evet, evet, doğrudur!” derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran büyük nur lambası, O Zât’ın işâret ve emirlerine baş eğmesiyle: “Evet, evet, her dediğin doğrudur!” derler.
İşte ey sersem arkadaş! Şu pâdişahın hazine‑i hàssasına mahsûs bin nişan taşıyan şu nurânî ve muhteşem ve pek ciddi Zât’ın bütün kuvvetiyle, bütün memleketin ileri gelenlerinin taht-ı tasdikinde bahsettiği bir Zât-ı Mu'ciz-nümâ’da ve zikrettiği evsâfında ve tebliğ ettiği evâmirinde, hiçbir vecihle hilâf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilâf-ı hakikat kàbilse; şu sarayı, şu lambaları, şu cemâati; hem vücûdlarını, hem hakikatlerini tekzîb etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı i'tirâz parmağını uzat! Gör, nasıl parmağın, bürhân kuvvetiyle kırılıp, senin gözüne sokulacak…
387

Onikinci Bürhân

Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! Bütün onbir bürhân kuvvetinde bir bürhân daha göstereceğim. İşte bak! Yukarıdan inen ve herkes O’na hayretinden veya hürmetinden kemâl‑i dikkatle bakan, şu nurânî fermâna bak. O bin nişanlı Zât, O’nun yanına durmuş, O fermânın meâlini umuma beyân ediyor.
İşte şu fermânın üslûbları, öyle bir tarzda parlıyor ki; herkesin nazar‑ı istihsânını celbediyor ve öyle ciddi, ehemmiyetli mes'eleleri zikrediyor ki; herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü; bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acâibi izhâr eden Zât’ın şuûnâtını, ef'âlini, evâmirini, evsâfını birer birer beyân ediyor. O fermânın hey'et-i umumiyesinde bir tuğrâ-i a'zam olduğu gibi; bak, herbir satırında, herbir cümlesinde taklid edilmez bir tuğrâ olduğu misillû; ifâde ettiği mânâlar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi O Zât’a mahsûs birer manevî hâtem hükmünde O’na hàs bir tarz görünüyor.
Elhâsıl: O Fermân‑ı A'zam, güneş gibi O Zât-ı A'zamı gösterir, kör olmayan görür…
İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise, bu kadar kâfî… Eğer bir sözün varsa, şimdi söyle!
O inâdcı adam cevaben dedi ki: “Ben, senin bu bürhânlarına karşı yalnız derim: Elhamdülillâh inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki: Şu memleketin tek bir Mâlik‑i Zülkemâl’i, şu âlemin tek bir Sâhib-i Zülcelâl’i, şu sarayın tek bir Sâni'-i Zülcemâl’i bulunduğunu kabûl ettim. Allah senden râzı olsun ki, beni eski inâdımdan ve dîvâneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhânların herbirisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfî idi. Fakat herbir bürhân geldikçe daha revnâkdâr, daha şirin, daha hoş, daha nurânî, daha güzel mârifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim….”
388
Tevhidin hakikat‑i uzmâsına ve “Âmentü Billâh” îmânına işâret eden hikâye‑i temsîliye tamam oldu. Fazl-ı Rahmân, feyz-i Kur'ân, nur-u îmân sâyesinde tevhid-i hakîkinin güneşinden, hikâye-i temsîliyedeki oniki bürhâna mukâbil, “Oniki Lem'a” ile bir “Mukaddime”yi göstereceğiz. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ وَالْهِدَايَةُ