Birinci Maksad

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا
Şu âyetin büyük hazinesinden tek bir cevherine işâret edeceğiz. Şöyle ki:
Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emânetin müteaddid vücûhundan bir ferdi, bir vechi, “Ene”dir. Evet “Ene”, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurânî bir şecere-i tûbâ ile, müdhiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir.
Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshîl edecek bir mukaddime beyân ederiz. Şöyle ki:
725
Ene, künûz‑u mahfiye olan Esmâ-i İlâhiye’nin anahtarı olduğu gibi, kâinâtın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muammâ-yı müşkül-küşâdır, bir tılsım-ı hayret-fezâdır. O ene, mâhiyetinin bilinmesiyle, o garîb muammâ, o acîb tılsım olan ene açılır ve kâinât tılsımını ve âlem-i vücûb’un künûzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair “Şemme” isminde bir risale‑i Arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki:
Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinât kapıları zâhiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenâb‑ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle bir miftâh vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki; Hallâk-ı kâinâtın künûz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muammâ ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakîki mâhiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinât dahi açılır. Şöyle ki:
Sâni'‑i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin, sıfât ve şuûnâtının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve nümûneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki; o ene, bir vâhid-i kıyâsî olup, evsâf-ı Rubûbiyet ve şuûnât-ı Ulûhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyâsî, bir mevcûd-u hakîki olmak lâzım değil; belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyâsî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakîki vücûdu lâzım değildir.
Suâl: Niçin Cenâb‑ı Hakk’ın Sıfât ve Esmâsının mârifeti “Enâniyet”e bağlıdır?
Elcevab: Çünkü; mutlak ve muhît bir şeyin hududu ve nihâyeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir sûret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mâhiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ; zulmetsiz, dâimî bir ziyâ, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakîki veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir.
726
İşte Cenâb‑ı Hakk’ın, İlim ve Kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esmâsı; muhît, hududsuz, şerîksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise; hakîki nihâyet ve hadleri olmadığından farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enâniyet yapar. Kendinde bir rubûbiyet-i mevhûme, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onun ile muhît sıfatlara bir hadd-i mevhûm vaz'eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra O’nundur.” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mâhiyetini yavaş yavaş anlar.
Meselâ; dâire‑i mülkünde mevhûm rubûbiyetiyle, dâire-i mümkinâtta Hàlık’ının Rubûbiyet’ini anlar ve zâhir mâlikiyetiyle Hàlık’ının hakîki Mâlikiyetini fehmeder ve “Bu hâneye mâlik olduğum gibi, Hàlık da şu kâinâtın mâlikidir.” der ve cüz'î ilmiyle O’nun ilmini fehmeder ve kisbî san'atçığıyla O Sâni'-i Zülcelâl’in ibdâ'-ı san'atını anlar. Meselâ: “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, öyle de şu dünya hânesini birisi yapmış ve tanzim etmiş.” der. Ve hâkezâ… Bütün sıfât ve Şuûnât‑ı İlâhiye’yi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrârlı ahvâl ve sıfât ve hissiyat, ene’de mündericdir.
Demek ene, âyine‑misâl ve vâhid-i kıyâsî ve âlet-i inkişaf ve mânâ-yı harfî gibi; mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücûd-u insaniyetin kalın ipinden şuûrlu bir tel ve mâhiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyet’in kitabından bir eliftir ki, o elifin “iki yüzü” var.
Biri, hayra ve vücûda bakar. O yüz ile yalnız feyze kàbildir. Vereni kabûl eder, kendi icâd edemez. O yüzde fâil değil, icâddan eli kısadır.
Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sâhibidir.
727
Hem onun mâhiyeti, harfiyedir; başkasının mânâsını gösterir. Rubûbiyeti, hayâliyedir. Vücûdu, o kadar zaîf ve incedir ki; bizzat kendinde hiçbir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki, eşyanın derecât ve mikdarlarını bildiren mîzanü'l‑harâret ve mîzanü'l-hava gibi mîzanlar nev'inden bir mîzandır ki, Vâcibü'l-Vücûd’un mutlak ve muhît ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mîzandır.
İşte, mâhiyetini şu tarzda bilen ve iz'ân eden ve ona göre hareket eden, قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا beşâretinde dâhil olur. Emâneti, bihakkın edâ eder ve o ene’nin dûrbîniyle, kâinât ne olduğunu ve ne vazife gördüğünü görür ve âfâkî ma'lûmât nefse geldiği vakit, ene’de bir musaddık görür. O ulûm, nur ve hikmet olarak kalır. Zulmet ve abesiyete inkılâb etmez.
Vaktâ ki ene, vazifesini şu sûretle îfâ etti; vâhid‑i kıyâsî olan mevhûm rubûbiyetini ve farazî mâlikiyetini terkeder. لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ der, hakîki ubûdiyetini takınır, “makam‑ı ahsen-i takvîm”e çıkar.
Eğer o ene, hikmet‑i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mânâ-yı ismiyle baksa, kendini mâlik i'tikàd etse; o vakit emânette hıyânet eder, وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا altında dâhil olur. İşte, bütün şirkleri ve şerleri ve dalâletleri tevlîd eden enâniyetin şu cihetindendir ki, semâvât ve arz ve cibâl, tedehhüş etmişler; farazî bir şirkten korkmuşlar.
728
Evet, ene; ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mâhiyeti bilinmezse tesettür toprağı altında neşv ü nemâ bulur, gittikçe kalınlaşır. Vücûd‑u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücûd-u insanı bel' eder. Bütün o insan, bütün letâifiyle âdeta ene olur.
Sonra nev'in enâniyeti de bir asabiyet‑i nev'iye ve milliye cihetiyle o enâniyete kuvvet verip; o ene, o enâniyet-i nev'iyeye istinâd ederek, şeytan gibi, Sâni'-i Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze eder.
Sonra kıyâs‑ı binnefs sûretiyle herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyâs edip Cenâb-ı Hakk’ın mülkünü onlara ve esbâba taksim eder. Gayet azîm bir şirke düşer; اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ meâlini gösterir.
Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarına birer dirhem almasını kabûl ile hazmedebilir… Öyle de; “Kendime mâlikim.” diyen adam, “Herşey kendine mâliktir.” demeye ve i'tikàd etmeye mecburdur.
İşte ene, şu hâinâne vaziyetinde iken cehl‑i mutlaktadır. Binler fünûnu bilse de cehl-i mürekkeble bir echeldir. Çünkü; duyguları, efkârları, kâinâtın envâr‑ı mârifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey, nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde, abesiyet-i mutlaka sûretini alır. Çünkü; şu hâldeki ene’nin rengi, şirk ve ta'tîldir; Allah’ı inkârdır. Bütün kâinât, parlak âyetlerle dolsa o ene’deki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez.
Onbirinci Söz’de mâhiyet‑i insaniyenin ve mâhiyet-i insaniyedeki enâniyetin – mânâ-yı harfî cihetiyle – ne kadar hassas bir mîzan ve doğru bir mikyâs ve muhît bir fihriste ve mükemmel bir harita ve câmi' bir âyine ve kâinâta güzel bir takvîm, bir rûznâme olduğu, gayet kat'î bir sûrette tafsîl edilmiştir. Ona müracaat edilsin. O Söz’deki tafsilâta iktifâen kısa keserek mukaddimeye nihâyet verdik.
729
Eğer mukaddimeyi anladınsa gel, hakikate giriyoruz.
İşte bak: Âlem‑i insaniyette, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar iki cereyan-ı azîm, iki silsile-i efkâr, her tarafta ve her tabaka-i insaniyede dal budak salmış; iki şecere-i azîme hükmünde – biri silsile-i nübüvvet ve diyânet; diğeri silsile-i felsefe ve hikmet – gelmiş gidiyor. Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihâd etmiş ise; yani silsile-i felsefe, silsile-i diyânete dehàlet edip itâat ederek hizmet etmiş ise; âlem-i insaniyet, parlak bir sûrette bir saâdet, bir hayat-ı ictimâiye geçirmiştir. Ne vakit ayrı gitmişler ise; bütün hayır ve nur, silsile-i nübüvvet ve diyânet etrafına toplanmış ve şerler ve dalâletler, felsefe silsilesinin etrafına cem'olmuştur. Şimdi şu iki silsilenin menşe'lerini, esâslarını bulmalıyız.
İşte, diyânet silsilesine itâat etmeyen silsile‑i felsefe ki, bir şecere-i zakkum sûretini alıp şirk ve dalâlet zulümâtını etrafına dağıtır. Hattâ kuvve-i akliye dalında; Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn meyvelerini beşer aklının eline vermiş. Ve kuvve-i gadabiye dalında; Nemrudları, Fir'avunları, Şeddadları beşerin başına atmış. Ve kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında; âliheleri, sanemleri ve ulûhiyet da'vâ edenleri semere vermiş, yetiştirmiş.
730
O şecere‑i zakkumun menşe'i ile; silsile-i nübüvvetin – ki bir şecere-i tûbâ-i ubûdiyet hükmünde bulunan o silsilenin – küre-i zeminin bağında, mübârek dalları: Kuvve-i akliye dalında; enbiyâ ve mürselîn ve evliyâ ve sıddıkîn meyvelerini yetiştirdiği gibi, kuvve-i dâfia dalında; âdil hâkimleri, melek gibi melikler meyvesini veren ve kuvve-i câzibe dalında; hüsn-ü sîret ve ismetli cemâl-i sûret ve sehàvet ve kerem-nâmdârlar meyvesini yetiştiren ve beşer, nasıl şu kâinâtın en mükemmel bir meyvesi olduğunu gösteren o şecerenin menşe'i ile beraber ene’nin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe' ve medâr, esâslı bir çekirdek olarak ene’nin iki vechini beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Ene’nin bir vechini Nübüvvet tutmuş gidiyor; diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.
Nübüvvet’in vechi olan birinci vecih: Ubûdiyet‑i mahzânın menşe'idir. Yani ene, kendini abd bilir; başkasına hizmet eder, anlar. Mâhiyeti, harfiyedir. Yani; başkasının mânâsını taşıyor, fehmeder. Vücûdu, tebeîdir. Yani; başka birisinin vücûdu ile kàim ve icâdıyla sâbittir, i'tikàd eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani; kendi mâlikinin izni ile sûrî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani; hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise; kendi Hàlık’ının sıfât ve şuûnâtına mikyâs ve mîzan olarak, şuûrkârâne bir hizmettir.
731
İşte, enbiyâ ve enbiyâ silsilesindeki asfiyâ ve evliyâ, ene’ye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü, Mâlikü'l‑Mülk’e teslîm etmişler ve hükmetmişler ki: O Mâlik-i Zülcelâl’in ne mülkünde, ne rubûbiyetinde, ne ulûhiyetinde şerîk ve nazîri yoktur; muîn ve vezire muhtaç değil; herşeyin anahtarı O’nun elindedir; herşeye Kàdir-i Mutlak’tır; esbâb, bir perde-i zâhiriyedir; tabiat, bir şerîat-ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır.
İşte şu parlak, nurânî, güzel yüz, hayatdâr ve mânidâr bir çekirdek hükmüne geçmiş ki; Hàlık‑ı Zülcelâl, bir şecere-i tûbâ-i ubûdiyeti ondan halketmiştir ki; onun mübârek dalları, âlem-i beşeriyetin her tarafını nurânî meyvelerle tezyîn etmiştir. Bütün zaman-ı mâzideki zulümâtı dağıtıp, o uzun zaman-ı mâzi, felsefenin gördüğü gibi bir mezar-ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbâle ve saâdet-i ebediyeye atlamak için ervâh-ı âfilîne bir medâr-ı envâr ve muhtelif basamaklı bir mi'râc-ı münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden rûhların nurânî bir nuristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.
İkinci vecih ise: Felsefe tutmuştur. Felsefe ise; ene’ye mânâ‑yı ismiyle bakmış. Yani; kendi kendine delâlet eder, der. Mânâsı kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücûdu; aslî, zâtî olduğunu telâkki eder. Yani, zâtında bizzat bir vücûdu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var, dâire-i tasarrufunda hakîki mâliktir zu'meder. Onu, bir hakikat-i sâbite zanneder. Vazifesini, hubb-u zâtından neş'et eden bir tekemmül-ü zâtî olduğunu bilir ve hâkezâ‥ çok esâsât-ı fâsideye mesleklerini bina etmişler.
732
O esâsât, ne kadar esâssız ve çürük olduğunu sâir risalelerimde ve bilhassa Sözler’de hususan Onikinci ve Yirmibeşinci Söz’lerde kat'î isbât etmişiz. Hattâ silsile‑i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflâtun ve Aristo, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi adamlar: “İnsaniyetin gayetü'l‑gâyâtı ‘Teşebbüh-ü bilvâcib’dir.’ Yani; Vâcibü'l-Vücûd’a benzemektir.” deyip fir'avunâne bir hüküm vermişler ve enâniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak esbâb-perest, sanem-perest, tabiat-perest, nücûm-perest gibi çok envâ'-ı şirk tâifelerine meydân açmışlar. İnsaniyetin esâsında münderic olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubûdiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar…
Nübüvvet ise; gaye‑i insaniyet ve vazife-i beşeriyet, ahlâk-ı İlâhiye ile ve secâya-yı hasene ile tahalluk etmekle beraber, aczini bilip kudret-i İlâhiye’ye ilticâ‥ zaafını görüp, kuvvet-i İlâhiye’ye istinâd‥ fakrını görüp Rahmet-i İlâhiye’ye i'timâd‥ ihtiyacını görüp gınâ-yı İlâhiye’den istimdâd‥ kusurunu görüp aff-ı İlâhî’ye istiğfar‥ naksını görüp kemâl-i İlâhî’ye tesbih-hân olmaktır diye, ubûdiyetkârâne hükmetmişler.
733
İşte diyânete itâat etmeyen felsefenin böyle yolu şaşırdığı içindir ki; ene, kendi dizginini eline almış, dalâletin herbir nev'ine koşmuş. İşte şu vecihteki ene’nin başı üstünde bir şecere‑i zakkum neşv ü nemâ bulup, âlem-i insaniyetin yarısından fazlasını kaplamış.
İşte o şecerenin kuvve‑i şeheviye-i behîmiye dalında, beşerin enzârına verdiği meyveler ise, esnâmlar ve âlihelerdir. Çünkü; felsefenin esâsında, kuvvet müstahsendir. Hattâ “El-hükmü li'l-gâlib” bir düsturudur. “Galebe edende bir kuvvet var; kuvvette hak vardır.” der. Zulmü ma'nen alkışlamış, zâlimleri teşci' etmiştir ve cebbârları, ulûhiyet da'vâsına sevketmiştir.
Hem masnû'daki güzelliği ve nakıştaki hüsnü, masnû'a ve nakşa mal edip, Sâni' ve Nakkàş’ın mücerred ve mukaddes cemâlinin cilvesine nisbet etmeyerek: “Ne güzel yapılmış.” yerine “Ne güzeldir.” der, perestişe lâyık bir sanem hükmüne getirir.
Hem herkese satılan müzahref, hodfürûş, gösterici, riyâkâr bir hüsnü istihsân ettiği için riyâkârları alkışlamış, sanem‑misâlleri kendi âbidlerine âbide yapmıştır.
O şecerenin kuvve‑i gadabiye dalında, bîçâre beşerin başında küçük-büyük Nemrudlar, Fir'avunlar, Şeddadlar meyvelerini yetiştirmiş. Kuvve-i akliye dalında, âlem-i insaniyetin dimağına Dehriyyûn, Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi meyveleri vermiş, beşerin beynini bin parça etmiştir…
734
Şimdi şu hakikati tenvir için, felsefe mesleğinin esâsât‑ı fâsidesinden neş'et eden neticeleriyle, silsile-i Nübüvvetin esâsât-ı sâdıkasından tevellüd eden neticelerinin binler muvâzenesinden nümûne olarak üç-dört misâl zikrediyoruz.
Meselâ: Nübüvvet’in hayat‑ı şahsiyedeki düsturî neticelerinden تَخَلَّقُوا بِاَخْلَاقِ اللّٰهِkaidesiyle “Ahlâk‑ı İlâhiye ile muttasıf olup Cenâb-ı Hakk’a mütezellilâne teveccüh edip, acz, fakr, kusurunuzu bilip dergâhına abd olunuz.” düsturu nerede! Felsefenin “Teşebbüh‑ü bilvâcib insaniyetin gayet-i kemâlidir.” kaidesiyle “Vâcibü'l-Vücûd’a benzemeğe çalışınız.” hodfürûşâne düsturu nerede!‥ Evet nihâyetsiz acz, za'f, fakr, ihtiyaç ile yoğrulmuş olan mâhiyet-i insaniye nerede! Nihâyetsiz Kadîr, Kavî, Ganî ve Müstağnî olan Vâcibü'l-Vücûd’un mâhiyeti nerede!‥
İkinci Misâl: Nübüvvet’in hayat‑ı ictimâiyedeki düsturî neticelerinden ve Şems ve Kamer’den tut, tâ nebâtât hayvanatın imdâdına ve hayvanat, insanın imdâdına, hattâ zerrât-ı taamiye, hüceyrât-ı bedenin imdâdına ve muâvenetine koşturulan düstur-u teâvün, kanun-u kerem, nâmus-u ikram nerede! Felsefenin hayat-ı ictimâiyedeki düsturlarından ve yalnız bir kısım zâlim ve canavar insanların ve vahşî hayvanların, fıtratlarını sû-i isti'mâllerinden neş'et eden düstur-u cidâl nerede!‥ Evet, düstur-u cidâli o kadar esâslı ve küllî kabûl etmişler ki; “Hayat bir cidâldir.” diye eblehâne hükmetmişler.
735
Üçüncü Misâl: Nübüvvet’in Tevhid‑i İlâhî hakkındaki netâic-i àliyesinden ve düstur-u gâliyesinden اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ yani “Her birliği bulunan, yalnız birden sudûr edecektir.” “Mâdem herşeyde ve bütün eşyada bir birlik var; demek bir tek Zât’ın icâdıdır.” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede! Eski felsefenin bir düstur‑u i'tikàdiyesinden olan اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ عَنْهُ اِلَّا الْوَاحِدُ“Birden, bir sudûr eder.” yani: “Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir. Sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla ondan sudûr eder.” diye Ganiyy‑i Ale'l-Itlâk ve Kadîr-i Mutlak’ı, âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite, rubûbiyette bir nev'i şirket verip Hàlık-ı Zülcelâl’e, “Akl-ı Evvel” nâmında bir mahlûku verip, âdeta sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek bir şirk-i azîme yol açan, şirk-âlûd ve dalâlet-pîşe o felsefenin düsturu nerede!‥ Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkìyyûn böyle haltetseler; Maddiyûn, Tabîiyyûn gibi aşağı kısımları ne kadar haltedeceklerini kıyâs edebilirsin.
Dördüncü Misâl: Nübüvvet’in düstur‑u hakîmânesinden وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ sırrıyla: “Herşeyin, her zîhayatın neticesi, hikmeti, kendine ait bir ise; Sâni'ine ait neticeleri, Fâtır’ına bakan hikmetleri binlerdir. Herbir şeyin, hattâ bir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri, neticeleri bulunduğu” mahz‑ı hakikat olan düstur-u hikmet nerede! Felsefenin; “Herbir zîhayatın neticesi kendine bakar veyâhut insanın menâfi'ine aittir.” diye, koca bir dağ gibi ağaca, hardal gibi bir meyve, bir netice takmak gibi gayet mânâsız bir abesiyet içinde gördüğü, hikmetsiz hikmet-i müzahrefe düsturları nerede!‥ Şu hakikat, Onuncu Söz’ün Onuncu Hakikati’nde bir derece gösterildiğinden kısa kestik.
İşte bu dört misâle, binler misâli kıyâs edebilirsin. “Lemeât” nâmındaki bir risalede bir kısmına işâret etmişiz.
736
İşte, felsefenin şu esâsât‑ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki: İslâm hükemâsından İbn-i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîler, şa'şaa-i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ İmâm-ı Gazâlî gibi bir Hüccetü'l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş.
Hem Mütekellimîn’in mütebahhirîn ulemâsından olan Mu'tezile imâmları, zînet‑i sûrîsine meftûn olup, o mesleğe ciddi temâs ederek, aklı hâkim ittihàz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler.
Hem, üdebâ‑yı İslâmiye’nin meşhûrlarından bedbînlikle mâruf Ebu'l-Alâ-i Maarrî ve yetîmâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin, nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemâlden bir sille-i tahkîr ve tekfir yiyip: “Edebsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz!” diye zecirkârâne te'dib tokatlarını almışlar.
737
Hem, meslek‑i felsefenin esâsât-ı fâsidesindendir ki: Ene, kendi zâtında hava gibi zaîf bir mâhiyeti olduğu hâlde, felsefenin meş'ûm nazarı ile mânâ-yı ismî cihetiyle baktığı için; güyâ – buhar misâl – o ene temeyyü' edip, sonra ülfet cihetiyle ve maddiyâta tevağğul sebebiyle güyâ tasallüb ediyor. Sonra gaflet ve inkâr ile o enâniyet tecemmüd eder. Sonra isyan ile tekeddür eder, şeffâfiyetini kaybeder. Sonra gittikçe kalınlaşıp sâhibini yutar. Nev'-i insanın efkârıyla şişer. Sonra sâir insanları, hattâ esbâbı kendine ve nefsine kıyâs edip, onlara – kabûl etmedikleri ve teberrî ettikleri hâlde – birer fir'avunluk verir. İşte o vakit, Hàlık-ı Zülcelâl’in evâmirine karşı mübâreze vaziyetini alır. مَنْ يُحْيِ الْعِظَامَ وَهِيَ رَم۪يمٌ der. Meydân okur gibi, Kadîr‑i Mutlak’ı acz ile ittiham eder. Hattâ, Hàlık-ı Zülcelâl’in evsâfına müdâhale eder. İşine gelmeyenleri ve nefs-i emmârenin fir'avunluğunun hoşuna gitmeyenleri ya red, ya inkâr, ya tahrif eder. Ezcümle:
Felâsifenin bir tâifesi, Cenâb‑ı Hakk’a “Mûcib-i Bizzat” demişler, ihtiyarını nefyetmişler; ihtiyarını isbât eden bütün kâinâtın nihâyetsiz şehâdetlerini tekzîb etmişler. Feyâ Sübhânallâh! Şu kâinâtta zerreden şemse kadar bütün mevcûdât, taayyünâtlarıyla, intizamâtıyla, hikmetleriyle, mîzanlarıyla Sâni'in ihtiyarını gösterdikleri hâlde, şu kör olası felsefenin gözü görmüyor.
Hem bir kısım felâsife, “Cüz'iyâta ilm‑i İlâhî taalluk etmiyor.” diye ilm-i İlâhî’nin azametli ihâtasını nefyedip bütün mevcûdâtın şehâdât-ı sâdıkalarını reddetmişler.
Hem felsefe, esbâba te'sir verip tabiat eline icâd verir. Yirmiikinci Söz’de kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; herşeyde, Hàlık‑ı Külli Şey’e hàs, parlak sikkeyi görmeyip, âciz, câmid, şuûrsuz, kör ve iki eli tesâdüf ve kuvvet gibi iki körün elinde olan tabiata masdariyet verip, binler hikmet-i àliyeyi ifâde eden ve herbiri birer Mektûbat-ı Samedâniye hükmünde olan mevcûdâtın bir kısmını ona mal eder.
738
Hem, Onuncu Söz’de isbât edildiği gibi; Cenâb‑ı Hak, bütün esmâsıyla ve kâinât bütün hakàikıyla ve silsile-i nübüvvet, bütün tahkîkatıyla ve kütüb-ü semâviye, bütün âyâtıyla gösterdikleri haşir ve âhiret kapısını bulmayıp, haşri nefyedip, ervâhlara bir ezeliyet isnâd etmişler.
İşte bu hurâfâtlara sâir mes'elelerini kıyâs edebilirsin. Evet şeytanlar, güyâ ene’nin gaga ve pençesiyle, dinsiz feylesoflarının akıllarını havaya kaldırıp, dalâlet derelerine atıp dağıtmıştır. Küçük âlemde ene, büyük âlemde tabiat gibi tâğutlardandır.
فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
Geçen hakikati tenvir edecek bir seyahat‑ı hayâliye sûretinde nîm-manzûm olarak “Lemeât”da yazdığım bir vâkıa‑i misâliyenin meâlini şurada zikretmeğe münâsebet geldi. Şöyle ki:
Bu risalenin te'lifinden sekiz sene evvel, İstanbul’da Ramazan‑ı Şerîfte, meslek-i felsefe ile münâsebette bulunan Eski Said’in Yeni Said’e inkılâb edeceği bir hengâmdadır ki, Fâtiha-i Şerîfe’nin âhirinde: صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işâret ettiği üç mesleği düşünürken şöyle bir vâkıa‑i hayâliye, bir hâdise-i misâliye, rüyaya benzer bir hâdise gördüm ki:
739
Kendimi, bir sahrâ‑yı azîmede görüyorum. Bütün zeminin yüzünü karanlıklı, sıkıcı ve boğucu bir bulut tabakası kaplamış. Ne nesîm var, ne ziyâ, ne âb-ı hayat‥ hiçbirisi bulunmuyor. Her tarafı canavarlar, muzır ve muvahhiş mahlûklarla dolu olduğunu tevehhüm ettim. Kalbime geldi ki; şu zeminin öteki tarafında ziyâ, nesîm, âb-ı hayat var; oraya geçmek lâzım. Baktım ki, ihtiyarsız sevk olunuyorum. Zeminin içinde, tünelvâri bir mağaraya sokuldum. Gitgide zeminin içinde seyahat ettim. Bakıyorum ki, benden evvel o tahte'l-arz yolda çok kimseler gitmişler; her tarafta boğulup kalmışlar. Onların ayak izlerini görüyordum. Bazılarının bir zaman seslerini işitiyordum; sonra sesleri kesiliyordu.
Ey hayâli ile benim seyahat‑ı hayâliyeme iştirâk eden arkadaş! O zemin, tabiattır ve felsefe-i tabîiyedir. Tünel ise; ehl-i felsefenin efkârı ile hakikate yol açmak için açtıkları meslektir. Gördüğüm ayak izleri, Eflâtun ve Aristo gibi meşâhirlerindir. İşittiğim sesler, İbn‑i Sînâ ve Fârâbî gibi dâhîlerindir. Evet, İbn-i Sînâ’nın bazı sözlerini, kanunlarını bazı yerlerde görüyordum. Sonra, bütün bütün kesiliyordu. Daha ileri gidememiş, demek boğulmuş. Her ne ise, seni meraktan kurtarmak için hayâlin altındaki hakikatin bir köşesini gösterdim. Şimdi seyahatime dönüyorum.
Gitgide baktım ki; benim elime iki şey verildi. Biri, bir elektrik; o tahte'l‑arz tabiatın zulümâtını dağıtır. Diğeri, bir âlet ile dahi, azîm kayalar, dağ-misâl taşlar parçalanıp bana yol açılıyor. Kulağıma denildi ki: “Bu elektrik ile o âlet, Kur'ân’ın hazinesinden size verilmiştir.” Her ne ise‥ çok zaman öylece gittim. Baktım ki, öteki tarafa çıktım. Gayet güzel bir bahar mevsiminde bulutsuz bir güneş, rûh-efzâ bir nesîm, hayatdâr bir âb-ı lezîz, her taraf şenlik içinde bir âlem gördüm. “Elhamdülillâh” dedim.
740
Sonra baktım ki; ben kendi kendime mâlik değilim. Birisi beni tecrübe ediyor. Yine evvelki vaziyette o sahrâ‑yı azîmede, boğucu bulut altında yine ben kendimi gördüm. Daha başka bir yolda, bir sâik beni sevkediyordu. Bu defa tahte'z-zemin değil, belki seyir ve seyahatle yeryüzünü kat'edip öteki yüze geçmek için gidiyordum. O seyahatimde öyle acâib ve garâibi görüyordum ki, ta'rif edilmez. Deniz bana hiddet ediyor, fırtına beni tehdid eder, herşey bana müşkülât peydâ eder. Fakat, yine Kur'ân’dan bana verilen bir vâsıta-i seyahatimle geçiyordum, galebe çalıyordum. Gitgide bakıyordum; her tarafta seyyahların cenazeleri bulunuyor. O seyahati bitirenler, binde ancak birdir. Her ne ise‥ o buluttan kurtulup, zeminin öteki yüzüne geçip güzel güneşle karşılaştım. Rûh-efzâ nesîmi teneffüs ederek “Elhamdülillâh” dedim. O Cennet gibi o âlemi seyre başladım.
Sonra baktım; biri var ki, beni orada bırakmıyor. Başka yolu bana gösterecek gibi, yine beni bir ânda o müdhiş sahrâya getirdi. Baktım ki; yukarıdan inmiş, aynı asansörler gibi muhtelif tarzlarda bazı tayyare, bazı otomobil, bazı zenbil gibi şeyler görünüyor. Kuvvet ve isti'dâda göre onlara atılsa yukarıya çekiliyor. Ben de birisine atladım. Baktım, bir dakika zarfında bulutun fevkıne beni çıkardı. Gayet güzel, müzeyyen, yeşil dağların üstüne çıktım. O bulut tabakası, dağın yarısına kadar gelmemişti. En latîf bir nesîm, en lezîz bir âb‑ı hayat, en şirin bir ziyâ, her tarafta görünüyor. Baktım ki: O asansörler gibi nurânî menziller her tarafta var. Hattâ iki seyahatimde ve zeminin öteki yüzünde onları görmüştüm, anlamamıştım. Şimdi anlıyorum ki; şunlar, Kur'ân-ı Hakîm’in âyetlerinin cilveleridir.
741
İşte وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ile işâret olunan evvelki yol; tabiata saplananların ve tabîiyyûn fikrini taşıyanların mesleğidir ki; onda, hakikate ve nura geçmek için ne kadar müşkülât olduğunu hissettiniz. غَيْرِ الْمَغْضُوبِ ile işâret olunan ikinci yol; esbâb‑perestlerin ve vesâite icâd ve te'sir verenlerin, Meşâiyyûn hükemâsı gibi yalnız akıl ile, fikir ile hakikatü'l-hakàika ve Vâcibü'l-Vücûd’un mârifetine yol açanların mesleğidir.
اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ ile işâret olunan üçüncü yol ise; sırat‑ı müstakîm ehli olan ehl-i Kur'ân’ın cadde-i nurâniyesidir ki; en kısa, en rahat, en selâmet ve herkese açık, semâvî ve rahmânî ve nurânî bir meslektir.