695

İkinci Maksad

Kıyâmet ve mevt‑i dünya ve hayat-ı âhiret hakkındadır
Şu maksadın dört esâsı ve bir mukaddime‑i temsîliyesi vardır.

Mukaddime

Nasıl ki bir saray veya bir şehir hakkında biri da'vâ etse: “Şu saray veya şehir, tahrib edilip yeniden muhkem bir sûrette bina ve tamir edilecektir.” Elbette onun da'vâsına karşı altı suâl terettüb eder.
Birincisi: “Niçin tahrib edilecek? Sebeb ve muktazî var mıdır?” Eğer, “Evet var.” diye isbât etti.
İkincisi: Şöyle bir suâl gelir ki: “Bunu tahrib edip, tamir edecek usta muktedir midir? Yapabilir mi?” Eğer, “Evet yapabilir.” diye isbât etti.
Üçüncüsü: Şöyle bir suâl gelir ki: “Tahribi mümkün müdür? Hem, sonra tahrib edilecek midir?” Eğer, “Evet” diye imkân‑ı tahribi, hem vukû'unu isbât etse, iki suâl daha ona vârid olur ki:
“Acaba şu acîb saray veya şehrin tamiri mümkün müdür?
Mümkün olsa, acaba tamir edilecek midir?”
Eğer, “Evet” diye bunları da isbât etse; o vakit bu mes'elenin hiçbir cihette hiçbir köşesinde bir delik, bir menfez kalmaz ki, şek ve şübhe ve vesvese girebilsin.
İşte şu temsîl gibi; dünya sarayının, şu kâinât şehrinin tahrib ve tamiri için muktazî var‥ Fâil ve ustası muktedir‥ Tahribi mümkün ve vâki olacak‥ Tamiri mümkün ve vâki olacaktır. İşte şu mes'eleler birinci esâstan sonra isbât edilecektir.
696

Birinci Esâs

Rûh, kat'iyyen bâkîdir. Birinci maksaddaki melâike ve rûhânilerin vücûdlarına delâlet eden hemen bütün deliller, şu mes'elemiz olan bekà‑i rûh’a dahi delildirler. Bence mes'ele o kadar kat'îdir ki, fazla beyân abes olur. Evet, şu âlem-i berzahta, âlem-i ervâhta bulunan ve âhirete gitmek için bekleyen hadsiz ervâh-ı bâkiye kafileleri ile bizim mâbeynimizdeki mesâfe o kadar ince ve kısadır ki, bürhân ile göstermeğe lüzum kalmaz.
Hadd ü hesaba gelmeyen ehl‑i keşfin ve şühûdun onlarla temâs etmeleri, hattâ ehl-i keşfi'l-kubûrun onları görmeleri, hattâ bir kısım avâmın da onlarla muhâbereleri ve umumun da rüya-yı sâdıkada onlarla münâsebet peydâ etmeleri, muzâaf tevâtür sûretinde âdeta beşerin ulûm-u müteârifesi hükmüne geçmiştir. Fakat şu zamanda maddiyûn fikri herkesi sersem ettiğinden, en bedîhî bir şeyde zihinlere vesvese vermiş.
İşte şöyle vesveseleri izâle için hads‑i kalbînin ve iz'ân-ı aklînin pek çok menba'larından bir mukaddime ile dört menba'ına işâret edeceğiz.

Mukaddime

Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati’nde isbât edildiği gibi; ebedî, sermedî, misilsiz bir cemâl, elbette âyinedâr müştâkının ebediyetini ve bekàsını ister. Hem kusursuz, ebedî bir kemâl‑i san'at, mütefekkir dellâlının devamını taleb eder. Hem nihâyetsiz bir rahmet ve ihsân, muhtaç müteşekkirlerinin devam-ı tena'umlarını iktiza eder.
İşte o âyinedâr müştâk, o dellâl mütefekkir, o muhtaç müteşekkir; en başta rûh‑u insanîdir. Öyle ise; ebedü'l-âbâd yolunda o cemâl, o kemâl, o rahmete refâkat edecek, bâkî kalacaktır.
697
Yine Onuncu Söz’ün Altıncı Hakikati’nde isbât edildiği gibi; değil rûh‑u beşer, hattâ en basit tabakàt-ı mevcûdât dahi fenâ için yaratılmamışlar; bir nev'i bekàya mazhardırlar. Hattâ rûhsuz, ehemmiyetsiz bir çiçek dahi vücûd-u zâhirîden gitse, bin vecihle bir nev'i bekàya mazhardır. Çünkü; sûreti, hadsiz hâfızalarda bâkî kalır. Kanun-u teşekkülâtı, yüzer tohumcuklarında bekà bulup devam eder. Mâdem bir parçacık rûha benzeyen o çiçeğin kanun-u teşekkülü, timsâl-i sûreti, bir Hafîz-i Hakîm tarafından ibkà ediliyor. Dağdağalı inkılâblar içinde kemâl-i intizam ile zerrecikler gibi tohumlarında muhâfaza edilir, bâkî kalır‥ Elbette gayet cem'iyetli ve gayet yüksek bir mâhiyete mâlik ve haricî vücûd giydirilmiş ve zîşuûr ve zîhayat ve nurânî kanun-u emrî olan rûh-u beşer, ne derece kat'iyyetle bekàya mazhar ve ebediyetle merbût ve sermediyetle alâkadar olduğunu anlamazsan, nasıl “Zîşuûr bir insanım” diyebilirsin?
Evet, koca bir ağacın bir derece rûha benzeyen programını ve kanun‑u teşekkülâtını, bir nokta gibi en küçük çekirdekte dercedip muhâfaza eden bir Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, bir Zât-ı Hafîz-i Bîzevâl hakkında “Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder?” denilir mi!

Birinci Menba'

Enfüsîdir. Yani, herkes hayatına ve nefsine dikkat etse bir rûh‑u bâkîyi anlar. Evet, herbir rûh, kaç sene yaşamış ise; o kadar beden değiştirdiği hâlde, bilbedâhe aynen bâkî kalmıştır. Öyle ise: – mâdem cesed, gelip geçicidir – mevt ile bütün bütün çıplak olmak dahi rûhun bekàsına te'sir etmez ve mâhiyetini de bozmaz. Yalnız, müddet‑i hayatta tedrîcî cesed libâsını değiştiriyor; mevtte ise, birden soyunur.
Gayet kat'î bir hads ile belki müşâhede ile sâbittir ki; cesed, rûh ile kàimdir. Öyle ise; rûh, onun ile kàim değildir. Belki rûh, binefsihî kàim ve hâkim olduğundan cesed istediği gibi dağılıp toplansın, rûhun istiklâliyetine halel vermez. Belki cesed, rûhun hânesi ve yuvasıdır, libâsı değil. Belki rûhun libâsı, bir derece sâbit ve letâfetçe rûha münâsib bir gılâf‑ı latîfi ve bir beden-i misâlîsi vardır. Öyle ise; mevt hengâmında bütün bütün çıplak olmaz; yuvasından çıkar, beden-i misâlîsini giyer.
698

İkinci Menba'

Âfâkîdir. Yani, mükerrer müşâhedât ve müteaddid vâkıât ve kerrât ile münâsebâttan neş'et eden bir nev'i hükm‑ü tecrübîdir. Evet, tek bir rûhun ba'de'l‑memât bekàsı anlaşılsa, şu rûh nev'inin külliyetle bekàsını istilzam eder. Zîra fenn-i mantıkça kat'îdir ki: Zâtî bir hàssa, bir tek ferdde görünse bütün efrâdda dahi o hàssanın vücûduna hükmedilir; çünkü, zâtîdir. Zâtî olsa her ferdde bulunur.
Hâlbuki değil bir ferd, belki o kadar hadsiz, o kadar hesaba hasra gelmez müşâhedâta istinâd eden âsâr ve bekà‑i ervâha delâlet eden emârât, o derece kat'îdir ki; bize nasıl Yeni Dünya, yani Amerika var ve orada insanlar bulunur, o insanların vücûdlarına hiç vehim hâtıra gelmez; öyle de, şübhe kabûl etmez ki; şimdi âlem-i melekût ve ervâhta, ölmüş, vefât etmiş insanların ervâhı, pek çok kesretle vardır ve bizimle münâsebetdârdırlar. Manevî hedâyâmız onlara gidiyor, onların nurânî feyizleri de bizlere geliyor.
Hem hads‑i kat'î ile vicdânen hissedilebilir ki; insan öldükten sonra esâslı bir ciheti bâkîdir. O esâs ise, rûhtur. Rûh ise, tahrib ve inhilâle ma'rûz değil. Çünkü; basittir, vahdeti var. Tahrib ve inhilâl ve bozulmak ise, kesret ve terkîb edilmiş şeylerin şe'nidir. Sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hayat, kesrette bir tarz-ı vahdeti te'min eder, bir nev'i bekàya sebebiyet verir.
Demek vahdet ve bekà, rûhta esâstır ki, ondan kesrete sirâyet eder. Rûhun fenâsı, ya tahrib ve inhilâl iledir. O tahrib ve inhilâl ise; vahdet yol vermez ki girsin, besâtet bırakmaz ki bozsun. Veyâhut i'dâm iledir. İ'dâm ise; Cevvâd‑ı Mutlak’ın hadsiz merhameti müsâade etmez ve nihâyetsiz cûdu bırakmaz ki, verdiği ni'met-i vücûdu, o ni'met-i vücûda pek müştâk ve lâyık olan rûh-u insanîden geri alsın.
699

Üçüncü Menba'

Rûh; zîhayat, zîşuûr, nurânî, vücûd‑u haricî giydirilmiş, câmi', hakikatdâr, külliyet kesbetmeğe müstaid bir kanun-u emrîdir. Hâlbuki; en zaîf olan kavânîn-i emriye, sebat ve bekàya mazhardırlar. Çünkü; dikkat edilse, ma'rûz-u tağayyür olan bütün nev'ilerde birer hakikat-i sâbite vardır ki, bütün tağayyürât ve inkılâbât ve etvâr-ı hayat içinde yuvarlanarak sûretler değiştirip, ölmeyerek, yaşayarak bâkî kalıyor.
İşte herbir şahs‑ı insanî, mâhiyetinin câmiiyetiyle ve küllî şuûruyla ve umumî tasavvurâtıyla bir şahıs iken, bir nev' hükmüne geçmiştir. Bir nev'e gelen ve cârî olan kanun, o şahs-ı insanîde dahi cârîdir.
Mâdem Fâtır‑ı Zülcelâl, insanı, câmi' bir âyine ve küllî bir ubûdiyetle ve ulvî bir mâhiyetle yaratmıştır. Her ferddeki hakikat-i rûhiye, yüzbinler sûret değiştirse, İzn-i Rabbânî ile ölmeyecek, yaşayarak geldiği gibi gidecek. Öyle ise; o şahs-ı insanînin hakikat-i zîşuûru ve unsur-u zîhayatı olan rûhu dahi, Allah’ın emriyle, izni ile ve ibkàsıyla dâima bâkîdir.

Dördüncü Menba'

Rûha bir derece müşâbih ve ikisi de âlem‑i emirden ve irâdeden geldiklerinden masdar itibariyle rûha bir derece muvâfık, fakat yalnız vücûd-u hissî olmayan nev'ilerde hükümrân olan kavânîne dikkat edilse ve o nâmuslara bakılsa görünür ki: Eğer o kanun-u emrî, vücûd-u haricî giyse idi, o nev'ilerin birer rûhu olurdu. Hâlbuki o kanun dâima bâkîdir, dâima müstemir, sâbittir. Hiçbir tağayyürât ve inkılâbât, o kanunların vahdetine te'sir etmez, bozmaz. Meselâ; bir incir ağacı ölse, dağılsa onun rûhu hükmünde olan kanun-u teşekkülâtı, zerre gibi bir çekirdeğinde ölmeyerek bâkî kalır.
İşte mâdem en âdi ve zaîf emrî kanunlar dahi böyle bekà ile, devam ile alâkadardır; elbette rûh‑u insanî, değil yalnız bekà ile, belki ebedü'l-âbâd ile alâkadar olmak lâzım gelir. Çünkü; rûh dahi Kur'ân’ın nassı ile قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي fermân‑ı celîli ile; âlem-i emirden gelmiş bir kanun-u zîşuûr ve bir nâmus-u zîhayattır ki, Kudret-i Ezeliye, ona vücûd-u haricî giydirmiş.
700
Demek, nasıl ki sıfat‑ı irâdeden ve âlem-i emirden gelen şuûrsuz kavânîn, dâima veya ağleben bâkî kalıyor; aynen onların bir nev'i kardeşi ve onlar gibi sıfat-ı irâdenin tecellîsi ve âlem-i emirden gelen rûh, bekàya mazhar olmak daha ziyâde kat'îdir, lâyıktır. Çünkü; zîvücûddur, hakikat-i hariciye sâhibidir. Hem onlardan daha kavîdir, daha ulvîdir. Çünkü; zîşuûrdur. Hem onlardan daha dâimîdir, daha kıymetdârdır. Çünkü; zîhayattır.

İkinci Esâs

Saâdet‑i ebediyeye muktazî vardır. Ve o saâdeti verecek Fâil-i Zülcelâl de muktedirdir. Hem harâb-ı âlem, mevt-i dünya mümkündür. Hem vâki olacaktır. Yeniden ihyâ-yı âlem ve haşir, mümkündür. Hem vâki olacaktır. İşte bu altı mes'eleyi, birer birer aklı iknâ edecek muhtasar bir tarzda beyân edeceğiz. Zâten Onuncu Söz’de kalbi, îmân‑ı kâmil derecesine çıkaracak derecede bürhânlar zikredilmiştir. Şurada ise; yalnız aklı iknâ edecek, susturacak, Eski Said’in Nokta Risalesi’ndeki beyânâtı tarzında bahsedeceğiz.
Evet saâdet‑i ebediyeye muktazî mevcûddur. O muktazînin vücûduna delâlet eden bürhân-ı kat'î “ON MENBA' VE MEDÂR”dan süzülen bir hadstir.
Birinci Medâr: Dikkat edilse, şu kâinâtın umumunda bir nizâm‑ı ekmel, bir intizam-ı kasdî vardır. Her cihette reşehât-ı ihtiyar ve lemeât-ı kasd görünür. Hattâ herşeyde bir nur-u kasd, her şe'nde bir ziyâ-yı irâde, her harekette bir lem'a-i ihtiyar, her terkîbde bir şu'le-i hikmet, semerâtının şehâdetiyle nazar-ı dikkate çarpıyor. İşte eğer saâdet-i ebediye olmazsa, şu esâslı nizâm, bir sûret-i zaîfe-i vâhiyeden ibaret kalır. Yalancı, esâssız bir nizâm olur. Nizâm ve intizamın rûhu olan maneviyat ve revâbıt ve niseb, hebâ olup gider. Demek, nizâmı nizâm eden, saâdet-i ebediyedir. Öyle ise; nizâm-ı âlem, saâdet-i ebediyeye işâret ediyor.
701
İkinci Medâr: Hilkat‑i kâinâtta bir hikmet-i tâmme görünüyor. Evet, inâyet-i ezeliyenin timsâli olan Hikmet-i İlâhiye, kâinâtın umumunda gösterdiği maslahatların riâyeti ve hikmetlerin iltizamı lisânı ile saâdet-i ebediyeyi ilân eder.
Çünkü; saâdet‑i ebediye olmazsa, şu kâinâtta bilbedâhe sâbit olan hikmetleri, fâideleri, mükâbere ile inkâr etmek lâzım gelir. Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati, bu hakikati güneş gibi gösterdiğinden ona iktifâen burada ihtisar ederiz.
Üçüncü Medâr: Akıl ve hikmet ve istikrâ' ve tecrübenin şehâdetleri ile sâbit olan hilkat‑i mevcûdâttaki adem-i abesiyet ve adem-i isrâf, saâdet-i ebediyeye işâret eder. Fıtratta isrâf ve hilkatte abesiyet olmadığına delil, Sâni'-i Zülcelâl’in, herşeyin hilkatinde en kısa yolu ve en yakın ciheti ve en hafif sûreti ve en güzel keyfiyeti ihtiyar ve intihâb etmesidir ve bazen bir şeyi, yüz vazife ile tavzif etmesidir ve bir ince şeye bin meyve ve gayeleri takmasıdır.
702
Mâdem isrâf yok ve abesiyet olmaz; elbette saâdet‑i ebediye olacaktır. Çünkü; dönmemek üzere adem, herşeyi abes eder, herşey isrâf olur. Umum fıtratta, ezcümle insanda, Fenn-i Menâfiü'l-A'zâ şehâdetiyle sâbit olan adem-i isrâf gösteriyor ki; insanda olan hadsiz isti'dâdât-ı maneviye ve nihâyetsiz âmâl ve efkâr ve müyûlât dahi isrâf edilmeyecektir.
Öyle ise; insandaki o esâslı meyl‑i tekemmül, bir kemâlin vücûdunu gösterir ve o meyl-i saâdet, saâdet-i ebediyeye namzed olduğunu kat'î olarak ilân eder. Öyle olmazsa insanın mâhiyet-i hakîkiyesini teşkil eden o esâslı maneviyat, o ulvî âmâl, hikmetli mevcûdâtın hilâfına olarak isrâf ve abes olur, kurur, hebâen gider. Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikati’nde isbât edildiğinden kısa kesiyoruz.
Dördüncü Medâr: Pek çok nev'ilerde, hattâ gece ve gündüzde, kış ve baharda ve cevv‑i havada, hattâ insanın şahıslarında, müddet-i hayatında değiştirdiği bedenler ve mevte benzeyen uyku ile haşir ve neşre benzer birer nev'i kıyâmet, bir kıyâmet-i kübrânın tahakkukunu ihsâs ediyor, remzen haber veriyorlar.
Evet, meselâ; haftalık bizim saatimizin sâniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan çarklarına benzeyen; Allah’ın dünya denilen büyük saatindeki yevm, sene, ömr‑ü beşer, deverân-ı dünya, birbirine mukaddime olarak birbirinden haber veriyor, döner işlerler. Geceden sonra sabahı, kıştan sonra baharı işledikleri gibi; mevtten sonra subh-u kıyâmet, o destgâhtan, o saat-ı uzmâdan çıkacağını remzen haber veriyorlar.
Bir şahsın müddet‑i ömründe başına gelmiş birçok kıyâmet çeşitleri vardır. Her gece bir nev'i ölmekle, her sabah bir nev'i dirilmekle emârât-ı haşrî gördüğü gibi, beş-altı senede bil'ittifak bütün zerrâtını değiştirerek, hattâ bir senede iki defa tedrîcî bir kıyâmet ve haşir taklidini görmüş. Hem, hayvan ve nebât nev'ilerinde üçyüz binden ziyâde haşir ve neşir ve kıyâmet-i nev'iyeyi her baharda müşâhede ediyor.
703
İşte bu kadar emârât ve işârât‑ı haşriye ve bu kadar alâmât ve rumûzât-ı neşriye, elbette kıyâmet-i kübrânın tereşşuhâtı hükmünde o haşre işâret ediyorlar. Bir Sâni'-i Hakîm tarafından nev'ilerde böyle kıyâmet-i nev'iyeyi, yani bütün nebâtât köklerini ve bir kısım hayvanları aynen baharda ihyâ etmek ve yaprakları ve çiçekleri ve meyveleri gibi sâir bir kısım şeyleri aynıyla değil, misliyle iâde ederek bir nev'i haşir ve neşir yapmak; herbir şahs-ı insanîde kıyâmet-i umumiye içinde bir kıyâmet-i şahsiyeye delil olabilir.
Çünkü; insanın bir tek şahsı, başkasının bir nev'i hükmündedir. Zîra fikir nuru, insanın âmâline ve efkârına öyle bir genişlik vermiş ki, mâzi ve müstakbeli ihâta eder. Dünyayı dahi yutsa tok olmaz. Sâir nev'ilerde ferdlerin mâhiyeti cüz'iyedir; kıymeti, şahsiyedir; nazarı, mahdûddur; kemâli, mahsurdur; lezzeti ve elemi, ânîdir. Beşerin ise, mâhiyeti ulviyedir; kıymeti gâliyedir; nazarı, âmmdır; kemâli, hadsizdir; manevî lezzeti ve elemi, kısmen dâimîdir.
Öyle ise; bilmüşâhede sâir nev'ilerde tekerrür eden bir çeşit kıyâmetler, haşirler; şu kıyâmet‑i kübrâ-yı umumiyede her şahs-ı insanî aynıyla iâde edilerek haşredilmesine remz eder, haber verir. Onuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati’nde iki kere iki dört eder derecesinde kat'iyyet ile isbât edildiğinden burada ihtisar ederiz.
Beşinci Medâr: Beşerin cevher‑i rûhunda dercedilmiş gayr-ı mahdûd isti'dâdât ve o isti'dâdâtta mündemic olan gayr-ı mahsur kàbiliyetler ve o kàbiliyetlerden neş'et eden hadsiz meyiller ve o hadsiz meyillerden hâsıl olan nihâyetsiz emeller ve o nihâyetsiz emellerden tevellüd eden gayr-ı mütenâhî efkâr ve tasavvurât-ı insaniye; şu âlem-i şehâdetin arkasında bulunan saâdet-i ebediyeye elini uzatmış, ona gözünü dikmiş, o tarafa müteveccih olmuş olduğunu ehl-i tahkîk görüyor.
İşte hiç yalan söylemeyen fıtrat ve fıtrattaki şu kat'î ve şedîd ve sarsılmaz meyl‑i saâdet-i ebediye, saâdet-i ebediyenin tahakkukuna dair vicdâna bir hads-i kat'î veriyor. Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikati, bu hakikati gündüz gibi gösterdiğinden kısa kesiyoruz.
704
Altıncı Medâr: “Rahmânürrahîm” olan şu mevcûdâtın Sâni'‑i Zülcemâl’inin rahmeti, saâdet-i ebediyeyi gösteriyor. Evet ni'meti ni'met eden, ni'meti nıkmetlikten halâs eden ve mevcûdâtı, firâk-ı ebedîden hâsıl olan vâveylâlardan kurtaran saâdet-i ebediyeyi, o rahmetin şe'nindendir ki; beşerden esirgemesin. Çünkü; bütün ni'metlerin re'si, reisi, gayesi, neticesi olan saâdet-i ebediye verilmezse, dünya öldükten sonra âhiret sûretinde dirilmezse, bütün ni'metler nıkmetlere tahavvül ederler. O tahavvül ise, bilbedâhe ve bizzarûre ve umum kâinâtın şehâdetiyle muhakkak ve meşhûd olan Rahmet-i İlâhiye’nin vücûdunu inkâr etmek lâzım gelir. Hâlbuki rahmet, güneşten daha parlak bir hakikat-i sâbitedir.
Bak, rahmetin cilvelerinden ve latîf âsârından olan aşk ve şefkat ve akıl ni'metlerine dikkat et. Eğer firâk‑ı ebedî ve hicran-ı lâyezâlîye, hayat-ı insaniye incirâr edeceğini farzetsen görürsün ki; o latîf muhabbet, en büyük bir musîbet olur. O lezîz şefkat, en büyük bir illet olur. O nurânî akıl, en büyük bir belâ olur. Demek rahmet, – çünkü rahmettir – hicran-ı ebedîyi, muhabbet-i hakîkiyeye karşı çıkaramaz. Onuncu Söz’ün İkinci Hakikati, bu hakikati gayet güzel bir sûrette gösterdiğinden burada ihtisar edildi.
Yedinci Medâr: Şu kâinâtta görünen ve bilinen bütün letâif, bütün mehâsin, bütün kemâlât, bütün incizabât, bütün iştiyakât, bütün terahhumat; birer mânâdır, birer mazmundur, birer kelime‑i maneviyedir ki; şu kâinâtın Sâni'-i Zülcelâl’inin lütûf ve merhametinin tecelliyâtını, ihsân ve kereminin cilvelerini bizzarûre, bilbedâhe kalbe gösterir, aklın gözüne sokuyor.
Mâdem şu âlemde bir hakikat vardır; bilbedâhe hakîki rahmet vardır. Mâdem hakîki rahmet vardır; saâdet‑i ebediye olacaktır. Onuncu Söz’ün Dördüncü Hakikati, İkinci Hakikati ile beraber şu hakikati gündüz gibi aydınlatmıştır.
705
Sekizinci Medâr: İnsanın fıtrat‑ı zîşuûru olan vicdânı, saâdet-i ebediyeye bakar, gösterir. Evet, kim kendi uyanık vicdânını dinlerse “Ebed!‥ Ebed!‥” sesini işitecektir. Bütün kâinât o vicdâna verilse, ebede karşı olan ihtiyacının yerini dolduramaz. Demek o vicdân, o ebed için mahlûktur.
Demek bu vicdânî olan incizab ve cezbe, bir gaye‑i hakîkiyenin ve bir hakikat-i câzibedârın yalnız cezbi ile olabilir. Onuncu Söz’ün Onbirinci Hakikati’nin hâtimesi bu hakikati göstermiştir.
Dokuzuncu Medâr: Sâdık, masdûk, musaddak olan Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarıdır. Evet, O Zât’ın sözleri, saâdet-i ebediyenin kapılarını açmıştır ve O’nun kelâmları, saâdet-i ebediyeye karşı birer penceredir.
Zâten bütün enbiyânın icmâını ve bütün evliyânın tevâtürünü elinde tutmuş; bütün kuvvetiyle bütün da'vâları, Tevhid‑i İlâhî’den sonra şu haşir ve saâdet noktasında temerküz ediyor. Acaba, şu kuvveti sarsacak bir şey var mıdır! Onuncu Söz’ün Onikinci Hakikati, şu hakikati pek zâhir bir sûrette göstermiştir.
Onuncu Medâr: Onüç asırda yedi vecihle i'câzını muhâfaza eden ve Yirmibeşinci Söz’de isbât edildiği üzere kırk aded envâ'‑ı i'câzıyla mu'cize olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ihbarât-ı kat'iyyesidir.
Evet, O Kur'ân’ın nefs‑i ihbarı, haşr-i cismânînin keşşâfıdır ve şu tılsım-ı muğlak-ı âlemin ve şu remz-i hikmet-i kâinâtın miftâhıdır. Hem O Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tazammun ettiği ve mükerreren tefekküre emredip nazara vaz'eylediği berâhin-i akliye-i kat'iyye, binlerdir.
706
Ezcümle: Bir kıyâs‑ı temsîlîyi tazammun eden; قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ ve وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve bir delil‑i adâlete işâret eden; وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ gibi pek çok âyât ile haşr‑i cismânîdeki saâdet-i ebediyeyi gösterecek pek çok dûrbînleri nazar-ı beşerin dikkatine vaz'etmiştir.
Kur'ân’ın sâir âyetler ile izâh ettiği şu; وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا ve قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ ’deki kıyâs‑ı temsîlînin hülâsasını Nokta Risalesi’nde şöyle beyân etmişiz ki:
Vücûd‑u insan, tavırdan tavıra geçtikçe acîb ve muntazam inkılâblar geçiriyor. Nutfeden alakaya, alakadan mudğaya, mudğadan azm ve lahme, azm ve lahmden halk-ı cedîde, yani insan sûretine inkılâbı, gayet dakîk düsturlara tâbidir. O tavırların herbirisinin öyle kavânîn-i mahsûsa ve öyle nizâmât-ı muayyene ve öyle harekât-ı muttarideleri vardır ki; cam gibi, altında bir kasd, bir irâde, bir ihtiyar, bir hikmetin cilvelerini gösterir.
İşte şu tarzda o vücûdu yapan Sâni'‑i Hakîm, her sene bir libâs gibi o vücûdu değiştirir. O vücûdun değiştirilmesi ve bekàsı için inhilâl eden eczâların yerini dolduracak, çalışacak yeni zerrelerin gelmesi için bir terkîbe muhtaçtır. İşte o beden hüceyreleri, muntazam bir kanun-u İlâhî ile yıkıldığından yine muntazam bir kanun-u Rabbânî ile tamir etmek için rızık nâmıyla bir madde-i latîfeyi ister ki, o beden uzuvlarının ayrı ayrı hâcetleri nisbetinde Rezzâk-ı Hakîki, bir kanun-u mahsûs ile taksim ve tevzî' ediyor.
707
Şimdi O Rezzâk‑ı Hakîm’in gönderdiği o madde-i latîfenin etvârına bak; göreceksin ki, o maddenin zerrâtı, bir kafile gibi küre-i havada, toprakta, suda dağılmış iken, birden hareket emrini almışlar gibi bir hareket-i kasdîyi işmâm eden bir keyfiyet ile toplanıyorlar. Güyâ onlardan herbir zerre, bir vazife ile, bir muayyen mekâna gitmek için memurdur gibi gayet muntazam toplanıyorlar.
Hem gidişatından görünüyor ki, bir Fâil‑i Muhtar’ın bir kanun-u mahsûsu ile sevkedilip, cemâdât âleminden mevâlide, yani zîhayat âlemine girerler. Sonra nizâmât-ı muayyene ve harekât-ı muttaride ile ve desâtir-i mahsûsa ile rızık olarak bir bedene girip, o beden içinde dört matbahta pişirildikten sonra ve dört inkılâbât-ı acîbeyi geçirdikten sonra ve dört süzgeçten süzüldükten sonra bedenin aktârına yayılarak bütün muhtaç olan a'zâların muhtelif ve ayrı ayrı derece-i ihtiyaçlarına göre Rezzâk-ı Hakîki’nin inâyetiyle ve muntazam kanunları ile inkısam ederler.
İşte o zerrâttan hangi zerreye bir nazar‑ı hikmetle baksan göreceksin ki: Basîrâne, muntazamâne, semîâne, alîmâne sevk olunan o zerreye, kör ittifak, kanunsuz tesâdüf, sağır tabiat, şuûrsuz esbâb, hiç ona karışamaz. Çünkü; herbirisi unsur-u muhîtten tut, tâ beden hüceyresine kadar hangi tavra girmiş ise; o tavrın kavânîn-i muayyenesi ile güyâ ihtiyaren amel ediyor, muntazaman giriyor. Hangi tabakaya sefer etmiş ise, öyle muntazam adım atıyor ki; bilbedâhe bir Sâik-i Hakîm’in emri ile gidiyor gibi görünüyor.
İşte böyle muntazam tavırdan tavıra, tabakadan tabakaya gitgide hedef‑i maksadından ayrılmayarak tâ makam-ı lâyıkına, meselâ; Tevfik’in göz bebeğine emr-i Rabbânî ile girer, oturur, çalışır.
İşte bu hâlde, yani erzâktaki tecellî‑i Rubûbiyet gösteriyor ki; ibtidâ, o zerreler muayyen idiler, muvazzaf idiler, o makamlar için namzed idiler. Güyâ herbirisinin alnında ve cebhesinde “Filân hüceyrenin rızkı olacak.” yazılı gibi bir intizamın vücûdu; her adamın alnında kalem-i kader ile rızkı yazılı olduğuna ve rızkı üstünde isminin yazılı olmasına işâret eder.
708
Acaba mümkün müdür ki: Bu derece nihâyetsiz bir kudret ve muhît bir hikmet ile rubûbiyet eden ve zerrâttan tâ seyyârâta kadar bütün mevcûdâtı kabza‑i tasarrufunda tutmuş ve intizam ve mîzan dâiresinde döndüren Sâni'-i Zülcelâl, neş'e-i uhrâyı yapmasın veya yapamasın!
İşte çok Âyât‑ı Kur'âniye, şu hikmetli neş'e-i ûlâyı nazar-ı beşere vaz'ediyor. Haşir ve kıyâmetteki neş'e-i uhrâyı ona temsîl ederek istib'âdı izâle eder, der: قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ Yani: “Sizi hiçten bu derece hikmetli bir sûrette kim inşâ etmiş ise; O’dur ki, sizi âhirette diriltecektir.”
Hem der ki: وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُ۬ا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِ Yani: “Sizin haşirde iâdeniz, dirilmeniz, dünyadaki hilkatinizden daha kolay, daha rahattır.” Nasıl ki bir taburun askerleri, istirahat için dağılsa sonra bir boru ile çağrılsa kolay bir sûrette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır; öyle de, bir bedende birbiriyle imtizaç ile ünsiyet ve münâsebet peydâ eden zerrât‑ı esâsiye, Hazret-i İsrâfil Aleyhisselâm’ın Sûr’u ile Hàlık-ı Zülcelâl’in emrine “Lebbeyk!” demeleri ve toplanmaları; aklen birinci icâddan daha kolay, daha mümkündür.
Hem, bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve Hadîs’te عَجْبُ الذَّنَبِ tâbir edilen eczâ‑i esâsiye ve zerrât-ı asliye, ikinci neş'e için kâfî bir esâstır, temeldir. Sâni'-i Hakîm, beden-i insanîyi onların üstünde bina eder.
709
Üçüncü âyet olan وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ gibi âyetlerin işâret ettikleri kıyâs‑ı adlînin hülâsası şudur ki:
Âlemde çok görüyoruz ki: Zâlim, fâcir, gaddâr insanlar, gayet refah ve rahatla ve mazlum ve mütedeyyin adamlar, gayet zahmet ve zillet ile ömür geçiriyorlar. Sonra ölüm gelir, ikisini müsâvî kılar. Eğer şu müsâvât, nihâyetsiz ise, bir nihâyeti yoksa zulüm görünür. Hâlbuki zulümden tenezzühü, kâinâtın şehâdetiyle sâbit olan Adâlet ve Hikmet‑i İlâhiye, bu zulmü hiçbir cihetle kabûl etmediğinden bilbedâhe bir mecma'-ı âheri iktiza ederler ki; birinci, cezasını; ikinci, mükâfâtını görsün. Tâ şu intizamsız, perîşan beşer, isti'dâdına münâsib tecziye ve mükâfât görüp adâlet-i mahzâya medâr ve Hikmet-i Rabbâniye’ye mazhar ve hikmetli mevcûdât-ı âlemin bir büyük kardeşi olabilsin.
Evet, şu dâr‑ı dünya, beşerin rûhunda mündemic olan hadsiz isti'dâdların sünbüllenmesine müsâid değildir; demek başka âleme gönderilecektir. Evet, insanın cevheri büyüktür; öyle ise, ebede namzeddir. Mâhiyeti àliyedir; öyle ise, cinayeti dahi azîmdir. Sâir mevcûdâta benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez; fenâ-yı mutlak ile mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Ona, Cehennem ağzını açmış bekliyor. Cennet ise, âğûş-u nâzdârânesini açmış gözlüyor. Onuncu Söz’ün Üçüncü Hakikati bu ikinci misâlimizi gayet güzel gösterdiğinden burada kısa kesiyoruz.
710
İşte, misâl için şu iki âyet‑i kerîme gibi pek çok berâhin-i latîfe-i akliyeyi tazammun eden sâir âyetleri dahi kıyâs eyle, tetebbu' et. İşte Menâbi'-i Aşere ve On Medâr, bir hads-i kat'î, bir bürhân-ı kàtı'ı intac ediyorlar ve o pek esâslı hads ve o pek kuvvetli bürhân, haşir ve kıyâmete dâî ve muktazînin vücûduna kat'iyyen delâlet ettikleri gibi; Sâni'-i Zülcelâl’in dahi – Onuncu Söz’de kat'iyyen isbât edildiği üzere – Hakîm, Rahîm, Hafîz, Âdil gibi ekser Esmâ-i Hüsnâ’sı, haşir ve kıyâmetin gelmesini ve saâdet-i ebediyenin vücûdunu iktiza ederler ve saâdet-i ebediyenin tahakkukuna kat'î delâlet ederler.
Demek haşir ve kıyâmete muktazî, o derece kuvvetlidir ki, hiçbir şek ve şübheye medâr olamaz.

Üçüncü Esâs

Fâil, muktedirdir. Evet, nasıl haşrin muktazîsi, şüphesiz mevcûddur; haşri yapacak Zât da nihâyet derecede muktedirdir. O’nun kudretinde noksan yoktur. En büyük ve en küçük şeyler O’na nisbeten birdirler. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar kolaydır. Evet, bir Kadîr ki, şu âlem; bütün güneşleri, yıldızları, avâlimi, zerrâtı, cevâhiri, nihâyetsiz lisânlarla O’nun azametine ve kudretine şehâdet eder. Hiçbir vehim ve vesvesenin hakkı var mıdır ki, haşr‑i cismânîyi o kudretten istib'âd etsin.
Evet, bilmüşâhede bir Kadîr‑i Zülcelâl, şu âlem içinde, her asırda birer yeni ve muntazam dünyayı halkeden, hattâ her senede birer yeni seyyâr, muntazam kâinâtı icâd eden, hattâ her günde birer yeni muntazam âlem yapan, dâima şu semâvât ve arz yüzünde ve birbiri arkasında geçici dünyaları, kâinâtları kemâl-i hikmet ile halkeden, değiştiren ve asırlar ve seneler, belki günler adedince muntazam âlemleri zaman ipine asan ve onunla azamet-i kudretini gösteren ve yüzbin çeşit haşrin nakışlarıyla tezyîn ettiği koca bahar çiçeğini küre-i arzın başına bir tek çiçek gibi takan ve onunla kemâl-i hikmetini, cemâl-i san'atını izhâr eden bir Zât, “Nasıl kıyâmeti getirecek, nasıl bu dünyayı âhiretle değiştirecek.” denilir mi?
711
Şu Kadîr’in kemâl‑i kudretini ve hiçbir şey O’na ağır gelmediğini ve en büyük şey, en küçük şey gibi O’nun kudretine ağır gelmediğini ve hadsiz efrâd, bir tek ferd gibi o kudrete kolay geldiğini, şu âyet-i kerîme ilân ediyor:
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ Şu âyetin hakikatini Onuncu Söz’ün Hâtimesi’nde icmâlen ve Nokta Risalesi’nde ve Yirminci Mektûb’da izâhen beyân etmişiz. Şu makam münâsebetiyle üç mes'ele sûretinde bir parça izâh ederiz.
İşte, Kudret‑i İlâhiye, zâtiyedir; öyle ise, acz tahallül edemez. Hem melekûtiyet-i eşyaya taalluk eder; öyle ise, mevâni' tedâhül edemez. Hem nisbeti, kanunîdir; öyle ise, cüz', külle müsâvî gelir ve cüz'î, küllî hükmüne geçer. İşte şu üç mes'eleyi isbât edeceğiz.

Birinci Mes'ele

Kudret‑i Ezeliye, Zât-ı Akdes-i İlâhiye’nin lâzime-i zarûriye-i zâtiyesidir. Yani, bizzarûre zâtın lâzimesidir. Hiçbir cihet-i infikâki olamaz. Öyle ise; kudretin zıddı olan acz, o kudreti istilzam eden zâta bilbedâhe ârız olamaz. Çünkü: O hâlde cem'-i zıddeyn lâzım gelir. Mâdem acz, zâta ârız olamaz; bilbedâhe, o zâtın lâzımı olan kudrete tahallül edemez. Mâdem acz, kudretin içine giremez; bilbedâhe, o kudret-i zâtiyede merâtib olamaz. Çünkü, herşeyin vücûd merâtibi, o şeyin zıdlarının tedâhülü iledir. Meselâ: Harâretteki merâtib, bürûdetin tahallülü iledir; hüsündeki derecât, kubhun tedâhülü iledir ve hâkezâ kıyâs et…
712
Fakat, mümkinâtta, hakîki ve tabîi lüzum‑u zâtî olmadığından, mümkinâtta zıtlar birbirine girebilmiş. Mertebeler tevellüd ederek ihtilâfât ile tağayyürât-ı âlem neş'et etmiştir. Mâdemki, Kudret-i Ezeliye’de merâtib olamaz. Öyle ise; makdûrat dahi, bizzarûre kudrete nisbeti bir olur. En büyük, en küçüğe müsâvî ve zerreler, yıldızlara emsâl olur. Bütün haşr-i beşer, bir tek nefsin ihyâsı gibi; bir baharın icâdı, bir tek çiçeğin sun'u gibi; o kudrete kolay gelir. Eğer esbâba isnâd edilse; o vakit bir tek çiçek, bir bahar kadar ağır olur.
Şu Söz’ün İkinci Makamının Dördüncü “Allâhu Ekber Mertebesi”nin âhir fıkrasının hâşiyesinde, hem Yirmiikinci Söz’de, hem Yirminci Mektûb’da ve Zeyli’nde isbât edilmiş ki: Hilkat‑i eşya, Vâhid-i Ehad’e verilse; bütün eşya, bir şey gibi kolay olur. Eğer esbâba verilse; bir şey, bütün eşya kadar külfetli, ağır olur.

İkinci Mes'ele Ki

Kudret; melekûtiyet‑i eşyaya taalluk eder. Evet, kâinâtın âyine gibi iki yüzü var. Biri, mülk ciheti ki; âyinenin renkli yüzüne benzer. Diğeri, melekûtiyet ciheti ki; âyinenin parlak yüzüne benzer.
Mülk ciheti ise, zıdların cevelângâhıdır. Güzel, çirkin; hayır, şer; küçük, büyük; ağır, kolay gibi emirlerin mahall‑i vürûdudur. İşte şunun içindir ki: Sâni'-i Zülcelâl, esbâb-ı zâhirîyi, tasarrufât-ı kudretine perde etmiştir. Tâ dest-i Kudret, zâhir akla göre hasîs ve nâlâyık emirlerle bizzat mübâşereti görünmesin. Çünkü: Azamet ve izzet, öyle ister. Fakat o vesâit ve esbâba hakîki te'sir vermemiştir. Çünkü: Vahdet-i Ehadiyet öyle ister.
Melekûtiyet ciheti ise, herşeyde parlaktır, temizdir. Teşahhusâtın renkleri, müzahrefâtları, ona karışmaz. O cihet, vâsıtasız kendi Hàlık’ına müteveccihtir. Onda terettüb‑ü esbâb, teselsül-ü ilel yoktur. Ona; illiyet, ma'lûliyet giremez. Eğri-büğrüsü yoktur. Mâniler müdâhale edemezler. Zerre, Şems’e kardeş olur.
713
Elhâsıl: O kudret hem basittir, hem nâmütenâhîdir, hem zâtîdir. Mahall‑i taalluk-u kudret ise, hem vâsıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Öyle ise; o kudretin dâiresinde, büyük, küçüğe karşı tekebbürü yok. Cemâat, ferde karşı rüchânı olamaz. Küll, cüz'e nisbeten, kudrete karşı fazla nazlanamaz.

Üçüncü Mes'ele Ki

Kudret’in nisbeti, kanunîdir. Yani: Çoğa‑aza, büyüğe-küçüğe bir bakar. Şu mes'ele-i gâmızayı, birkaç temsîl ile zihne takrib edeceğiz.
İşte, kâinâtta “Şeffâfiyet”, “Mukàbele”, “Muvâzene”, “İntizam”, “Tecerrüd”, “İtâat” birer emirdir ki; çoğu aza, büyüğü küçüğe müsâvî kılar.
Birinci Temsîl: “Şeffâfiyet Sırrı”nı gösterir. Meselâ: Şemsin feyz‑i tecellîsi olan timsâli ve aksi, denizin yüzünde ve denizin herbir katresinde aynı hüviyeti gösterir. Eğer küre-i arz, perdesiz, güneşe karşı muhtelif cam parçalarından mürekkeb olsa; şemsin aksi, herbir parçada ve bütün zemin yüzünde müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz bir olur. Eğer farazâ şems, fâil-i muhtar olsa idi ve feyz-i ziyâsını, timsâl-i aksini, irâdesiyle verse idi; bütün zemin yüzüne verdiği feyzi, bir zerreye verdiği feyzden daha ağır olamazdı.
İkinci Temsîl: “Mukàbele Sırrı”dır. Meselâ: Zîhayat ferdlerden – yani insanlardan – terekküb eden bir dâire‑i azîmenin nokta-i merkeziyesindeki ferdin elinde bir mum ve dâire-i muhîtteki ferdlerin ellerinde de birer âyine farzedilse; nokta-i merkeziyenin muhît aynalarına verdiği feyiz ve cilve-i aks, müzâhemetsiz, tecezzîsiz, tenâkussuz, nisbeti birdir.
714
Üçüncü Temsîl: “Muvâzene Sırrı”dır. Meselâ: Hakîki ve hassas ve çok büyük bir mîzan bulunsa; iki gözünde iki güneş veya iki yıldız veya iki dağ veya iki yumurta veya iki zerre herhangisi bulunursa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvet ile o hassas azîm terâzinin bir gözü göğe, biri zemine inebilir.
Dördüncü Temsîl: “İntizam Sırrı”dır. Meselâ: En azîm bir gemi, en küçük bir oyuncak gibi çevrilebilir.
Beşinci Temsîl: “Tecerrüd Sırrı”dır. Meselâ: Teşahhusâttan mücerred bir mâhiyet, bütün cüz'iyâtına; en küçüğünden en büyüğüne, tenâkus etmeden, tecezzî etmeden bir bakar, girer. Teşahhusât‑ı zâhiriye cihetindeki hususiyetler, müdâhale edip şaşırtmaz. O mâhiyet-i mücerredin nazarını tağyîr etmez. Meselâ; iğne gibi bir balık, balina balığı gibi o mâhiyet-i mücerredeye mâliktir. Bir mikrop, bir gergedan gibi mâhiyet-i hayvaniyeyi taşıyor.
Altıncı Temsîl: “İtâat Sırrı”nı gösterir. Meselâ: Bir kumandan, “Arş!” emri ile bir neferi tahrîk ettiği gibi, aynı emir ile bir orduyu tahrîk eder.
Şu temsîl‑i itâat sırrının hakikati şudur ki: Kâinâtta, bittecrübe, herşeyin bir nokta-i kemâli vardır. O şeyin, o noktaya bir meyli vardır. Muzâaf meyil, ihtiyaç olur. Muzâaf ihtiyaç, iştiyak olur. Muzâaf iştiyak, incizab olur. Ve incizab, iştiyak, ihtiyaç, meyil; Cenâb-ı Hakk’ın evâmir-i tekvîniyesinin, mâhiyet-i eşya tarafından birer habbe ve nüve-i imtisalidirler. Mümkinât mâhiyetlerinin mutlak kemâli, mutlak vücûddur. Hususî kemâli, isti'dâdlarını kuvveden fiile çıkaran ona mahsûs bir vücûddur.
İşte bütün kâinâtın “Kün!” emrine itâati, bir tek nefer hükmünde olan bir zerrenin itâati gibidir. İrâde‑i Ezeliye’den gelen “Kün” emr-i ezelîsine mümkinâtın itâati ve imtisalinde, yine irâdenin tecellîsi olan meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab; birden, beraber mündemicdir. Latîf su, nâzik bir meyille incimâd emrini aldığı vakit demiri parçalaması, itâat sırrının kuvvetini gösterir.
715
Şu altı temsîl, hem nâkıs, hem mütenâhî, hem zaîf, hem te'sir‑i hakîkisi yok olan mümkinât kuvvetinde ve fiilinde bilmüşâhede görünse; elbette hem gayr-ı mütenâhî, hem ezelî, hem ebedî, hem bütün kâinâtı adem-i sırftan icâd eden ve bütün ukùlü hayrette bırakan, hem âsâr-ı azametiyle tecellî eden Kudret-i Ezeliyeye nisbeten şüphesiz herşey müsâvîdir. Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Gaflet olunmaya! Şu altı sırrın küçük mîzanlarıyla o kudret tartılmaz ve münâsebete giremez. Yalnız fehme takrib ve istib'âdı izâle için zikredilir.

Üçüncü Esâsın Netice ve Hülâsası

Mâdem Kudret‑i Ezeliye, gayr-ı mütenâhîdir. Hem, Zât-ı Akdes’e lâzime-i zarûriyedir. Hem, herşeyin lekesiz, perdesiz melekûtiyet ciheti, O’na müteveccihtir, hem O’na mukâbildir. Hem, tesâvi-i tarafeynden ibaret olan imkân itibariyle muvâzenettedir. Hem, şerîat-ı fıtriye-i kübrâ olan nizâm-ı fıtrata ve kavânîn-i âdetullâha mutî'dir. Hem, mânilerden ve ayrı ayrı hususiyetlerden melekûtiyet ciheti, mücerred ve sâfîdir… Elbette en büyük şey, en küçük şey gibi, o kudrete ziyâde nazlanmaz, mukâvemet etmez.
Öyle ise; haşirde bütün zevi'l‑ervâhın ihyâsı, bir sineğin baharda ihyâsından daha ziyâde kudrete ağır olmaz. Öyle ise مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ fermânı, mübâlağasızdır, doğrudur, haktır. Öyle ise; müddeâmız olan “Fâil muktedirdir. O cihette hiçbir mâni yoktur.” kat'î bir sûrette tahakkuk etti.
716

Dördüncü Esâs

Nasıl, kıyâmet ve haşre muktazî var ve haşri getirecek Fâil dahi muktedirdir; öyle de, şu dünyanın, kıyâmet ve haşre kàbiliyeti vardır. İşte “Şu mahal kàbildir.” olan müddeâmızda dört mes'ele vardır.
Birincisi: Şu âlem‑i dünyanın imkân-ı mevtidir.
İkincisi: O mevtin vukû'udur.
Üçüncüsü: O harâb olmuş, ölmüş dünyanın, âhiret sûretinde tamir ve dirilmesinin imkânıdır.
Dördüncüsü: O mümkün olan tamir ve ihyânın vukû' bulmasıdır.

Birinci Mes'ele

Şu kâinâtın mevti, mümkündür. Çünkü; bir şey, kanun‑u tekâmülde dâhil ise, o şeyde alâ külli hâl neşv ü nemâ vardır. Neşv ü nemâ ve büyümek varsa, ona alâ külli hâl bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâ külli hâl bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikrâ' ve tetebbu' ile sâbittir ki; öyle şeyler, mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.
Evet, nasıl ki insan küçük bir âlemdir, yıkılmaktan kurtulamaz; âlem dahi büyük bir insandır, o dahi ölümün pençesinden kurtulamaz. O da ölecek, sonra dirilecek veya yatıp, sonra subh‑u haşirle gözünü açacaktır.
Hem nasıl ki kâinâtın bir nüsha‑i musağğarası olan bir şecere-i zîhayat, tahrib ve inhilâlden başını kurtaramaz; öyle de, şecere-i hilkatten teşa'ub etmiş olan silsile-i kâinât, tamir ve tecdîd için, tahribden, dağılmaktan kendini kurtaramaz.
Eğer dünyanın ecel‑i fıtrîsinden evvel İrâde-i Ezeliye’nin izni ile, haricî bir maraz veya muharrib bir hâdise başına gelmezse ve onun Sâni'-i Hakîm’i dahi ecel-i fıtrîden evvel onu bozmazsa, herhalde, hattâ fennî bir hesab ile bir gün gelecek ki:
717
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ❋ وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ ❋ وَاِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْاِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ❋ وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ ❋ وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ mânâları ve sırları, Kadîr‑i Ezelî’nin izni ile tezâhür edip, o dünya olan büyük insan sekerâta başlayıp, acîb bir hırıltı ile ve müdhiş bir savt ile fezâyı çınlatıp dolduracak, bağırıp ölecek; sonra emr-i İlâhî ile dirilecektir.
İnce Remizli Bir Mes'ele: Nasıl ki su, kendi zararına olarak incimâd eder. Buz, buzun zararına temeyyü' eder. Lübb, kışrın zararına kuvvetleşir. Lafz, mânâ zararına kalınlaşır. Rûh, cesed hesabına zaîfleşir. Cesed, rûh hesabına inceleşir.
Öyle de; Âlem‑i kesif olan dünya, âlem-i latîf olan âhiret hesabına, hayat makinesinin işlemesiyle şeffâflaşır, latîfleşir. Kudret-i Fâtıra, gayet hayret verici bir fa'âliyetle kesif, câmid, sönmüş, ölmüş eczâlarda nur-u hayatı serpmesi, bir remz-i kudrettir ki; âlem-i latîf hesabına şu âlem-i kesifi nur-u hayat ile eritiyor, yandırıyor, ışıklandırıyor; hakikatini kuvvetleştiriyor.
Evet, hakikat ne kadar zaîf ise de ölmez, sûret gibi mahvolmaz. Belki teşahhuslarda, sûretlerde, seyr ü sefer eder. Hakikat büyür, inkişaf eder, gittikçe genişlenir. Kışır ve sûret ise; eskileşir, inceleşir, parçalanır. Sâbit ve büyümüş hakikatin kàmetine yakışmak için daha güzel olarak tazeleşir. Ziyâde ve noksan noktasında hakikatle sûret, ma'kûsen mütenâsibdirler. Yani sûret kalınlaştıkça hakikat inceleşir. Sûret inceleştikçe hakikat o nisbette kuvvet bulur. İşte şu kanun, kanun‑u tekâmüle dâhil olan bütün eşyaya şâmildir.
Demek, herhalde bir zaman gelecek ki; kâinât hakikat‑i uzmâsının kışır ve sûreti olan âlem-i şehâdet, Fâtır-ı Zülcelâl’in izniyle parçalanacak; sonra, daha güzel bir sûrette tazelenecektir. يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrı tahakkuk edecektir.
Elhâsıl; dünyanın mevti mümkün, hem hiç şübhe getirmez ki, mümkündür.
718

İkinci Mes'ele

Mevt‑i dünyanın vukû' bulmasıdır. Şu mes'eleye delil, bütün edyân-ı semâviyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selîmenin şehâdetidir ve şu kâinâtın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tağayyürâtının işâretidir. Hem asırlar, seneler adedince zîhayat dünyaların ve seyyâr âlemlerin, şu dünya misâfirhânesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehâdetleridir.
Şu dünyanın sekerâtını, Âyât‑ı Kur'âniye’nin işâret ettiği sûrette tahayyül etmek istersen bak; şu kâinâtın eczâları, dakîk, ulvî bir nizâm ile birbirine bağlanmış. Hafî, nâzik, latîf bir râbıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; eğer ecrâm-ı ulviyeden tek bir cirm, “Kün!” emrine veya “Mihverinden çık!” hitâbına mazhar olunca, şu dünya sekerâta başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecrâmlar dalgalanacak, nihâyetsiz fezâ-yı âlemde milyonlar gülleleri, küreler gibi büyük topların müdhiş sadâları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak, kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek.
İşte şu mevt ve sekerât ile Kadîr‑i Ezelî, kâinâtı çalkalar; kâinâtı tasfiye edip, Cehennem ve Cehennem’in maddeleri bir tarafa, Cennet ve Cennet’in mevâdd-ı münâsebeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezâhür eder.

Üçüncü Mes'ele

Ölecek âlemin dirilmesi mümkündür. Çünkü; İkinci Esâs’ta isbât edildiği gibi; Kudret’te noksan yoktur. Muktazî ise, gayet kuvvetlidir. Mes'ele ise, mümkinâttandır. Mümkün bir mes'elenin gayet kuvvetli bir muktazîsi var ise; fâilin kudretinde noksaniyet yok ise; ona mümkün değil, belki vâki sûretiyle bakılabilir.
719
Remizli Bir Nükte: Şu kâinâta dikkat edilse görünüyor ki: İçinde iki unsur var ki, her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır şer, güzel çirkin, nef' zarar, kemâl noksan, ziyâ zulmet, hidayet dalâlet, nur nâr, îmân küfür, tâat isyan, havf muhabbet gibi âsârlarıyla, meyveleriyle şu kâinâtta ezdâd, birbiriyle çarpışıyor, dâima tağayyür ve tebeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıd olan dalları ve neticeleri ebede gidecek; temerküz edip birbirinden ayrılacak. O vakit, Cennet‑Cehennem sûretinde tezâhür edecektir.
Mâdem âlem‑i bekà, şu âlem-i fenâdan yapılacaktır; elbette anâsır-ı esâsiyesi, bekàya ve ebede gidecektir. Evet, Cennet-Cehennem; şecere-i hilkatten ebed tarafına uzanıp eğilerek giden dalının iki meyvesidir ve şu silsile-i kâinâtın iki neticesidir ve şu seyl-i şuûnâtın iki mahzenidir ve ebede karşı cereyan eden ve dalgalanan mevcûdâtın iki havzıdır ve lütûf ve kahrın iki tecellîgâhıdır ki; dest-i Kudret bir hareket-i şedîde ile kâinâtı çalkaladığı vakit, o iki havuz, münâsib maddelerle dolacaktır.
Şu Remizli Nükte’nin Sırrı Şudur ki:
Hakîm‑i Ezelî, inâyet-i sermediye ve hikmet-i ezeliyenin iktizası ile şu dünyayı, tecrübeye mahal ve imtihana meydân ve Esmâ-i Hüsnâ’sına âyine ve kalem-i kader ve kudretine sahife olmak için yaratmış. Ve tecrübe ve imtihan ise, neşv ü nemâya sebebdir. O neşv ü nemâ ise, isti'dâdların inkişafına sebebdir. O inkişaf ise, kàbiliyetlerin tezâhürüne sebebdir. O kàbiliyetlerin tezâhürü ise, hakàik-ı nisbiyenin zuhûruna sebebdir. Hakàik-ı nisbiyenin zuhûru ise, Sâni'-i Zülcelâl’in Esmâ-i Hüsnâ’sının nukùş-u tecelliyâtını göstermesine ve kâinâtı Mektûbat-ı Samedâniye sûretine çevirmesine sebebdir.
İşte şu sırr‑ı imtihan ve sırr-ı teklif iledir ki; ervâh-ı àliyenin elmas gibi cevherleri, ervâh-ı sâfilenin kömür gibi maddelerinden tasaffî eder, ayrılır.
720
İşte, bu mezkûr sırlar gibi daha bilmediğimiz çok ince, àlî hikmetler için, âlemi bu sûrette irâde ettiğinden; şu âlemin tağayyür ve tahavvülünü dahi o hikmetler için irâde etti. Tahavvül ve tağayyür için zıtları birbirine hikmetle karıştırdı ve karşı karşıya getirdi. Zararları menfaatlere mezcederek, şerleri hayırlara idhal ederek, çirkinlikleri güzelliklerle cem'ederek, hamur gibi yoğurarak şu kâinâtı tebeddül ve tağayyür kanununa ve tahavvül ve tekâmül düsturuna tâbi kıldı.
Vaktâ ki meclis‑i imtihan kapandı. Tecrübe vakti bitti. Esmâ-i Hüsnâ hükmünü icra etti. Kalem-i kader, mektûbatını tamamıyla yazdı. Kudret, nukùş-u san'atını tekmîl etti. Mevcûdât, vezâifini îfâ etti. Mahlûkat, hizmetlerini bitirdi. Herşey, mânâsını ifâde etti. Dünya, âhiret fidanlarını yetiştirdi. Zemin, Sâni'-i Kadîr’in bütün mu'cizât-ı kudretini, umum havârık-ı san'atını teşhîr edip gösterdi. Şu âlem-i fenâ, sermedî manzaraları teşkil eden levhaları zaman şeridine taktı.
O Sâni'‑i Zülcelâl’in hikmet-i sermediyesi ve inâyet-i ezeliyesi, o imtihan neticelerini, o tecrübenin neticelerini, o Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellîlerinin hakikatlerini, o kalem-i kader mektûbatının hakàikını, o nümûne-misâl nukùş-u san'atının asıllarını, o vezâif-i mevcûdâtın fâidelerini, gayelerini, o hidemât-ı mahlûkatın ücretlerini ve o kelimât-ı kitab-ı kâinâtın ifâde ettikleri mânâların hakikatlerini ve isti'dâd çekirdeklerinin sünbüllenmesini ve bir mahkeme-i kübrâ açmasını ve dünyadan alınmış misâlî manzaraların göstermesini ve esbâb-ı zâhiriyenin perdesini yırtmasını ve herşey doğrudan doğruya Hàlık-ı Zülcelâl’ine teslîm etmesi gibi hakikatleri iktiza etti ve o mezkûr hakikatleri iktiza ettiği için kâinâtı, dağdağa-i tağayyür ve fenâdan, tahavvül ve zevâlden kurtarmak ve ebedîleştirmek için o zıtların tasfiyesini istedi ve tağayyürün esbâbını ve ihtilâfâtın maddelerini tefrik etmek istedi… Elbette kıyâmeti koparacak ve o neticeler için tasfiye edecek.
721
İşte şu tasfiyenin neticesinde Cehennem, ebedî ve dehşetli bir sûret alıp, tâifeleri وَامْتَازُوا الْيَوْمَ اَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ tehdidine mazhar olacak. Cennet, ebedî, haşmetli bir sûret giyerek ehil ve ashâbı, سَلَامٌ عَلَيْكُمْ طِبْتُمْ فَادْخُلُوهَا خَالِد۪ينَ hitâbına mazhar olacak. Yirmisekizinci Söz’ün Birinci Makamının İkinci Suâli’nde isbât edildiği gibi; Hakîm‑i Ezelî, şu iki hânenin sekenelerine, kudret-i kâmilesiyle ebedî ve sâbit bir vücûd verir ki, hiç inhilâl ve tağayyüre ve ihtiyarlığa ve inkırâza ma'rûz kalmazlar. Çünkü, inkırâza sebebiyet veren tağayyürün esbâbı bulunmaz.

Dördüncü Mes'ele

Şu mümkün, vâki olacaktır. Evet dünya, öldükten sonra âhiret olarak diriltilecektir. Dünya harâb edildikten sonra, o dünyayı yapan Zât, yine daha güzel bir sûrette onu tamir edecek, âhiretten bir menzil yapacaktır. Şuna delil, başta Kur'ân‑ı Kerîm, binler berâhin-i akliyeyi tazammun eden umum âyâtıyla ve bütün kütüb-ü semâviye, bunda müttefik bulunduğu gibi; Zât-ı Zülcelâl’in evsâf-ı celâliyesi ve evsâf-ı cemâliyesi ve Esmâ-i Hüsnâ’sı, bunun vukû'una kat'î sûrette delâlet ederler. Ve enbiyâya gönderdiği bütün semâvî fermânları ile kıyâmeti ve haşrin icâdını va'detmiş. İşte mâdem va'detmiş, elbette yapacaktır. Onuncu Söz’ün Sekizinci Hakikati’ne müracaat et. Hem başta Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bin mu'cizâtının kuvveti ile, bütün enbiyâ ve mürselînin ve evliyâ ve sıddıkînin, vukû'unda müttefik olup haber verdikleri gibi; şu kâinât bütün âyât-ı tekvîniyesiyle, vukû'undan haber veriyor.
722
Elhâsıl: Onuncu Söz bütün hakàikıyla; Yirmisekizinci Söz, İkinci Makam’ında Lâsiyyemâlar’daki bütün berâhiniyle; gurûb etmiş güneşin sabahleyin yeniden tulû' edeceği derecesinde bir kat'iyyetle göstermiştir ki: Hayat‑ı dünyeviyenin gurûbundan sonra şems-i hakikat, hayat-ı uhreviye sûretinde çıkacaktır.
İşte baştan buraya kadar beyânâtımız, İsm‑i Hakîm’den istimdâd ve feyz-i Kur'ân’dan istifade sûretinde kalbi kabûle, nefsi teslîme, aklı iknâa ihzar için “Dört Esâs” söyledik. Fakat biz neyiz ki, buna dair söz söyleyeceğiz? Asıl şu dünyanın sâhibi, şu kâinâtın Hàlık’ı, şu mevcûdâtın Mâlik’i ne söylüyor… O’nu dinlemeliyiz. Mülk sâhibi söz söylerken başkalarının ne haddi var ki, fuzûliyâne karışsın!‥
İşte O Sâni'‑i Hakîm, dünya mescidinde ve arz mektebinde, asırlar arkasında oturan tâifelerin umum saflarına hitâben îrâd ettiği hutbe-i ezeliyesinde, kâinâtı zelzeleye veren: اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَالَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ ❋ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَاهُ ve bütün mahlûkatı neş'elendiren, şevke getiren:وَبَشِّرِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذ۪ي رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِه۪ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ ف۪يهَٓا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ ف۪يهَاخَالِدُونَ gibi binler fermânları, Mâlikü'l‑Mülk’ten, Sâhib-i dünya ve âhiretten dinlemeliyiz. “Âmennâ ve Saddaknâ!” demeliyiz.
723
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
رَبَّنَا لَا تُؤٰاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ كَمَا صَلّيْتَ عَلٰى سَيِّدِنَا اِبْرٰه۪يمَ وَعَلٰى اٰلِ سَيِّدِنَا اِبْرٰه۪يمَ اِنَّكَ حَم۪يدٌ مَج۪يدٌ