368

Yirmibirinci Söz’ün İkinci Makamı

Kalbin beş yarasına beş merhemi tazammun eder
رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
Ey maraz‑ı vesvese ile mübtelâ! Biliyor musun vesvesen neye benzer? Musîbete benzer. Ehemmiyet verdikçe şişer; ehemmiyet vermezsen söner. Ona büyük nazarıyla baksan büyür; küçük görsen küçülür. Korksan ağırlaşır, hasta eder; havf etmezsen hafif olur, mahfî kalır. Mâhiyetini bilmezsen devam eder, yerleşir; mâhiyetini bilsen, onu tanısan gider. Öyle ise, şu musîbetli vesvesenin aksâm-ı kesîresinden kesîrü'l-vukû' olan yalnız “Beş Vechini” beyân edeceğim. Belki sana ve bana şifâ olur. Zîra, şu vesvese öyle bir şeydir ki; cehil onu dâvet eder, ilim onu tardeder. Tanımazsan gelir, tanısan gider.

Birinci Vecih ‑ Birinci Yara

Şeytan, evvelâ şübheyi kalbe atar. Eğer kalb kabûl etmezse şübheden şetme döner. Hayâle karşı, şetme benzer bazı pis hâtıraları ve münâfî‑i edeb çirkin hâlleri tasvir eder. Kalbe “eyvâh” dedirtir, ye'se düşürtür. Vesveseli adam zanneder ki; kalbi, Rabbine karşı sû-i edebde bulunuyor. Müdhiş bir halecân ve heyecan hisseder. Bundan kurtulmak için huzurdan kaçar, gaflete dalmak ister. Bu yaranın merhemi budur:
369
Bak ey bîçâre vesveseli adam! Telâş etme; çünkü, senin hâtırına gelen şetm değil, belki tahayyüldür. Tahayyül‑ü küfür, küfür olmadığı gibi, tahayyül-ü şetm dahi, şetm değildir. Zîra mantıkça tahayyül, hüküm değildir. Şetm ise, hükümdür. Hem bununla beraber o çirkin sözler, senin kalbinin sözleri değil. Çünkü; senin kalbin, ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytânîden geliyor. Vesvesenin zararı, tevehhüm-ü zarardır. Yani, onu zararlı tevehhüm etmekle, kalben mutazarrır olmaktır. Çünkü; hükümsüz bir tahayyülü, hakikat tevehhüm eder. Hem şeytanın işini kendi kalbine mal eder. Onun sözünü, ondan zanneder. Zarar anlar, zarara düşer. Zâten şeytanın da istediği odur.

İkinci Vecih

Budur ki: Mânâlar kalbden çıktıkları vakit, sûretlerden çıplak olarak hayâle girerler, oradan sûretleri giyerler. Hayâl ise, her vakit bir sebeb tahtında bir nev'i sûretleri nesceder. Ehemmiyet verdiği şeyin sûretlerini yol üstünde bırakır. Hangi mânâ geçse; ya ona giydirir, ya takar, ya bulaştırır, ya perde eder. Eğer mânâlar münezzeh ve temiz iseler, sûretler mülevves ve rezîl ise, giymek yoktur, fakat temâs var. Vesveseli adam, temâsı, telebbüsle iltibas eder. “Eyvâh!” der, “Kalbim ne kadar bozulmuş! Bu sefillik, bu hısset‑i nefis, beni matrûd eder.” Şeytan onun şu damarından çok istifade eder. Şu yaranın merhemi şudur:
Dinle ey bîçâre! Nasıl ki senin, namazın edeb‑i nezîhânesinin vesilesi olan zâhirî taharete, batnının bâtınındaki necâset ona te'sir etmez ve bozmaz; öyle de, maânî-i mukaddesenin, sûret-i mülevveseye mücâvereti zarar etmez. Meselâ: Sen âyât-ı İlâhiye’yi tefekkür ediyorsun. Birden bir maraz, ya bir iştihâ, ya bevl gibi bir emr-i müheyyic, şiddetle senin hissine dokunuyor. Elbette senin hayâlin, devâ-i illet ve kazâ-yı hâcetin levâzımatını görecek, bakacak, onlara münâsib süflî sûretleri nescedecek ve gelen mânâlar ortalarından geçecekler. Geçeceklere ne beis vardır, ne televvüs var ve ne zarar var ve ne hatar var. Yalnız hatar ise, hasr-ı nazardır, zann-ı zarardır.
370

Üçüncü Vecih

Budur ki: Eşya mâbeynlerinde, bazı münâsebât‑ı hafiye bulunur. Hattâ hiç ümîd etmediğin şeyler içinde münâsebet ipleri bulunur. Ya bizzat bulunur veya senin hayâlin, meşgul olduğu san'ata göre o ipleri yapmış, onları birbiriyle bağlamış. Şu sırr-ı münâsebettendir ki; bazen bir mukaddes şeyi görmek, bir mülevves şeyi hâtıra getirir.
Fenn‑i Beyân’da beyân olunduğu gibi, “Hariçte uzaklık sebebi olan zıddiyet ise, hayâlde sebeb-i kurbiyettir.” Yani iki zıddın sûretlerinin cem'ine vâsıta, bir münâsebet-i hayâliyedir. Bu münâsebetle gelen tahattura, “tedâi-yi efkâr” tâbir edilir. Meselâ: Sen namazda, münâcâtta, Kâbe karşısında, huzur-u İlâhî’de iken âyâtı tefekkürde olduğun bir hâlde, şu tedâi-yi efkâr, seni tutup en uzak mâlâyaniyât-ı rezîleye sevkeder.
Senin başın, böyle bir tedâi‑yi efkâra mübtelâ ise, sakın telâş etme. Belki intibâha geldiğin ânda, dön. “Aman ne kusur ettim!” deyip tedkikle meşgul olup durma; tâ o zaîf münâsebet, senin dikkatinle kuvvet peydâ etmesin. Zîra teessür gösterdikçe, ehemmiyet verdikçe, senin o zaîf tahatturun melekeye döner. Bir maraz-ı hayâlî olur. Korkma, maraz-ı kalbî değil. Şu nev'i tahattur ise, gâliben ihtiyarsızdır. Hususan hassas asabîlerde daha gâlibdir. Şeytan, şu nev'i vesvesenin mâdenini çok işlettirir. Şu yaranın merhemi şudur ki:
Tedâi‑yi efkâr, gâliben ihtiyarsızdır. Onda mes'ûliyet yoktur. Hem, tedâîde mücâveret var; temâs ve ihtilât yoktur. Onun için efkârın keyfiyetleri, birbirine sirâyet etmez, birbirine zarar vermez. Nasıl ki şeytan ile melek-i ilhâm, kalb taraflarında mücâveretleri var ve füccâr ve ebrârın karâbetleri ve bir meskende durmaları zarar vermez; öyle de, tedâi-yi efkâr sâikasıyla istemediğin pis hayâlât gelip nezîh efkârın içine girse, zarar vermez; meğer kasden olsa veya zarar zannıyla onunla ziyâde meşgul olsa. Hem bazen kalb yoruluyor. Fikir, kendini eğlendirmek için rastgele bir şeyle meşgul olur. Şeytan fırsat bulur. Pis şeyleri önüne serpiyor, sürüyor.
371

Dördüncü Vecih

Amelin en iyi sûretini taharrîden neş'et eden bir vesvesedir ki, takvâ zannıyla teşeddüd ettikçe hâl ona şiddetlenir. Hattâ bir dereceye varır ki, o adam amelin daha evlâsını ararken harama düşer. Bazen bir sünnetin araması, bir vâcibi terkettiriyor. “Acaba amelim sahîh oldu mu?” der, iâde eder. Bu hâl devam eder, gayet ye'se düşer. Şeytan şu hâlinden istifade eder, onu yaralar.
Şu yaranın iki merhemi var:
Birinci Merhem: Bu gibi vesvese, Ehl‑i İ'tizâl’e lâyıktır. Çünkü, onlar derler: “Medâr-ı teklif olan ef'âl ve eşya, kendi zâtında, âhiret itibariyle ya hüsnü var, sonra o hüsne binâen emredilmiş; veya kubhu var, sonra ona binâen nehyedilmiş. Demek eşyada, âhiret ve hakikat nokta-i nazarında olan hüsün ve kubuh, zâtîdir; emir ve nehy-i İlâhî ona tâbidir.” Bu mezhebe göre, insan her işlediği amelde şöyle bir vesvese gelir: “Acaba amelim nefsü'l-emirdeki güzel sûrette yapılmış mıdır?”
Amma mezheb‑i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemâat derler ki: “Cenâb-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur. Nehyeder, sonra kabîh olur.” Demek emir ile güzellik; nehiy ile çirkinlik tahakkuk eder. Hüsün ve kubuh, mükellefin ıttılâ'ına bakar ve ona göre takarrur eder. Şu hüsün ve kubuh ise, sûrî ve dünyaya bakan yüzünde değil, belki âhirete bakan yüzdedir.
Meselâ, sen namaz kıldın veya abdest aldın. Hâlbuki namazını ve abdestini fesâda verecek bir sebeb, nefsü'l‑emirde varmış. Lâkin sen ona hiç muttali' olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahîhtir, hem hasendir. Mu'tezile der: “Hakikatte kabîh ve fâsiddir. Lâkin senden kabûl edilir. Çünkü; cehlin var, bilmedin ve özrün var.” Öyle ise, Ehl-i Sünnet mezhebine göre, zâhir-i Şerîat’a muvâfık olarak işlediğin ameline: “Acaba sahîh olmuş mu?” deyip vesvese etme. Fakat, “Kabûl olmuş mu?” de. Gururlanma, ucbe girme.
İkinci Merhem: Dinde harec yoktur.لَا حَرَجَ فِي الدّ۪ينِ Mâdem dört mezheb haktır. Mâdem istiğfara müncer olan derk‑i kusur ise, gurura müncer olan hüsn-ü amelin rü'yetine – böyle vesveseli adama – müreccahtır. Yani böyle vesveseli adam, amelini güzel görüp gurura düşmektense, amelini kusurlu görse, istiğfar etse daha evlâdır.
372
Mâdem böyledir; sen vesveseyi at. Şeytana de ki: “Şu hâl, bir harecdir. Hakikat‑i hâle muttali' olmak güçtür. Dindeki yüsre münâfîdir. لَاحَرَجَ فِي الدِّينِاَلدِّينُ يُسْرٌ esâsına muhâliftir. Elbette böyle amelim bir mezheb‑i hakka muvâfık gelir. O bana kâfîdir. Hem lâakal ben aczimi itiraf ederek ibâdeti lâyıkı vechile edâ edemediğimden istiğfar ve tazarru ile merhamet-i İlâhiye’ye dehàlet edip, kusurum affolunmak, kusurlu amelim kabûl olunmak için mütezellilâne bir niyâza vesiledir.”

Beşinci Vecih

Mesâil‑i îmâniyede şübhe sûretinde gelen vesvesedir. Bîçâre vesveseli adam, bazen tahayyülü, taakkul ile iltibas eder. Yani; hayâle gelen bir şübheyi, akla girmiş bir şübhe tevehhüm edip i'tikàdına halel gelmiş zanneder. Hem bazen tevehhüm ettiği bir şübheyi, îmâna zarar veren bir şek zanneder. Hem bazen tasavvur ettiği bir şübheyi, tasdik-i aklîye girmiş bir şübhe zanneder. Hem bazen bir emr-i küfrîde tefekkürü, küfür zanneder. Yani dalâletin esbâbını anlamak sûretinde kuvve-i müfekkirenin cevelânını ve tedkîkàtını ve bî-tarafâne muhâkemesini, hilâf-ı îmân zanneder.
İşte telkinât‑ı şeytaniyenin eseri olan şu zanlardan ürkerek: “Eyvâh! Kalbim bozulmuş, i'tikàdıma halel gelmiş.” der. O hâller, gâliben ihtiyarsız olduğundan, cüz'-i ihtiyarîsiyle ıslah edemediğinden ye'se düşer.
Bu yaranın merhemi şudur ki:
373
Tahayyül‑ü küfür, küfür olmadığı gibi; tevehhüm-ü küfür dahi küfür değildir. Tasavvur-u dalâlet, dalâlet olmadığı gibi; tefekkür-ü dalâlet dahi dalâlet değildir. Çünkü; hem tahayyül, hem tevehhüm, hem tasavvur, hem tefekkür; tasdik-i aklîden ve iz'ân-ı kalbîden ayrıdırlar, başkadırlar. Onlar bir derece serbesttirler. Cüz'-i ihtiyariyeyi pek dinlemiyorlar. Teklif-i dinî altına çok giremiyorlar. Tasdik ve iz'ân, öyle değiller. Bir mîzana tâbidirler. Hem tahayyül, tevehhüm, tasavvur, tefekkür, nasıl ki tasdik ve iz'ân değiller. Öyle de, şübhe ve tereddüd sayılmazlar. Fakat eğer lüzumsuz tekrar ede ede müstakar bir hâle gelse, o vakit hakîki bir nev'i şübhe, ondan tevellüd edebilir. Hem bî-tarafâne muhâkeme nâmıyla veya insaf nâmına deyip, şıkk-ı muhâlifi iltizam ede ede, tâ öyle bir hâle gelir ki, ihtiyarsız taraf-ı muhâlifi iltizam eder. Ona vâcib olan hakkın iltizamı kırılır. O da tehlikeye düşer. Hasmın veya şeytanın bir vekil-i fuzûlîsi olacak bir hâlet, zihninde takarrur eder.
Şu nev'i vesvesenin en mühimmi budur ki: Vesveseli adam, imkân‑ı zâtî ile imkân-ı zihnîyi birbiriyle iltibas eder. Yani bir şeyi zâtında mümkün görse, o şeyi zihnen dahi mümkün ve aklen meşkûk tevehhüm eder. Hâlbuki, ilm-i kelâmın kaidelerindendir ki: İmkân-ı zâtî ise, yakìn-i ilmîye münâfî değil ve zarûret-i zihniyeye zıddiyeti yoktur. Meselâ: Şu dakikada Karadeniz’in yere batması, zâtında mümkündür ve o imkân-ı zâtî ile muhtemeldir. Hâlbuki yakìnen, o denizin yerinde olduğunu hükmediyoruz, şüphesiz biliyoruz. Ve o ihtimal-i imkânî ve o imkân-ı zâtî, bize şek vermez, bir şübhe getirmez, yakìnimizi bozmaz. Meselâ: Şu güneş, zâtında mümkündür ki; bugün gurûb etmesin veya yarın tulû' etmesin. Hâlbuki, bu imkân yakìnimize zarar vermez, şübhe getirmez.
374
İşte bunun gibi, meselâ: Hakàik‑ı îmâniyeden olan hayat-ı dünyeviyenin gurûbuna ve hayat-ı uhreviyenin tulû'una, imkân-ı zâtî cihetinde gelen vehimler, yakìn-i îmânîye zarar vermez. Hem لَاعِبْرَةَ لِلْاِحْتِمَالِ الْغَيْرِ النَّاشِئِ عَنْ دَل۪يلٍyani: “Bir delilden neş'et etmeyen bir ihtimalin, hiç ehemmiyeti yoktur.” olan kaide‑i meşhûre, hem usûlü'd-din, hem usûlü'l-fıkhın kaide-i mukarreresindendir.
Eğer Desen: “Bu derece mü'minlere muzır ve müz'ic olan vesvese, ne hikmete binâen bize belâ olmuş?”
Elcevab: İfrata varmamak, hem galebe çalmamak şartıyla, asl‑ı vesvese teyakkuza sebebdir, taharrîye dâîdir, ciddiyete vesiledir. Lâkaydlığı atar, tehâvünü def'eder. Onun için Hakîm-i Mutlak, şu dâr-ı imtihanda, şu meydân-ı müsâbakada, bize bir kamçı-yı teşvik olarak vesveseyi şeytanın eline vermiş; beşerin başına vuruyor. Şâyet ziyâde incitse, Hakîm-i Rahîm’e şekvâ etmeli, اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ demeli…