742
İkinci Maksad
Tahavvülât‑ı Zerrâta Dair
Şu âyetin hazinesinden bir zerreye işâret edecektir
﷽
وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ
Şu âyetin pek büyük hazinesinden bir miskàl zerre mikdarında, yani zerre sandukçasında olan cevheri gösterir ve zerrenin hareket ve vazifesinden bir nebze bahseder. Şu maksad, bir “Mukaddime” ile “Üç Nokta”dan ibarettir.
Mukaddime
Tahavvülât‑ı zerrât; Nakkàş-ı Ezelî’nin kalem-i kudreti, kitab-ı kâinâtta yazdığı âyât-ı tekvîniyenin hengâmındaki ihtizâzâtı ve cevelânıdır. Yoksa; maddiyûn ve tabîiyyûnların tevehhüm ettikleri gibi tesâdüf oyuncağı ve karışık, mânâsız bir hareket değildir. Çünkü: Bütün mevcûdât gibi zerreler ve herbir zerre mebde'‑i hareketinde “Bismillâh” der. Çünkü: Nihâyetsiz kuvvetinden fazla yükleri kaldırır ve buğday dânesi kadar bir çekirdeğin koca bir çam ağacı gibi bir yükü omuzuna alması gibi…
743
Hem vazifesinin hitâmında “Elhamdülillâh” der. Çünkü: Bütün ukùlü hayrette bırakan hikmetli bir cemâl‑i san'at, fâideli bir hüsn-ü nakş göstererek Sâni'-i Zülcelâl’in medâyihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir; meselâ: Nar ve mısıra dikkat et.
744
Evet, Tahavvülât‑ı zerrât; Âlem‑i gaybdan olan herşeyin geçmiş aslında ve gelecek neslindeki intizamâta medâr ve ilim ve emr-i İlâhî’nin bir ünvânı olan “İmâm‑ı Mübîn”in düsturları ve imlâsı tahtında ve zaman‑ı hâzır ve âlem-i şehâdetten teşkil ve icâd-ı eşyada tasarrufa medâr ve kudret ve irâde-i İlâhiye’nin bir ünvânı olan “Kitab‑ı Mübîn”den istinsah ile ve seyyâl zamanın hakikati ve sahife‑i misâliyesi olan “Levh‑i Mahv-İsbât”ta kelimât‑ı kudreti yazmak ve çizmekten gelen harekâttır ve mânidâr ihtizâzâttır.
745
Birinci Nokta
İki Mebhas’tır.
Birinci Mebhas
Her zerrede; hem hareketinde, hem sükûnetinde; iki güneş gibi iki nur‑u tevhid parlıyor. Çünkü: Onuncu Söz’ün Birinci İşâretinde icmâlen ve Yirmiikinci Söz’de tafsîlen isbât edildiği gibi; herbir zerre, eğer memur‑u İlâhî olmazsa; ve O’nun izni ve tasarrufu ile hareket etmezse; ve ilim ve kudretiyle tahavvül etmezse; o vakit herbir zerrenin nihâyetsiz bir ilmi, hadsiz bir kudreti, herşeyi görür bir gözü, herşeye bakar bir yüzü, herşeye geçer bir sözü bulunmak lâzım gelir. Çünkü: Anâsırın herbir zerresi, herbir cism-i zîhayatta muntazaman işler veya işleyebilir. Eşyanın intizamâtı ve kavânîn-i teşekkülâtı birbirine muhâliftir. Onların nizâmâtı bilinmezse, işlenilmez; işlenilse de yanlışsız yapılmaz. Hâlbuki, yanlışsız yapılıyor. Öyle ise; o hizmet eden zerreler, ya bir ilm-i muhît sâhibinin izin ve emriyle ve ilim ve irâdesiyle işliyorlar; veyâhut kendilerinde öyle bir muhît ilim ve kudret bulunmak lâzım geliyor.
Evet, havanın herbir zerresi, herbir zîhayatın cismine, herbir çiçeğin herbir meyvesine, herbir yaprağın binasına girip işleyebilir. Hâlbuki; onların teşkilâtları ayrı ayrı tarzdadır, başka başka nizâmâtı var. Bir incir meyvesinin fabrikası, farazâ çuha makinesi gibi olsa; bir nar meyvesinin fabrikası da şeker makinesi gibi olacaktır ve hâkezâ‥ o binaların, o cisimlerin programları birbirinden başkadır. Şimdi şu zerre‑i havâiye, bütün onlara girer veya girebilir ve gayet hakîmâne ve üstadâne yanlışsız olarak işler, vaziyetler alır. Vazifesi bittikten sonra kalkar gider.
746
İşte müteharrik havanın müteharrik zerresi; ya nebâtâta ve hayvanata, hattâ meyvelerine ve çiçeklerine giydirilen sûretlerin, mikdarların teşkilâtını, biçimini bilmesi lâzım geldiği‥ veyâhut onlar, bir bilenin emir ve irâdesiyle memur olması lâzım geldiği gibi‥ Sâkin toprak, sâkin olan herbir zerresi; bütün çiçekli nebâtâtın ve meyvedâr ağaçların tohumlarına medâr ve menşe' olmak kàbil olduğundan, hangi tohum gelse ve o zerrede, yani misliyet itibariyle bir zerre hükmünde olan bir avuç toprakta kendine mahsûs bir fabrika ve bütün levâzımatına ve teşkilâtına lâzım bütün cihâzâtı bulunduğundan o zerrede ve o zerrenin kulübeciği olan o bir avuç toprakta; eşcâr ve nebâtât ve çiçekler ve meyveler envâ'ı adedince muntazam manevî makine ve fabrikaları bulunması veyâhut mu'cizekâr, herşeyi hiçten icâd eder ve herşeyin herşeyini ve her cihetini bilir bir ilim ve kudret bulunması lâzımdır veyâhut bir Kadîr‑i Mutlak, bir Alîm-i Külli Şey’in emir ve izniyle, havl ve kuvveti ile o vazifeler gördürülür.
Evet, nasıl ki bir acemî, ham, âmî, âdi, hem kör bir adam; Avrupa’ya gitse, bütün fabrikalara, tezgâhlara girse, üstadâne kemâl‑i intizam ile herbir san'atta, herbir binada işler, öyle eserler yapar ki; nihâyet derecede hikmetli, san'atlı, herkesi hayrette bırakıyor. Zerre mikdar şuûru olan bilir ki: O adam, kendi başı ile işlemiyor; belki bir üstad-ı küll, ona ders verir, işlettirir. Hem nasıl ki bir kör, âciz, yerinden kalkamıyor, basit bir kulübeciğinde oturmuş bir adam bulunuyor. Hâlbuki o kulübeciğe bir dirhem gibi küçük bir taş, kemik ve pamuk gibi birer madde veriliyor. Hâlbuki o kulübecikten batmanlarla şeker, toplarla çuha, binlerle mücevherât, gayet san'atlı murassaâtlı libâslar, lezzetli taamlar çıkıp gelse, zerre mikdar aklı olan demeyecek mi ki: “O adam, gayet mu'cizekâr bir zâtın menşe'-i mu'cizâtı olan fabrikasının bir mandalı veyâhut miskin bir kapıcısıdır.”
747
Aynen öyle de: Havanın zerreleri, herbiri birer Mektûbat‑ı Samedâniye, birer antika-i san'at-ı Rabbâniye, birer mu'cize-i kudret, birer hàrika-i hikmet olan nebâtât ve eşcâr, ezhâr ve esmârdaki harekât ve hidemâtları; bir Sâni'-i Hakîm-i Zülcelâl’in, bir Fâtır-ı Kerîm-i Zülcemâl’in emir ve irâdesiyle hareket ettiğini ve toprağın zerreleri dahi, herbiri birer ayrı makine ve tezgâh, birer ayrı matbaa, birer ayrı hazine, birer ayrı antika ve Sâni'-i Zülcelâl’in esmâsını ilân eden birer ayrı ilânnâme ve kemâlâtını söyleyen birer ayrı kaside hükmünde olan o tohumcuklarının, o çekirdeklerinin sünbüllerine, ağaçlarına menşe' ve medâr olmaları; emr-i “kün feyekûn”e mâlik, herşey emrine musahhar bir Sâni'‑i Zülcelâl’in emriyle, izniyle, irâdesiyle, kuvvetiyle olması; iki kere iki dört eder gibi kat'îdir. Âmennâ…
İkinci Mebhas
Zerrâtın harekâtındaki vazifelere, hikmetlere küçük bir işârettir.
Evet, akılları gözlerine sukùt etmiş maddiyûnların hikmetsiz hikmetleri, abesiyet esâsına istinâd eden felsefeleri nazarında tesâdüfle bağlı olan tahavvülât‑ı zerrâtı, bütün düsturlarına üssü'l-esâs tutup, masnûât-ı İlâhiye’ye masdar göstermişler. Nihâyetsiz hikmetlerle müzeyyen masnûâtı, hikmetsiz, mânâsız, karmakarışık bir şeye isnâd etmeleri, ne kadar hilâf-ı akıl olduğunu zerre mikdar şuûru bulunan bilir.
Şimdi; Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti nokta-i nazarında tahavvülât-ı zerrâtın pek çok gayeleri, hikmetleri ve vazifeleri vardır. وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ gibi çok âyetlerle hikmetlerine ve vazifelerine işâret eder. Nümûne olarak birkaçına işâret ediyoruz.
748
Birincisi: Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un tecelliyât-ı icâdiyesini tecdîd ve tazelendirmek için her bir tek rûhu model gibi ederek, her sene mu'cizât-ı kudretinden taze birer cesed giydirmek ve her bir tek kitaptan ayrı ayrı bin muhtelif kitabı, hikmetiyle istinsah etmek ve bir tek hakikati başka başka sûrette göstermek ve kâinâtların ve âlemlerin ve mevcûdâtların, tâife tâife arkasından gelmelerine yer vermek ve zemin hazırlamak için Fâtır-ı Zülcelâl, kudretiyle, zerrâtı tahrîk ve tavzif etmiştir.
İkincisi: Mâlikü'l‑Mülk-i Zülcelâl, şu dünyayı, bâhusus rû-yi zemin tarlasını bir mülk sûretinde yaratmıştır. Yani; neşv ü nemâya, taze taze mahsulât vermeğe kàbil bir sûrette müheyyâ etmiştir. Tâ ki, nihâyetsiz mu'cizât-ı kudretini orada ekip biçsin. İşte şu zemin yüzündeki tarlasında, zerrâtı hikmetle tahrîk ederek, intizam dâiresinde tavzif edip, her asırda, her fasılda, her ayda, belki her günde belki her saatte mu'cizât-ı kudretinden yeni yeni birer kâinât gösterir, yeryüzü avlusuna başka başka mahsulât verdirir. Nihâyetsiz hazine-i rahmetinin hedâyâsını, nihâyetsiz kudretinin mu'cizâtının nümûnelerini harekât-ı zerrât ile izhâr eder.
Üçüncüsü: Nihâyetsiz tecelliyât‑ı Esmâ-i İlâhiye’nin nakışlarını göstermekle, o esmânın cilvelerini ifâde için mahdûd bir zeminde hadsiz nukùş göstermek, küçük bir sahifede nihâyetsiz maânîleri ifâde edecek olan hadsiz âyâtları yazmak için Nakkàş-ı Ezelî zerrâtı, kemâl-i hikmetle tahrîk edip kemâl-i intizamla tavzif etmiştir. Evet, geçen senenin mahsulâtıyla şu senenin mahsulâtının mâhiyetleri bir hükmündedir. Fakat, maânîleri başka başkadır. Taayyünât-ı itibariyeyi değiştirmekle maânîleri değişir ve çoğalır. Taayyünât-ı itibariye ve teşahhusât-ı muvakkate, tebdil edildikleri ve zâhiren fânî oldukları hâlde; onların maânî-i cemîleleri muhâfaza olunup, sâbit ve bâkî kalır. Şu ağacın geçen bahardaki yaprak ve çiçek ve meyvelerinin rûhları olmadığından, şu bahardaki emsâlinin, hakikatçe aynılarıdır. Yalnız teşahhusât-ı itibariyede fark var. Fakat o itibarî teşahhuslar, her vakit tecelliyâtı tazelenmekte olan şuûnât-ı Esmâ-i İlâhiye’nin maânîlerini ifâde için şu bahardakiler, ayrı teşahhusâtla onların yerine geldiler.
749
Dördüncüsü: Hadsiz âlem‑i misâl gibi gayet geniş âlem-i melekût ve gayr-ı mahdûd sâir uhrevî âlemlere birer mahsulât veya tezyînât veya levâzımat gibi onlara münâsib şeyleri yetiştirmek için şu dar mezraa-i dünyada, zemin yüzünün tezgâhında ve tarlasında Hakîm-i Zülcelâl, zerrâtı tahrîk edip; kâinâtı seyyâle ve mevcûdâtı seyyâre ederek; şu küçük zeminde o pek büyük âlemlere pek çok mahsulât-ı maneviye yetiştiriyor. Nihâyetsiz hazine-i kudretinden nihâyetsiz bir seyli, dünyadan akıttırıp âlem-i gayba ve bir kısmını âhiret âlemlerine döküyor.
Beşincisi: Nihâyetsiz Kemâlât‑ı İlâhiye’yi, hadsiz Celevât-ı Cemâliyeyi ve gayetsiz Tecelliyât-ı Celâliyeyi ve gayr-ı mütenâhî Tesbihât-ı Rabbâniye’yi şu dar ve mahdûd zeminde ve mütenâhî ve az bir zamanda göstermek için zerrâtı kemâl-i hikmetle, kudretiyle tahrîk edip, kemâl-i intizamla tavzif ederek; mütenâhî bir zamanda, mahdûd bir zeminde gayr-ı mütenâhî tesbihât yaptırıyor. Gayr-ı mahdûd tecelliyât-ı cemâliye ve celâliye ve kemâliyesini gösteriyor. Çok hakàik-ı gaybiye ve çok semerât-ı uhreviye ve fânîlerin bâkî olan hüviyet ve sûretlerinden pek çok nukùş-u misâliye ve çok mânidâr nüsûc-u levhiyeyi icâd ediyor. Demek zerreyi tahrîk eden; şu makàsıd-ı azîmeyi, şu hikem-i cesîmeyi gösteren bir Zât’tır. Yoksa herbir zerrede, güneş gibi bir dimağ bulunması lâzım gelir.
750
Daha bu beş nümûne gibi belki beşbin hikmetle tahrîk olunan zerrâtın tahavvülâtını, o akılsız feylesoflar hikmetsiz zannetmişler ve hakikatte; biri enfüsî, diğeri âfâkî iki hareket‑i cezbekârânede zikir ve tesbih-i İlâhî ile Mevlevî gibi zikreden ve deverâna kalkan o zerreleri, kendi kendine, sersem gibi dönüp oynuyorlar zu'metmişler.
İşte bundan anlaşılıyor ki; onların ilimleri ilim değil, cehildir. Hikmetleri hikmetsizliktir.
(Üçüncü Nokta’da altıncı uzun bir hikmet daha söylenecektir.)
İkinci Nokta
Herbir zerrede, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine iki şâhid-i sâdık vardır. Evet, zerre; acz ve cümûduyla beraber şuûrkârâne büyük vazifeleri yapmakla, büyük yükleri kaldırmakla, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna kat'î şehâdet ettiği gibi, harekâtında nizâmât-ı umumiyeye tevfik-i hareket edip her girdiği yerde ona mahsûs nizâmâtı mürâat etmekle, her yerde kendi vatanı gibi yerleşmesiyle; Vâcibü'l-Vücûd’un vahdetine ve mülk ve melekûtun mâliki olan Zât’ın ehadiyetine şehâdet eder. Yani, zerre kimin ise, gezdiği bütün yerler de onundur. Demek zerre, – çünkü; âcizdir, yükü nihâyetsiz ağırdır ve vazifeleri nihâyetsiz çoktur – bir Kadîr-i Mutlak’ın ismiyle, emriyle kàim ve müteharrik olduğunu bildirir. Hem, kâinâtın nizâmât-ı külliyesini bilir bir tarzda tevfik-i hareket etmesi ve her yere mânisiz girmesi; tek bir Alîm-i Mutlak’ın kudretiyle, hikmetiyle işlediğini gösterir.
751
Evet, nasıl ki bir nefer; takımında, bölüğünde, taburunda, alayında, fırkasında ve hâkezâ‥ herbir dâirede birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi olduğunu ve o nisbetleri, o vazifeleri bilmekle tevfik‑i hareket etmek; nizâmât-ı askeriye tahtında ta'lim ve ta'limât görmekle bütün o dâirelere kumanda eden bir tek kumandan-ı a'zamın emrine ve kanununa tebaiyetle oluyor.
Öyle de; herbir zerre, birbiri içindeki mürekkebâtta birer münâsib vaziyeti, ayrı ayrı maslahatlı birer nisbeti, ayrı ayrı muntazam birer vazifesi, ayrı ayrı hikmetli neticeleri bulunduğundan, elbette o zerreyi; o mürekkebâtta bütün nisbet ve vazifelerini muhâfaza edip netice ve hikmetleri bozmayacak bir tarzda yerleştirmek; bütün kâinât kabza‑i tasarrufunda olan bir Zât’a mahsûstur.
Meselâ: Tevfik’in gözbebeğinde yerleşen zerre, gözün a'sâb‑ı muharrike ve hassâse ve şerâyîn ve evride gibi damarlara karşı münâsib vaziyet alması‥ ve yüzde ve sonra başta ve gövdede, daha sonra hey'et-i mecmua-i insaniyede herbirisine karşı birer nisbeti, birer vazifesi, birer faydası kemâl-i hikmetle bulunması gösteriyor ki: Bütün o cismin bütün a'zâsını icâd eden bir zât, o zerreyi o yerde yerleştirebilir. Ve bilhassa rızık için gelen zerreler, rızık kafilesinde seyr ü sefer eden o zerreler, o kadar hayret‑fezâ bir intizam ve hikmetle seyr ü seyahat ederler ve öyle tavırlarda, tabakalarda intizam-perverâne geçip gelirler ve öyle şuûrkârâne ayak atıp, hiç şaşırmayarak gele gele tâ beden-i zîhayatta dört süzgeçle süzülüp rızka muhtaç a'zâ ve hüceyrâtın imdâdına yetişmek için kandaki küreyvât-ı hamrâya yüklenip bir kanun-u keremle imdâda yetişirler. Ondan bilbedâhe anlaşılır ki: Şu zerreleri binler muhtelif menzillerden geçiren, sevk eden; elbette ve elbette, bir Rezzâk-ı Kerîm, bir Hallâk-ı Rahîm’dir ki, kudretine nisbeten zerreler, yıldızlar omuz omuza müsâvîdirler.
752
Hem herbir zerre, öyle bir nakş‑ı san'atta işler ki, ya bütün zerrâtla münâsebetdâr; herbirisine ve umumuna hem hâkim ve hem herbirisine ve umumuna mahkûm bir vaziyette bulunmakla, o hayret-fezâ san'atlı nakşı ve hikmet-nümâ nakışlı san'atı bilir ve icâd eder. Bu ise, binler defa muhâldir veya bir Sâni'-i Hakîm’in kanun-u kader ve kalem-i kudretinden çıkan harekete memur birer noktadır.
Nasıl ki, meselâ: Ayasofya kubbesindeki taşlar, eğer mimarının emrine ve san'atına tâbi olmazlarsa; herbir taşı, Mimar Sinan gibi dülgerlik san'atında bir mehâreti ve sâir taşlara hem mahkûm, hem hâkim olmak, yani “Geliniz, düşmemek, sukùt etmemek için baş başa vereceğiz.” diye bir hüküm sâhibi olması lâzımdır.
Öyle de: Binler defa Ayasofya kubbesinden daha san'atlı, daha hayretli ve hikmetli olan masnûâttaki zerreler, kâinât ustasının emrine tâbi olmazlarsa; herbirine Sâni'‑i Kâinât’ın evsâfı kadar evsâf-ı kemâl verilmesi lâzım gelir.
Feyâ Sübhânallâh! Zındık maddiyûn gâvurlar bir Vâcibü'l‑Vücûd’u kabûl etmediklerinden, zerrât adedince bâtıl âliheleri kabûl etmeğe mezheblerine göre muztar kalıyorlar. İşte şu cihette münkir kâfir ne kadar feylesof, âlim de olsa; nihâyet derecede bir cehl-i azîm içindedir, bir echel-i mutlaktır.
Üçüncü Nokta
Şu nokta, Birinci Nokta’nın âhirinde va'd olunan altıncı hikmet‑i azîmeye bir işârettir. Şöyle ki:
Yirmisekizinci Söz’ün İkinci Suâli’nin cevabındaki hâşiyede denilmişti ki: Tahavvülât‑ı zerrâtın ve zîhayat cisimlerde zerrât harekâtının binler hikmetlerinden bir hikmeti dahi, zerreleri nurlandırmaktır ve âlem-i uhreviye binasına lâyık zerreler olmak için, hayatdâr ve mânidâr olmaktır. Güyâ cism-i hayvanî ve insanî, hattâ nebâtî; terbiye dersini almak için gelenlere bir misâfirhâne, bir kışla, bir mekteb hükmündedir ki; câmid zerreler ona girerler, nurlanırlar. Âdeta bir ta'lim ve ta'limâta mazhar olurlar, letâfet peydâ ederler. Birer vazifeyi görmekle âlem-i bekàya ve bütün eczâsıyla hayatdâr olan dâr-ı âhirete zerrât olmak için liyâkat kesbederler.
753
Suâl: Zerrâtın harekâtında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?
Elcevab: Evvelâ: Bütün masnûâtın bütün intizamâtıyla ve hikmetleriyle sâbit olan Sâni'in hikmetiyle bilinir. Çünkü: En cüz'î bir şeye küllî hikmetleri takan bir hikmet; seyl‑i kâinâtın içinde en büyük fa'âliyet gösteren ve hikmetli nakışlara medâr olan harekât-ı zerrâtı hikmetsiz bırakmaz. Hem en küçük mahlûkatı, vazifelerinde ücretsiz, maaşsız, kemâlsiz bırakmayan bir hikmet, bir hâkimiyet; en kesretli ve esâslı memurlarını, hizmetkârlarını nursuz, ücretsiz bırakmaz.
Sâniyen: Sâni'‑i Hakîm; anâsırı tahrîk edip tavzif ederek – onlara bir ücret-i kemâl hükmünde – mâdeniyât derecesine çıkarmasıyla ve mâdeniyâta mahsûs tesbihâtları onlara bildirmesiyle‥ ve mâdeniyâtı tahrîk ve tavzif edip nebâtât mertebe-i hayatiyesinin makamını vermesiyle‥ ve nebâtâtı rızık ederek tahrîk ve tavzif ile hayvanat mertebe-i letâfetini onlara ihsân etmesiyle‥ ve hayvanattaki zerrâtı tavzif edip rızık yoluyla hayat-ı insaniye derecesine çıkarmasıyla‥ ve insanın vücûdundaki zerrâtı süze süze tasfiye ve taltif ederek tâ dimağın ve kalbin en nâzik ve latîf yerinde makam vermesiyle bilinir ki: Harekât‑ı zerrât hikmetsiz değil, belki kendine lâyık bir nev'i kemâlâta koşturuluyor.
Sâlisen: Zîhayat cisimlerin zerrâtı içinde çekirdek ve tohumdaki gibi bir kısım zerreler öyle manevî bir nura, bir letâfete, bir meziyete mazhar oluyorlar ki, sâir zerrelere ve o koca ağaca bir rûh, bir sultan hükmüne geçer. İşte azîm bir ağacın bütün zerrâtı içinde bir kısım zerrelerin şu mertebeye çıkmaları, o ağacın tabaka‑i hayatında çok devirleri ve nâzik vazifeleri görmesiyle olduğundan gösteriyor ki: Sâni'‑i Hakîm’in emriyle vazife-i fıtrat içinde zerrâtın envâ'-ı harekâtına göre onlara tecellî eden esmânın hesabına ve şerefine olarak birer manevî letâfet, birer manevî nur, birer makam, birer manevî ders almalarını gösteriyor.
754
Elhâsıl: Mâdem Sâni'‑i Hakîm herşey için o şeye münâsib bir nokta-i kemâl ve ona lâyık bir mertebe-i feyz-i vücûd ta'yin edip ve o şeye, o nokta-i kemâle sa'yedip gitmek için bir isti'dâd vererek ona sevk ediyor ve bütün nebâtât ve hayvanatta şu kanun-u Rubûbiyet cârî olmakla beraber, cemâdâtta dahi cârîdir ki; âdi toprağa, elmas derecesine ve cevâhir-i àliye mertebesine bir terakkiyât veriyor ve şu hakikatte muazzam bir “Kanun‑u Rubûbiyet”in ucu görünüyor.
Hem mâdem O Hàlık‑ı Kerîm, tenâsül kanun-u azîminde istihdam ettiği hayvanata ücret olarak birer maaş gibi birer lezzet-i cüz'iye veriyor. Ve arı ve bülbül gibi, sâir hidemât-ı Rabbâniye’de istihdam olunan hayvanlara birer ücret-i kemâl verir. Şevk ve lezzete medâr birer makam veriyor ve şunda bir muazzam “Kanun‑u Kerem”in ucu görünüyor.
Hem mâdem herşeyin hakikati, Cenâb‑ı Hakk’ın bir isminin tecellîsine bakar, ona bağlıdır; ona âyinedir. O şey, ne kadar güzel bir vaziyet alsa, o ismin şerefinedir; o isim öyle ister. O şey bilse, bilmese; o güzel vaziyet hakikat nazarında matlûbdur. Ve şu hakikatten gayet muazzam bir “Kanun‑u Tahsin ve Cemâl”in ucu görünüyor.
Hem mâdem Fâtır‑ı Kerîm, düstur-u kerem iktizasıyla bir şeye verdiği makamı ve kemâli, o şeyin müddeti ve ömrü bitmesiyle, o kemâli geriye almıyor. Belki, o zîkemâlin meyvelerini, neticelerini, manevî hüviyetini ve mânâsını, rûhlu ise, rûhunu ibkà ediyor. Meselâ: Dünyada insanı mazhar ettiği kemâlâtın mânâlarını, meyvelerini ibkà ediyor. Hattâ müteşekkir bir mü'minin yediği zâil meyvelerin şükrünü, hamdini; mücessem bir meyve-i Cennet sûretinde tekrar ona veriyor. Ve şu hakikatte muazzam bir “Kanun‑u Rahmet”in ucu görünüyor.
755
Hem mâdem Hallâk‑ı Bî-misâl isrâf etmiyor, abes işleri yapmıyor. Hattâ güz mevsiminde vazifesi bitmiş, vefât etmiş mahlûkların enkàz-ı maddiyesini bahar masnûâtında isti'mâl ediyor; onların binalarında dercediyor. Elbette يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ sırrıyla, وَاِنَّ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ لَهِيَ الْحَيَوَانُ işâretiyle şu dünyada câmid, şuûrsuz ve mühim vazifeler gören zerrât‑ı arziyenin; elbette taşı, ağacı, herşeyi zîhayat ve zîşuûr olan âhiretin bazı binalarında derc ve isti'mâli muktezâ-yı hikmettir. Çünkü: Harâb olmuş dünyanın zerrâtını dünyada bırakmak veya ademe atmak isrâftır. Ve şu hakikatten pek muazzam bir “Kanun‑u Hikmet”in ucu görünüyor.
Hem mâdem şu dünyanın pek çok âsârı ve maneviyatı ve meyveleri ve cin ve ins gibi mükellefînin mensûcât‑ı amelleri, sahâif-i ef'âlleri, rûhları, cesedleri âhiret pazarına gönderiliyor. Elbette o semerâta ve mânâlara hizmet eden ve arkadaşlık eden zerrât-ı arziye dahi, vazife noktasında kendine göre tekemmül ettikten sonra, yani nur-u hayata çok defa hizmet ve mazhar olduktan sonra ve hayatî tesbihâta medâr olduktan sonra şu harâb olacak dünyanın enkàzı içinde, şu zerrâtı dahi öteki âlemin binasında dercetmek muktezâ-yı adl ve hikmettir. Ve şu hakikatten pek muazzam bir “Kanun‑u Adl”in ucu görünüyor.
756
Hem mâdem rûh cisme hâkim olduğu gibi; câmid maddelerde dahi kaderin yazdığı evâmir‑i tekvîniye, o maddelere hâkimdir. O maddeler, kaderin manevî yazısına göre mevki ve nizâm alabilirler. Meselâ: Yumurtaların envâ'ında ve nutfelerin aksâmında ve çekirdeklerin esnâfında ve tohumların ecnâsında, kaderin ayrı ayrı yazdığı evâmir-i tekvîniye cihetiyle ayrı ayrı makam ve nur sâhibi oluyorlar. Ve o madde itibariyle mâhiyetleri bir hükmünde olan o maddeler, hadsiz muhtelif mevcûdâta menşe' oluyorlar. Ayrı ayrı makam ve nur sâhibi oluyorlar. Elbette hidemât‑ı hayatiye ve hayattaki tesbihât-ı Rabbâniye’de defaatle bir zerre bulunmuş ise ve hizmet etmiş ise, o zerrenin manevî alnında o mânâların hikmetlerini hiçbir şeyi kaybetmeyen kader kalemiyle kaydetmesi; muktezâ-yı ihâta-i ilmîdir. Ve şunda pek muazzam bir “Kanun‑u İlm-i Muhît”in ucu görünüyor.
Öyle ise; zerreler başıboş değiller.
Netice‑i Kelâm: Geçmiş yedi kanun, yani; Kanun‑u Rubûbiyet, Kanun-u Kerem, Kanun-u Cemâl, Kanun-u Rahmet, Kanun-u Hikmet, Kanun-u Adl, Kanun-u İhâta-i İlmî gibi pek çok muazzam kanunların görünen uçları arkalarında birer İsm‑i A'zam ve o İsm-i A'zamın tecellî-i a'zamını gösteriyorlar. Ve o tecellîden anlaşılıyor ki: Sâir mevcûdât gibi şu dünyadaki tahavvülât-ı zerrât dahi, gayet àlî hikmetler için kaderin çizdiği hudud üzerine kudretin verdiği evâmir-i tekvîniyeye göre hassas bir mîzan-ı ilmî ile cevelân ediyorlar. Âdeta başka yüksek bir âleme gitmeye hazırlanıyorlar. Öyle ise; zîhayat cisimler, o seyyah zerrelere güyâ birer mekteb, birer kışla, birer misâfirhâne‑i terbiye hükmündedir. Ve öyle olduğuna bir hads-i sâdıkla hükmedilebilir.
757
Elhâsıl: Birinci Söz’de denildiği ve isbât edildiği gibi; herşey “Bismillâh” der. İşte bütün mevcûdât gibi herbir zerre ve zerrâtın herbir tâifesi ve mahsûs herbir cemâati, lisân‑ı hâl ile “Bismillâh” der, hareket eder.
Evet, geçmiş üç nokta sırrıyla, herbir zerre, mebde'‑i hareketinde lisân-ı hâl ile ﷽ der. Yani: “Ben, Allah’ın nâmıyla, hesabıyla, ismiyle, izniyle, kuvvetiyle hareket ediyorum.” Sonra netice‑i hareketinde, herbir masnû' gibi herbir zerre, herbir tâifesi, lisân-ı hâl ile اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ der ki; bir kaside‑i medhiye hükmünde olan san'atlı bir mahlûkun nakşında, kudretin küçük bir kalem ucu hükmünde kendini gösterir. Belki herbiri; manevî, Rabbânî, muazzam hadsiz başlı bir fonoğrafın birer plağı hükmünde olan masnû'ların üstünde dönen ve Tahmîdât-ı Rabbâniye kasideleriyle o masnûâtı konuşturan ve Tesbihât-ı İlâhiye neşîdelerini okutturan birer iğne başı sûretinde kendini gösteriyorlar.
دَعْوٰيهُمْ ف۪يهَا سُبْحَانَكَ اللّٰهُمَّ وَتَحِيَّتُهُمْ ف۪يهَا سَلَامٌ وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
رَبَنَّا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَاِخْوَانِهِ وَسَلِّمْ وَسَلِّمْنَا وَسَلِّمْ د۪ينَنَا، اٰم۪ينَ يَا رَبَّ الْعَالَم۪ينَ