681
Birinci Maksad
Melâikenin tasdiki, îmânın bir rüknüdür. Şu maksadda dört nükte‑i esâsiye vardır.
Birinci Esâs
Vücûdun kemâli, hayat iledir. Belki vücûdun hakîki vücûdu, hayat iledir. Hayat, vücûdun nurudur. Şuûr, hayatın ziyâsıdır. Hayat, herşeyin başıdır ve esâsıdır. Hayat, herşeyi herbir zîhayat olan şeye mal eder. Bir şeyi bütün eşyaya mâlik hükmüne geçirir. Hayat ile bir şey‑i zîhayat diyebilir ki: “Şu bütün eşya, malımdır. Dünya, hânemdir. Kâinât, Mâlikim tarafından verilmiş bir mülkümdür.” Nasıl ki ziyâ, ecsâmın görülmesine sebebdir ve renklerin – bir kavle göre – sebeb-i vücûdudur. Öyle de, hayat dahi mevcûdâtın keşşâfıdır. Keyfiyâtın tahakkukuna sebebdir. Hem cüz'î bir cüz'ü, küll ve küllî hükmüne getirir. Ve küllî şeyleri bir cüz'e sığıştırmaya sebebdir. Ve hadsiz eşyayı, iştirâk ve ittihâd ettirip bir vahdete medâr, bir rûha mazhar yapmak gibi, kemâlât-ı vücûdun umumuna sebebdir. Hattâ hayat, kesret tabakàtında bir çeşit tecellî-i Vahdet’tir ve kesrette Ehadiyet’in bir âyinesidir.
Bak, hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa yetîmdir, garîbdir, yalnızdır. Münâsebeti yalnız oturduğu mekân ile ve ona karışan şeyler ile vardır. Başka, kâinâtta ne varsa o dağa nisbeten ma'dûmdur. Çünkü; ne hayatı var ki, hayat ile alâkadar olsun; ne şuûru var ki, taalluk etsin.
Şimdi bak küçücük bir cisme, meselâ; balarısına‥ Hayat ona girdiği ânda bütün kâinâtla öyle münâsebet te'sis eder ki, bütün kâinâtla, hususan zeminin çiçekleriyle ve nebâtâtları ile öyle bir ticâret akdeder ki, diyebilir: “Şu arz, benim bahçemdir, ticârethânemdir.”
682
İşte, zîhayattaki meşhûr havâss‑ı zâhire ve bâtına duygularından başka, gayr-ı meş'ûr, sâika ve şâika hisleriyle beraber o arı, dünyanın ekser envâ'ıyla ihtisas ve ünsiyet ve mübâdele ve tasarrufa sâhib olur.
İşte, en küçük zîhayatta hayat böyle te'sirini gösterse; elbette hayat, tabaka‑i insaniye olan en yüksek mertebeye çıktıkça, öyle bir inbisat ve inkişaf ve tenevvür eder ki; hayatın ziyâsı olan şuûr ile, akıl ile bir insan, kendi hânesindeki odalarda gezdiği gibi, o zîhayat, kendi aklı ile avâlim-i ulviyede ve rûhiyede ve cismâniyede gezer. Yani, o zîşuûr ve zîhayat, ma'nen o âlemlere misâfir gittiği gibi, o âlemler dahi o zîşuûrun mir'ât-ı rûhuna misâfir olup irtisam ve temessül ile geliyorlar.
Hayat, Zât‑ı Zülcelâl’in en parlak bir bürhân-ı vahdeti ve en büyük bir mâden-i ni'meti ve en latîf bir tecellî-i merhameti ve en hafî ve bilinmez bir nakş-ı nezîh-i san'atıdır. Evet, hafî ve dakîktir. Çünkü; envâ'-ı hayatın en ednâsı olan hayat-ı nebât ve o hayat-ı nebâtın en birinci derecesi olan çekirdekteki ukde-i hayatiyenin tenebbühü, yani uyanıp açılarak neşv ü nemâ bulması, o derece zâhir ve kesrette ve mebzûliyette, ülfet içinde, zaman-ı Âdem’den beri hikmet-i beşeriyenin nazarında gizli kalmıştır. Hakikati, hakîki olarak beşerin aklı ile keşfedilmemiş.
Hem hayat, o kadar nezîh ve temizdir ki; iki vechi, yani mülk ve melekûtiyet vecihleri temizdir, pâktır, şeffâftır. Dest‑i Kudret, esbâbın perdesini vaz'etmeyerek, doğrudan doğruya mübâşeret ediyor. Fakat, sâir şeylerdeki umûr-u hasîseye ve Kudret’in izzetine uygun gelmeyen nâpâk keyfiyât-ı zâhiriyeye menşe' olmak için esbâb-ı zâhiriyeyi perde etmiştir.
683
Elhâsıl: Denilebilir ki, hayat olmazsa; vücûd, vücûd değildir. Ademden farkı olmaz. Hayat, rûhun ziyâsıdır. Şuûr, hayatın nurudur.
Mâdemki hayat ve şuûr bu kadar ehemmiyetlidirler. Ve mâdem şu âlemde bilmüşâhede bir intizam‑ı kâmil-i ekmel vardır. Ve şu kâinâtta bir itkan-ı muhkem, bir insicam-ı ahkem görünüyor. Mâdem, şu bîçâre perîşan küremiz, sergerdân zeminimiz, bu kadar hadd ü hesaba gelmez zevi'l-hayat ile, zevi'l-ervâh ile ve zevi'l-idrak ile dolmuştur… Elbette sâdık bir hads ile ve kat'î bir yakìn ile hükmolunur ki; şu kusûr-u semâviye ve şu burûc-u sâmiyenin dahi kendilerine münâsib zîhayat, zîşuûr sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin ateşinde dahi o nurânî sekeneler bulunur. “Nâr, nuru yakmaz.” Belki, “Ateş, ışığa medet verir.”
Mâdem Kudret‑i Ezeliye, bilmüşâhede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan hadsiz zîhayat ve zîrûhu halkeder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesifeyi, hayat vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı herşeyde kesretle serpiyor ve şuûr ziyâsıyla ekser şeyleri yaldızlıyor. Elbette O Kadîr-i Hakîm, bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle, nur gibi, esîr gibi rûha yakın ve münâsib olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmal edip hayatsız bırakmaz, câmid bırakmaz, şuûrsuz bırakmaz. Belki madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ esîr maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat, zîşuûru kesretle halkeder ki; hayvanatın pek çok muhtelif ecnâsları gibi pek çok muhtelif rûhâni mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halkeder. Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da rûhâni ve cin ecnâslarıdır.
Melâikelerin ve rûhânilerin kesretle vücûdlarını kabûl etmek ne derece hakikat ve bedîhî ve ma'kul olduğunu ve Kur'ân’ın beyân ettiği gibi onları kabûl etmeyen, ne derece hilâf‑ı hakikat ve hilâf-ı hikmet bir hurâfe, bir dalâlet, bir hezeyan, bir dîvânelik olduğunu şu temsîle bak, gör:
684
İki adam… Biri bedevî, vahşî; biri medenî, aklı başında olarak arkadaş olup İstanbul gibi haşmetli bir şehre gidiyorlar. O medenî muhteşem şehrin uzak bir köşesinde pis, perîşan küçük bir hâneye, bir fabrikaya rast geliyorlar. Görüyorlar ki, o hâne; amele, sefil, miskin adamlarla doludur. Acîb bir fabrika içinde çalışıyorlar. O hânenin etrafı da zîrûh ve zîhayatlarla doludur. Fakat onların medâr‑ı taayyüşü ve hususî şerâit-i hayatiyeleri vardır ki, onların bir kısmı, âkilü'n-nebâttır, yalnız nebâtât ile yaşıyorlar. Diğer bir kısmı, âkilü's-semektir, balıktan başka bir şey yemiyorlar. O iki adam, bu hâli görüyorlar, bakıyorlar ki; uzakta, binler müzeyyen saraylar, àlî kasırlar görünüyor. O sarayların ortalarında geniş tezgâhlar ve vüs'atli meydânlar vardır. O iki adam, uzaklık sebebiyle veyâhut göz zaîfliğiyle veya o sarayın sekenelerinin gizlenmesi sebebiyle o sarayın sekeneleri, o iki adama görünmüyorlar. Hem, şu perîşan hânedeki şerâit-i hayatiye, o saraylarda bulunmuyor. O vahşî, bedevî, hiç şehir görmemiş adam, bu esbâba binâen görünmediklerinden ve buradaki şerâit-i hayat orada bulunmadığından der: “O saraylar, sekenelerden hàlîdir, boştur; zîrûh, içinde yoktur.” der, vahşetin en ahmakça bir hezeyanını yapar. İkinci adam der ki: “Ey bedbaht! Şu hakîr, küçük hâneyi görüyorsun ki, zîrûh ile, amelelerle doldurulmuş… Ve biri var ki, bunları her vakit tazelendiriyor, istihdam ediyor. Bak, bu hâne etrafında boş bir yer yoktur; zîhayat ve zîrûh ile doldurulmuştur. Acaba hiç mümkün müdür ki; şu uzakta bize görünen şu muntazam şehrin, şu hikmetli tezyînâtın, şu san'atlı sarayların onlara münâsib àlî sekeneleri bulunmasın! Elbette o saraylar, umumen doludur ve onlarda yaşayanlara göre başka şerâit-i hayatiyeleri var. Evet, ot yerine belki börek yerler; balık yerine baklava yiyebilirler. Uzaklık sebebiyle veya gözünün kàbiliyetsizliği veya onların gizlenmekliği ile görünmemeleri, onların olmamalarına, hiçbir vakit delil olamaz.
“Adem‑i rü'yet, adem-i vücûda delâlet etmez. Görünmemek, olmamağa hüccet olamaz.”
685
İşte şu temsîl gibi, ecrâm‑ı ulviye ve ecsâm-ı seyyâre içinde küre-i arzın hakaret ve kesâfeti ile beraber bu kadar hadsiz zîrûhların, zîşuûrların vatanı olması ve en hasîs ve en müteaffin cüz'leri dahi birer menba'-ı hayat kesilmesi, birer mahşer-i huveynât olması, bizzarûre ve bilbedâhe ve bittarîki'l-evlâ ve bilhadsi's-sâdık ve bilyakìni'l-kat'î delâlet eder, şehâdet eyler, ilân eder ki:
Şu nihâyetsiz fezâ‑yı âlem ve şu muhteşem semâvât; burçlarıyla, yıldızlarıyla, zîşuûr, zîhayat, zîrûhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten, ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan, kelimâttan, esîrden ve hattâ elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîrûhlara ve o zîşuûrlara, Şerîat-ı Garrâ-yı Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm), Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân “Melâike ve cânn ve rûhâniyâttır.” der, tesmiye eder.
Melâikenin ise; ecsâmın muhtelif cinsleri gibi, cinsleri muhteliftir. Evet, elbette bir katre yağmura müekkel olan melek, şemse müekkel meleğin cinsinden değildir. Cin ve rûhâniyât dahi, onların da pek çok ecnâs‑ı muhtelifeleri vardır.
Şu Nükte‑i Esâsiyenin Hâtimesi:
Bittecrübe, madde asıl değil ki; vücûd, ona münhasır kalsın ve tâbi olsun; belki madde, bir mânâ ile kàimdir. İşte o mânâ, hayattır, rûhtur.
Hem bilmüşâhede madde, mahdum değil ki, herşey ona ircâ edilsin; belki hàdimdir, bir hakikatin tekemmülüne hizmet eder. O hakikat, hayattır. O hakikatin esâsı da rûhtur.
686
Hem bilbedâhe, madde hâkim değil ki, ona müracaat edilsin, kemâlât ondan istenilsin; belki mahkûmdur, bir esâsın hükmüne bakar, onun gösterdiği yollar ile hareket eder. İşte o esâs, hayattır, rûhtur, şuûrdur.
Hem bizzarûre madde lübb değil, esâs değil, müstakar değil ki; işler ve kemâlât ona takılsın, ona bina edilsin; belki yarılmağa, erimeğe, yırtılmağa müheyyâ bir kışırdır, bir kabuktur ve köpüktür ve bir sûrettir.
Görülmüyor mu ki, gözle görülmeyen hurdebînî bir hayvanın ne kadar keskin duyguları var ki; arkadaşının sesini işitir, rızkını görür, gayet hassas ve keskin hisleri vardır. Şu hâl gösteriyor ki; maddenin küçülüp inceleşmesi nisbetinde âsâr‑ı hayat tezâyüd ediyor, nur-u rûh teşeddüd ediyor. Güyâ madde inceleştikçe, bizim maddiyâtımızdan uzaklaştıkça rûh âlemine, hayat âlemine, şuûr âlemine yaklaşıyor gibi; harâret-i rûh, nur-u hayat daha şiddetli tecellî ediyor.
İşte hiç mümkün müdür ki, bu madde perdesinde bu kadar hayat ve şuûr ve rûhun tereşşuhâtı bulunsun; o perde altında olan âlem‑i bâtın, zîrûh ve zîşuûrlarla dolu olmasın. Hiç mümkün müdür ki, şu maddiyât ve âlem-i şehâdetteki mânânın ve rûhun ve hayatın ve hakikatin şu hadsiz tereşşuhâtı ve lemeât ve semerâtının menâbi'i, yalnız maddeye ve maddenin hareketine ircâ edilip izâh edilsin. Hâşâ ve kat'a ve asla! Bu hadsiz tereşşuhât ve lemeât gösteriyor ki; şu âlem‑i maddiyât ve şehâdet ise, âlem-i melekût ve ervâh üstünde serpilmiş tenteneli bir perdedir.
687
İkinci Esâs
Melâikenin vücûduna ve rûhânilerin sübûtuna ve hakikatlerinin vücûduna bir icmâ‑ı manevî ile – tâbirde ihtilâflarıyla beraber – bütün ehl-i akıl ve ehl-i nakil, bilerek, bilmeyerek ittifak etmişler denilebilir.
Hattâ maddiyâtta çok ileri giden hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un Meşâiyyûn kısmı, melâikenin mânâsını inkâr etmeyerek “Herbir nev'in bir mâhiyet-i mücerrede-i rûhâniyeleri vardır.” derler. Melâikeyi öyle tâbir ediyorlar.
Eski hükemânın İşrâkìyyûn kısmı dahi melâikenin mânâsında kabûle muztar kalarak, yalnız, yanlış olarak “Ukùl‑ü Aşere ve Erbâbü'l-Envâ'” diye isim vermişler.
Bütün ehl‑i edyân, “melekü'l-cibâl, melekü'l-bihâr, melekü'l-emtâr” gibi her nev'e göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhâmı ve irşadı ile bulunduğunu kabûl ederek o nâmlarla tesmiye ediyorlar.
Hattâ akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine ma'nen sukùt etmiş olan Maddiyûn ve Tabîiyyûn dahi, melâikenin mânâsını inkâr edemeyerek “Kuvâ‑yı Sâriye” nâmıyla bir cihette kabûle mecbur olmuşlar.
Ey melâike ve rûhâniyâtın kabûlünde tereddüd gösteren bîçâre adam! Neye istinâd ediyorsun? Hangi hakikate güveniyorsun ki; bütün ehl‑i akıl, bilerek-bilmeyerek melâikenin mânâsının sübûtuna ve tahakkukuna ve rûhânilerin tahakkukları hakkında ittifaklarına karşı geliyorsun, kabûl etmiyorsun? Mâdemki; Birinci Esâs’ta isbât edildiği gibi hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır, belki neticesidir, zübdesidir; bütün ehl-i akıl, mânâ-yı melâikenin kabûlünde ma'nen müttefiktirler ve şu zeminimiz, bu kadar zîhayat ve zîrûhlarla şenlendirilmiştir. Şu hâlde hiç mümkün olur mu ki; şu fezâ-yı vesîa, sekenelerden; şu semâvât-ı latîfe, mutavattinînden hàlî kalsın.
688
Hiç hâtırına gelmesin ki; şu hilkatte cârî olan nâmuslar, kanunlar, kâinâtın hayatdâr olmasına kâfî gelir. Çünkü; o cereyan eden nâmuslar, şu hükmeden kanunlar, itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır; ademî sayılır. Onları temsîl edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melâike denilen ibâdullâh olmazsa o nâmuslara, o kanunlara bir vücûd taayyün edemez, bir hüviyet teşahhus edemez, bir hakikat‑i hariciye olamaz. Hâlbuki: “Hayat, bir hakikat-i hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-i hariciyeyi yüklenemez.”
Elhâsıl: Mâdem ehl‑i hikmetle ehl-i din ve ashâb-ı akıl ve nakil ma'nen ittifak etmişler ki; mevcûdât, şu âlem-i şehâdete münhasır değildir. Hem mâdem, zâhir olan âlem-i şehâdet, câmid ve teşekkül-ü ervâha nâmuvâfık olduğu hâlde bu kadar zîrûhlarla tezyîn edilmiş… Elbette vücûd, ona münhasır değildir; belki daha çok tabakàt-ı vücûd vardır ki, âlem-i şehâdet onlara nisbeten münakkaş bir perdedir. Hem mâdem, denizin balığa nisbeti gibi, ervâha muvâfık olan âlem-i gayb ve âlem-i mânâ, ervâhlar ile dolu olmak iktiza eder. Hem mâdem, bütün emirler, mânâ-yı melâikenin vücûduna şehâdet ederler‥
Elbette, bilâ‑şek velâ-şübhe, melâike vücûdlarının ve rûhâni hakikatlerinin en güzel sûreti ve ukùl-ü selîme kabûl edecek ve istihsân edecek en ma'kul keyfiyeti odur ki; Kur'ân, şerh ve beyân etmiştir. O Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân der ki: “Melâike, ibâd‑ı mükerremdir. Emre muhâlefet etmezler. Ne emrolunsa onu yaparlar. Melâike, ecsâm-ı latîfe-i nurâniyedirler. Muhtelif nev'ilere münkasımdırlar.”
689
Evet, nasıl ki: Beşer bir ümmettir, “Kelâm” sıfatından gelen Şerîat‑ı İlâhiye’nin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de, melâike dahi, muazzam bir ümmettir ki, onların amele kısmı “İrâde” sıfatından gelen Şerîat-ı Tekvîniye’nin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. Müessir‑i hakîki olan Kudret-i Fâtıra’nın ve İrâde-i Ezeliye’nin emirlerine tâbi bir nev'i ibâdullâhtırlar ki; ecrâm-ı ulviyenin herbiri onların birer mescidi, birer ma'bedi hükmündedirler.
Üçüncü Esâs
Mes'ele‑i melâike ve rûhâniyât, o mesâildendir ki; tek bir cüz'ün vücûdu ile bir küllün tahakkuku bilinir. Bir tek şahsın rü'yeti ile umum nev'in vücûdu ma'lûm olur. Çünkü; kim inkâr ederse külliyen inkâr eder. Bir tekini kabûl eden, o nev'in umumunu kabûl etmeye mecburdur. Mâdem öyledir, işte bak! Görmüyor musun ve işitmiyor musun ki; bütün ehl-i edyân, bütün asırlarda, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar melâikenin vücûduna ve rûhânilerin tahakkukuna ittifak etmişler ve insanın tâifeleri, birbirinden bahsi ve muhâveresi ve rivâyeti gibi melâikelerle muhâvere edilmesine ve onların müşâhedesine ve onlardan rivâyet etmesine icmâ etmişlerdir.
Acaba hiçbir ferd, melâikelerden bilbedâhe görünmezse, hem bilmüşâhede bir şahsın veya müteaddid eşhâsın vücûdu kat'î bilinmezse, hem onların bilbedâhe, bilmüşâhede vücûdları hissedilmezse, hiç mümkün müdür ki; böyle bir icmâ ve ittifak devam etsin ve böyle müsbet ve vücûdî bir emirde ve şühûda istinâd eden bir hâlde müstemirren ve tevâtüren o ittifak devam etsin.
690
Hem hiç mümkün müdür ki; şu i'tikàd‑ı umumînin menşe'i, mebâdî-i zarûriye ve bedîhî emirler olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki; hakikatsiz bir vehim, bütün inkılâbât-ı beşeriyede, bütün akàid-i insaniyede istimrar etsin, bekà bulsun. Hem hiç mümkün müdür ki; şu ehl-i edyânın, bu icmâ-ı azîmin senedi, bir hads-i kat'î olmasın, bir yakìn-i şühûdî olmasın. Hem hiç mümkün müdür ki; o hads-i kat'î, o yakìn-i şühûdî, hadsiz emârelerden ve o emâreler, hadsiz müşâhedât vâkıalarından ve o müşâhedât vâkıaları, şeksiz ve şüphesiz mebâdî-i zarûriyeye istinâd etmesin. Öyle ise; şu ehl-i edyândaki bu i'tikàdat-ı umumiyenin sebebi ve senedi, tevâtür-ü manevî kuvvetini ifâde eden pek çok kerrât ile melâike müşâhedelerinden ve rûhânilerin rü'yetlerinden hâsıl olan mebâdî-i zarûriyedir, esâsât-ı kat'iyyedir.
Hem hiç mümkün müdür, hiç ma'kul mudur, hiç kàbil midir ki: Hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye semâsının güneşleri, yıldızları, ayları hükmünde olan enbiyâ ve evliyâ, tevâtür sûretiyle ve icmâ-ı manevî kuvveti ile ihbar ettikleri ve şehâdet ettikleri melâike ve rûhâniyâtın vücûdları ve müşâhedeleri, bir şübhe kabûl etsin, bir şekke medâr olsun. Bâhusus onlar şu mes'elede ehl-i ihtisàstırlar. Ma'lûmdur ki; iki ehl-i ihtisàs, binler başkasına müreccahtırlar, hem şu mes'elede ehl-i isbâttırlar. Ma'lûmdur ki; iki ehl-i isbât, binler ehl-i nefy ve inkâra müreccahtırlar. Ve bilhassa kâinât semâsında dâim parlayan ve hiçbir vakit gurûb etmeyen, âlem-i hakikatin Şemsü'ş-Şümûs’u olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ihbarâtı ve risalet güneşi olan Zât-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) şehâdâtı ve müşâhedâtı, hiç kàbil midir ki; bir şübhe kabûl etsin.
Mâdem tek bir rûhâniyâtın vücûdu, bir zamanda tahakkuk etse, şu nev'in umumen tahakkukunu gösteriyor ve mâdem şu nev'in vücûdu tahakkuk ediyor; elbette onların sûret‑i tahakkukunun en ahseni, en ma'kulü, en makbûlü; Şerîat’ın şerhettiği gibidir, Kur'ân’ın gösterdiği gibidir, Sâhib-i Mi'râc’ın gördüğü gibidir.
691
Dördüncü Esâs
Şu kâinâtın mevcûdâtına nazar‑ı dikkat ile bakılsa görünür ki: Cüz'iyât gibi külliyatın dahi birer şahs-ı manevîsi vardır ki, birer vazife-i külliyesi görünüyor. Onda bir hizmet-i külliye görünüyor.
Meselâ; bir çiçek, kendince bir nakş‑ı san'atı gösterip lisân-ı hâliyle Esmâ-i Fâtır’ı zikrettiği gibi; küre-i arz bahçesi dahi, bir çiçek hükmündedir. Gayet muntazam küllî vazife-i tesbihiyesi vardır. Nasıl ki bir meyve, bir intizam içinde bir ilânatı, tesbihâtı ifâde ediyor; öyle de: koca bir ağacın hey'et-i umumiyesiyle gayet muntazam bir vazife-i fıtriyesi ve ubûdiyeti vardır. Nasıl bir ağaç, yaprak, meyve ve çiçeklerinin kelimâtı ile bir tesbihâtı var; öyle de koca semâvât denizi dahi kelimâtı hükmünde olan güneşler, yıldızlar ve ayları ile Fâtır-ı Zülcelâl’ine tesbihât yapar ve Sâni'-i Zülcelâl’ine hamd eder ve hâkezâ‥
Mevcûdât‑ı hariciyenin herbiri, sûreten câmid, şuûrsuz iken gayet hayatkârâne ve şuûrdârâne vazifeleri ve tesbihâtları vardır. Elbette, nasıl melâikeler bunların âlem-i melekûtta mümessilidirler, tesbihâtlarını ifâde ederler; bunlar dahi âlem-i mülk ve âlem-i şehâdette o melâikelerin timsâlleri, hâneleri, mescidleri hükmündedirler.
Yirmidördüncü Söz’ün Dördüncü Dalı’nda beyân edildiği gibi; şu saray‑ı âlemin Sâni'-i Zülcelâl’i, o saray içinde istihdam ettiği dört kısım amelenin birincisi, melâike ve rûhânilerdir. Mâdem nebâtât ve cemâdât bilmeyerek ve bir bilenin emrinde gayet mühim, ücretsiz hidemâttadırlar. Ve hayvanat, bir ücret-i cüz'iye mukâbilinde bilmeyerek gayet küllî maksadlara hizmet ediyorlar. Ve insan, müeccel ve muaccel iki ücret mukâbilinde O Sâni'-i Zülcelâl’in makàsıdını bilerek tevfik-i hareket etmek ve herşeyde nefislerine de bir hisse çıkarmak ve sâir hademelere nezâret etmek ile istihdam edilmeleri, bilmüşâhede görünüyor. Elbette dördüncü kısım, belki en birinci kısım olan hizmetkârlar, ameleler bulunacaktır.
692
Hem insana benzer ki, O Sâni'‑i Zülcelâl’in makàsıd-ı külliyesini bilir bir ubûdiyet ile tevfik-i hareket ederler. Hem, insanın hilâfına olarak hazz-ı nefisten ve cüz'î ücretlerden tecerrüd ederek yalnız Sâni'-i Zülcelâl’in nazarı ile, emri ile, teveccühü ile, hesabı ile, nâmı ile ve kurbiyetiyle ihtisas ile ve intisab ile hâsıl ettikleri lezzet ve kemâl ve zevk ve saâdeti kâfî görüp, hàlisen muhlisen çalışıyorlar.
Cinslerine göre, kâinâttaki mevcûdâtın envâ'ına göre vazife‑i ibâdetleri tenevvü' ediyor. Bir hükûmetin muhtelif dâirelerinde, muhtelif vazifedârları gibi, Saltanat-ı Rubûbiyet dâirelerinde vezâif-i ubûdiyeti ve tesbihâtı öyle tenevvü' ediyor. Meselâ: Hazret-i Mîkâil, yeryüzü tarlasında ekilen masnûât-ı İlâhiye’ye Cenâb-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle, bir nâzır-ı umumî hükmündedir. Tâbir câizse umum çitfçi-misâl melâikelerin reisidir. Hem Fâtır-ı Zülcelâl’in izniyle, emriyle, kuvvetiyle, hikmetiyle umum hayvanatın manevî çobanlarının reisi, büyük bir melek-i müekkeli vardır.
İşte mâdem şu mevcûdât‑ı hariciyenin, herbirisinin üstünde, birer melek-i müekkel var olmak lâzım gelir; tâ ki, o cismin gösterdiği vezâif-i ubûdiyet ve hidemât-ı tesbihiyesini âlem-i melekûtta temsîl etsin, dergâh-ı Ulûhiyet’e bilerek takdim etsin; elbette Muhbir-i Sâdık’ın rivâyet ettiği melâikeler hakkındaki sûretler, gayet münâsibdir ve ma'kuldür.
Meselâ, fermân etmiş ki: “Bazı melâikeler bulunur, kırk başı veya kırkbin başı var. Her başta kırkbin ağzı var. Herbir ağızda kırkbin dil ile, kırkbin tesbihât yapar.” Şu hakikat‑i hadîsiyenin bir mânâsı var, bir de sûreti var.
693
Mânâsı şudur ki: Melâikenin ibâdâtı, hem gayet muntazamdır, mükemmeldir; hem gayet küllîdir, geniştir.
Ve şu hakikatin sûreti ise, şudur ki: Bazı büyük mevcûdât‑ı cismâniye vardır ki, kırkbin baş, kırkbin tarz ile vezâif-i ubûdiyeti yapar. Meselâ; semâ, güneşlerle, yıldızlarla tesbihât yapar. Zemin tek bir mahlûk iken, yüzbin baş ile, her başta yüzbinler ağız ile, her ağızda yüzbinler lisân ile, vazife-i ubûdiyet ve tesbihât-ı Rabbâniye’yi yapıyor. İşte küre-i arza müekkel melek dahi âlem-i melekûtta şu mânâyı göstermek için öyle görülmek lâzımdır.
Hattâ ben, mutavassıt bir bâdem ağacı gördüm ki; kırka yakın baş hükmünde büyük dalları var. Sonra bir dalına baktım; kırka yakın dili hükmünde küçük dalları var. Sonra o küçük dalının bir diline baktım; kırk çiçek açmıştır. O çiçeklere nazar‑ı hikmetle dikkat ettim; herbir çiçek içinde kırka yakın incecik, muntazam püskülleri, renkleri ve san'atları gördüm ki; herbiri Sâni'-i Zülcelâl’in ayrı ayrı birer cilve-i esmâsını ve birer ismini okutturuyor.
İşte hiç mümkün müdür ki, şu bâdem ağacının Sâni'‑i Zülcelâl’i ve Hakîm-i Zülcemâl’i, bu câmid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun mânâsını bilen, ifâde eden, kâinâta ilân eden, Dergâh-ı İlâhiye’ye takdim eden, ona münâsib ve rûhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin?
Ey arkadaş! Şuraya kadar beyânâtımız, kalbi kabûle ihzar etmek ve nefsi teslîme mecbur etmek ve aklı iz'âna getirmek için bir mukaddime idi. Eğer o mukaddimeyi bir derece fehmettin ise, melâikelerle görüşmek istersen hazır ol. Hem evhâm‑ı seyyieden temizlen. İşte Kur'ân âlemi, kapıları açıktır. İşte Kur'ân cenneti مُفَتَّحَةُ الْاَبْوَابِ’dır; gir bak. Melâikeyi o Cennet‑i Kur'âniye içinde güzel bir sûrette gör. Herbir âyet-i tenzîl, birer menzildir.
694
İşte şu menzillerden bak: وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًا ❋ فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا ❋ وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا ❋ فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًا ❋ فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًاوَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا ❋ وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًا ❋ وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا ❋ فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا ❋ فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًاتَنَزَّلُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ ف۪يهَا بِاِذْنِ رَبِّهِمْعَلَيْهَا مَلٰٓئِكَةٌ غِلَاظٌ شِدَادٌ لَا يَعْصُونَ اللّٰهَ مَٓا اَمَرَهُمْ وَيَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ
Hem dinle: سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ ❋ لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ وَهُمْ بِاَمْرِه۪ يَعْمَلُونَ senâlarını işit.
Eğer cinnîlerle görüşmek istersen قُلْ اُو۫حِيَ اِلَىَّ اَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ sûrlu sûreye gir, onları gör, dinle ne diyorlar. Onlardan ibret al. Bak, diyorlar ki: اِنَّا سَمِعْنَا قُرْاٰنًا عَجَبًا ❋ يَهْد۪ٓي اِلَى الرُّشْدِ فَاٰمَنَّا بِه۪ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنَٓا اَحَدًا