Birinci Makam
﷽
اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلٰى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor!”
O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki; tenbellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zât o sözü, bütün nüfûs‑u emmârenin nâmına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: “Mâdem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise, nefsimden başlarım.”
Dedim: Ey nefis!‥ Cehl‑i mürekkeb içinde, tenbellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukâbil “Beş Îkaz”ı benden işit.
Birinci Îkaz
Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir?‥ Hiç kat'î senedin var mı ki; gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?‥ Sana usanç veren tevehhüm‑ü ebediyettir. Keyf için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki; ömrün azdır, hem fâidesiz gidiyor. Elbette onun yirmidörtten birisini, hakîki bir hayat-ı ebediyenin saâdetine medâr olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarfetmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddi bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrîke sebeb olur.
363
İkinci Îkaz
Ey şikem‑perver nefsim! Acaba her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?‥ Mâdem vermiyor; çünkü; ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise: Hâne-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdâsı, rûhumun âb-ı hayatı ve latîfe-i Rabbâniye’min hava-i nesîmini cezb ve celbeden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir.
Evet, nihâyetsiz teessürât ve elemlere ma'rûz ve mübtelâ ve nihâyetsiz telezzüzata ve emellere meftûn ve pür‑sevdâ bir kalbin kût ve kuvveti, herşeye kadîr bir Rahîm-i Kerîm’in kapısını niyâz ile çalmakla elde edilebilir.
Evet, şu fânî dünyada kemâl‑i sür'atle vâveylâ-yı firâkı koparan giden, ekser mevcûdâtla alâkadar bir rûhun âb-ı hayatı ise, herşeye bedel bir Ma'bûd-u Bâkî’nin, bir Mahbûb-u Sermedî’nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir.
Evet, fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezelî ve ebedî bir Zât’ın âyinesi olan ve nihâyetsiz derecede nâzik ve letâfetli bulunan zîşuûr bir sırr‑ı insanî, zînur bir latîfe-i Rabbâniye, şu kasâvetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümâtlı ve boğucu olan ahvâl-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır. Ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.
Üçüncü Îkaz
Ey sabırsız nefsim! Acaba geçmiş günlerdeki ibâdet külfetini ve namazın meşakkatini ve musîbet zahmetini, bugün düşünüp muzdarib olmak; hem gelecek günlerdeki ibâdet vazifesini ve namaz hizmetini ve musîbet elemini, bugün tasavvur edip sabırsızlık göstermek, hiç kâr‑ı akıl mıdır?
Şu sabırsızlıkta misâlin şöyle bir sersem kumandana benzer ki: Düşmanın sağ cenâh kuvveti onun sağındaki kuvvetine iltihak etmiş ve ona taze bir kuvvet olduğu hâlde; o tutar, mühim bir kuvvetini sağ cenâha gönderir, merkezi zayıflaştırır. Hem, sol cenâhta düşmanın askeri yok iken ve daha gelmeden büyük bir kuvvet gönderir, “Ateş et!‥” emrini verir, merkezi bütün bütün kuvvetten düşürtür. Düşman işi anlar; merkeze hücum eder, târ ü mâr eder.
364
Evet, buna benzersin. Çünkü; geçmiş günlerin zahmeti, bugün rahmete kalbolmuş. Elemi gitmiş, lezzeti kalmış. Külfeti, kerâmete iltihak ve meşakkati, sevâba inkılâb etmiş. Öyle ise; ondan usanç almak değil, belki yeni bir şevk, taze bir zevk ve devama ciddi bir gayret almak lâzım gelir. Gelecek günler ise, mâdem gelmemişler, şimdiden düşünüp usanmak ve fütûr getirmek; aynen o günlerde açlığı ve susuzluğu ile bugün düşünüp bağırıp çağırmak gibi bir dîvâneliktir.
Mâdem hakikat böyledir, âkıl isen, ibâdet cihetinde yalnız bugünü düşün. Ve “Onun bir saatini, ücreti pek büyük, külfeti pek az, hoş ve güzel ve ulvî bir hizmete sarfediyorum.” de. O vakit senin acı bir fütûrun, tatlı bir gayrete inkılâb eder.
İşte ey sabırsız nefsim! Sen, üç sabır ile mükellefsin.
Birisi: Tâat üstünde sabırdır.
Birisi: Ma'siyetten sabırdır.
Diğeri: Musîbete karşı sabırdır.
Aklın varsa, şu üçüncü îkazdaki temsîlde görünen hakikati rehber tut. Merdâne “Yâ Sabûr!” de, üç sabrı omuzuna al. Cenâb‑ı Hakk’ın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan her meşakkate ve her musîbete kâfî gelebilir‥ ve o kuvvetle dayan.
Dördüncü Îkaz
Ey sersem nefsim! Acaba şu vazife‑i ubûdiyet neticesiz midir? Ücreti az mıdır ki, sana usanç veriyor? Hâlbuki bir adam sana birkaç para verse veyâhut seni korkutsa, akşama kadar seni çalıştırır ve fütûrsuz çalışırsın.
Acaba, bu misâfirhâne‑i dünyada âciz ve fakir kalbine kût ve gınâ; ve elbette bir menzilin olan kabrinde gıdâ ve ziyâ; ve herhalde mahkemen olan Mahşer’de sened ve berât; ve ister istemez üstünden geçilecek Sırat Köprüsü’nde nur ve burâk olacak bir namaz, neticesiz midir? Veyâhut ücreti az mıdır? Bir adam sana yüz liralık bir hediye va'detse yüz gün seni çalıştırır. Hulfü'l-va'd edebilir; o adama i'timâd edersin, fütûrsuz işlersin.
365
Acaba, hulfü'l‑va'd; hakkında muhâl olan bir Zât, Cennet gibi bir ücreti ve saâdet-i ebediye gibi bir hediyeyi sana va'detse‥ pek az bir zamanda, pek güzel bir vazifede seni istihdam etse; sen hizmet etmezsen veya isteksiz, suhre gibi veya usançla, yarım yamalak hizmetinle O’nu va'dinde ittiham ve hediyesini istihfaf etsen, pek şiddetli bir te'dibe ve dehşetli bir tâzibe müstehak olacağını düşünmüyor musun? Dünyada hapsin korkusundan en ağır işlerde fütûrsuz hizmet ettiğin hâlde, Cehennem gibi bir haps-i ebedînin havfı, en hafif ve latîf bir hizmet için sana gayret vermiyor mu?
Beşinci Îkaz
Ey dünya‑perest nefsim! Acaba ibâdetteki fütûrun ve namazdaki kusurun, meşâğil-i dünyeviyenin kesretinden midir? Veyâhut derd-i maîşetin meşgalesiyle vakit bulamadığından mıdır? Acaba sırf dünya için mi yaratılmışsın ki, bütün vaktini ona sarfediyorsun?
Sen isti'dâd cihetiyle bütün hayvanatın fevkınde olduğunu ve hayat‑ı dünyeviyenin levâzımatını tedârikte, iktidar cihetiyle bir serçe kuşuna yetişemediğini biliyorsun. Bundan neden anlamıyorsun ki, vazife-i asliyen hayvan gibi çabalamak değil, belki hakîki bir insan gibi, hakîki bir hayat-ı dâime için sa'y etmektir.
Bununla beraber meşâğil‑i dünyeviye dediğin, çoğu sana ait olmayan ve fuzûlî bir sûrette karıştığın ve karıştırdığın mâlâyanî meşgalelerdir. En elzemini bırakıp, güyâ binler sene ömrün var gibi, en lüzumsuz ma'lûmât ile vakit geçiriyorsun. Meselâ: “Zühal’in etrafındaki halkaların keyfiyeti nasıldır? Ve Amerika tavukları ne kadardır?” gibi kıymetsiz şeylerle kıymetdâr vaktini geçiriyorsun. Güyâ, kozmoğrafya ilminden ve istatistikçi fenninden bir kemâl alıyorsun!‥
Eğer Desen: “Beni namazdan ve ibâdetten alıkoyan ve fütûr veren öyle lüzumsuz şeyler değil, belki derd‑i maîşetin zarûrî işleridir.”
Öyle İse, Ben de Sana Derim Ki: Eğer yüz kuruş bir gündelik ile çalışsan, sonra biri gelse, dese ki: “Gel on dakika kadar şurayı kaz, yüz lira kıymetinde bir pırlanta ve bir zümrüd bulacaksın.” Sen ona: “Yok, gelmem. Çünkü; on kuruş gündeliğimden kesilecek, nafakam azalacak.” desen‥ ne kadar dîvânece bir bahâne olduğunu elbette bilirsin.
Aynen onun gibi; sen şu bağında nafakan için işliyorsun. Eğer farz namazı terketsen, bütün sa'yin semeresi, yalnız dünyevî ve ehemmiyetsiz ve bereketsiz bir nafakaya münhasır kalır. Eğer sen, istirahat ve teneffüs vaktini, rûhun rahatına, kalbin teneffüsüne medâr olan namaza sarfetsen; o vakit bereketli nafaka‑i dünyeviye ile beraber, senin nafaka-i uhreviyene ve zâd-ı âhiretine ehemmiyetli bir menba' olan iki mâden-i manevî bulursun:
366
Birinci Mâden: Bütün bağındaki yetiştirdiğin – çiçekli olsun, meyveli olsun – her nebâtın, her ağacın tesbihâtından, güzel bir niyet ile bir hisse alıyorsun.
İkinci Mâden: Hem, bu bağdan çıkan mahsulâttan kim yese, – hayvan olsun, insan olsun, inek olsun, sinek olsun, müşteri olsun, hırsız olsun – sana bir sadaka hükmüne geçer. Fakat o şart ile ki: Sen, Rezzâk‑ı Hakîki nâmına ve izni dâiresinde tasarruf etsen ve O’nun malını, O’nun mahlûkatına veren bir tevzîat memuru nazarıyla kendine baksan…
İşte bak: Namazı terk eden ne kadar büyük bir hasâret eder. Ne kadar ehemmiyetli bir serveti kaybeder. Ve sa'ye pek büyük bir şevk veren ve amelde büyük bir kuvve‑i manevî te'min eden o iki neticeden ve o iki mâdenden mahrum kalır, iflas eder. Hattâ ihtiyarlandıkça bahçecilikten usanır, fütûr gelir. “Neme lâzım” der‥ “Ben zâten dünyadan gidiyorum. Bu kadar zahmeti ne için çekeceğim?” diyecek, kendini tenbelliğe atacak. Fakat evvelki adam der: “Daha ziyâde ibâdetle beraber, sa'y-i helâle çalışacağım. Tâ kabrime daha ziyâde ışık göndereceğim. Âhiretime daha ziyâde zahîre tedârik edeceğim.”
Elhâsıl: Ey nefis! Bil ki: Dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise; senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise, hakîki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakal günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi, hakîki istikbâl için teşkil olunan bir sandukça‑i uhreviye olan bir mescide veya bir seccadeye at.
Hem bil ki; her yeni gün sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı ve perîşan bir hâlde gider. Senin aleyhinde Âlem‑i Misâl’de şehâdet eder. Zîra herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsûs âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki âyinende görünen muhteşem bir saray, âyinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür; kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O âyine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir; düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nâzik şeyleri kaba gösterdiği misillû; sen, kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehâdet ettirebilirsin.
367
Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sâni'‑i Zülcelâl’ine müteveccih olsan, birden sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdeta namazın bir elektrik lambası ve namaza niyetin onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümâtını dağıtır. Ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karmakarışık, perîşaniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizam ve mânidâr bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir. اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyet‑i pür-envârından bir nuru, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in'ikâsıyla ışıklandırır. Senin lehinde nurâniyetle şehâdet ettirir.
Sakın deme: “Benim namazım nerede, şu hakikat‑i namaz nerede!” Zîra bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmâl ve tafsîl ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin – velev hissetmezse – namazı, büyük bir velînin namazı gibi, şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır. – velev şuûrun taalluk etmezse – Fakat, derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar merâtib bulunur… Öyle de; namazın derecâtında da, daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakikat-i nurâniyenin esâsı bulunur…
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ: « اَلصَّلٰوةُ عِمَادُ الدّ۪ينِ » وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ