241

Ondördüncü Söz’ün Zeyli

اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا ❋ وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا ❋ وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَا ❋ يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا ❋ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا ❋ …اِلخ
Şu sûre, kat'iyyen ifâde ediyor ki: Küre‑i arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhâma mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazen de titriyor.
Manevî ve ehemmiyetli bir cânibden, şimdiki zelzele münâsebetiyle altı‑yedi cüz'î suâle karşı, yine manevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsîlen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmâlen kısacık yazılacak.
Birinci Suâl: Bu büyük zelzelenin maddî musîbetinden daha elîm, manevî bir musîbeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me'yûsiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selbederek, dehşetli bir azâb vermesi nedendir?
Yine Manevî Cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan‑ı Şerîfin teravih vaktinde kemâl-i neş'e ve sürûr ile sarhoşçasına gayet heveskârâne şarkıları ve bazen kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübârek merkez-i İslâmiyet’in her köşesinde câzibedârâne işittirilmesi, bu korku azâbını netice verdi.
İkinci Suâl: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu bîçâre Müslümanlara iniyor?
242
Elcevab: Büyük hatâlar ve cinayetler, te'hir ile büyük merkezlerde; ve küçücük cinayetler tâcil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binâen, ehl‑i küfrün cinayetlerinin kısm-ı a'zamı, Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşre te'hir edilerek, ehl-i îmânın hatâları, kısmen bu dünyada cezası verilir.
Üçüncü Suâl: Bazı eşhâsın hatâsından gelen bu musîbet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?
Elcevab: Umumî musîbet, ekseriyetin hatâsından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zâlim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken tarafdâr olmasıyla ma'nen iştirâk eder, musîbet‑i âmmeye sebebiyet verir.
Dördüncü Suâl: Mâdem bu zelzele musîbeti, hatâların neticesi ve keffâretü'z‑zünûbdur. Masûmların ve hatâsızların o musîbet içinde yanması nedendir? Adâletullâh nasıl müsâade eder?
Yine Manevî Cânibden Elcevab: Bu mes'ele sırr‑ı kadere taalluk ettiği için, Risale-i Kader’e havâle edip yalnız burada bu kadar denildi: وَاتَّقُوا فِتْنَةً لَا تُص۪يبَنَّ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَٓاصَّةً yani: “Bir belâ, bir musîbetten çekininiz ki; geldiği vakit yalnız zâlimlere mahsûs kalmayıp masûmları da yakar.”
Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydân‑ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücâhededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki; hakikatler perdeli kalıp, tâ müsâbaka ve mücâhede ile Ebû Bekirler, A'lâ-yı İlliyîne çıksınlar ve Ebû Cehiller, esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masûmlar, böyle musîbetlerde sağlam kalsaydılar, Ebû Cehiller, aynen Ebû Bekirler gibi teslîm olup, mücâhede ile manevî terakkî kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.
Mâdem mazlum, zâlim ile beraber musîbete düşmek Hikmet‑i İlâhiye’ce lâzım geliyor. Acaba o bîçâre mazlumların rahmet ve adâletten hisseleri nedir?
243
Bu Suâle Karşı Cevaben Denildi Ki: O musîbetteki gadab ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü; o masûmların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi; fânî hayatları dahi, bir bâkî hayatı kazandıracak derecede bir nev'i şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azâbdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında ayn‑ı gadab içinde bir rahmettir.
Beşinci Suâl: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususî hatâlara hususî ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hâl cemâl‑i rahmetine ve şümûl-u kudretine nasıl muvâfık düşer?
Elcevab: Kadîr‑i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun bir tek vazifesinde, bir tek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir. Eğer bu tek çirkin netice vücûda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men'edilse; o vakit, o güzel neticeler adedince hayırlar terkedilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ bir tek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat bir kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat, kusurdan münezzehtirler.
Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkîrli tecâvüzdür. Elbette o cinayetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et!” diye emir verilmesi ayn‑ı hikmettir ve adâlettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.
Altıncı Suâl: Zelzele, küre‑i arzın içinde inkılâbât-ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, âdeta tesâdüfî ve tabîi ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin manevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki, intibâha gelsinler. Bunların istinâd ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?
244
Elcevab: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü: Her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre‑i arzın üstünde binler envâ'ın bir tek nev'i olan, meselâ; sinek tâifesinden hadsiz efrâdından bir tek ferdin yüzer a'zâsından bir tek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki; değil hadsiz zîşuûrun beşiği ve anası ve merci'i ve hâmîsi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef'âl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi – cüz'î olsun, küllî olsun – irâde ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz.
Fakat, Kadîr‑i Mutlak, hikmetinin muktezâsıyla zâhir esbâbı tasarrufâtına perde ediyor. Zelzeleyi irâde ettiği vakit, bazen de bir mâdeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi, mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve Hikmet-i İlâhî ile olur; başka olamaz.
Meselâ: Bir adam bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr‑ı nazar edip, bîçâre maktûlün büsbütün hukukunu zâyi' etmek; ne derece belâhet ve dîvâneliktir.
Aynen öyle de; Kadîr‑i Zülcelâl’in musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan Küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir!” diye olan emr-i Rabbânî’yi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşne'idir.
Altıncı Suâlin Tetimmesi ve Hâşiyesi: Ehl‑i dalâlet ve ilhâd, mesleklerini muhâfaza ve ehl-i îmânın intibâhlarına mukàbele ve mümânaat etmek için, o derece garîb bir temerrüd ve acîb bir hamâkat gösteriyorlar ki, insanı insaniyetten pişman eder.
245
Meselâ: Bu âhirde beşerin bir derece umumiyet şeklini alan zulümlü, zulümâtlı isyanından, kâinât ve anâsır‑ı külliye kızdıklarından ve Hàlık-ı arz ve semâvât dahi, değil hususî bir Rubûbiyet, belki bütün kâinâtın, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâkim’i haysiyetiyle, küllî ve geniş bir tecellî ile kâinâtın hey'et-i mecmuasında ve Rubûbiyet’in dâire-i külliyesinde nev'-i insanı uyandırmak ve dehşetli tuğyanından vazgeçirmek ve tanımak istemedikleri kâinât Sultan’ını tanıttırmak için emsâlsiz, kesilmeyen bir su, hava ve elektrikten; zelzeleyi, fırtınayı ve Harb-i Umumî gibi umumî ve dehşetli âfâtı, nev'-i insanın yüzüne çarparak onunla hikmetini, kudretini, adâletini, kayyûmiyetini, irâdesini ve hâkimiyetini pek zâhir bir sûrette gösterdiği hâlde; insan sûretinde bir kısım ahmak şeytanlar ise, o küllî işârât-ı Rabbâniye’ye ve terbiye-i İlâhiye’ye karşı eblehâne bir temerrüd ile mukàbele edip diyorlar ki: “Tabiattır; bir mâdenin patlamasıdır, tesâdüfîdir. Güneş’in harâreti elektrikle çarpmasıdır ki, Amerika’da beş saat bütün makineleri durdurmuş ve Kastamonu Vilâyeti cevvinde ve havasında semâyı kızartmış, yangın sûretini vermiş.” diye mânâsız hezeyanlar ediyorlar.
Dalâletten gelen hadsiz bir cehâlet ve zındıkadan neş'et eden çirkin bir temerrüd sebebiyle bilmiyorlar ki: Esbâb yalnız birer bahânedirler, birer perdedirler. Dağ gibi bir çam ağacının cihâzâtını dokumak ve yetiştirmek için bir köy kadar yüz fabrika ve tezgâh yerine küçücük çekirdeği gösterir: “İşte bu ağaç bundan çıkmış.” diye Sâni'inin o çamdaki gösterdiği bin mu'cizâtı inkâr eder misillû bazı zâhirî sebebleri irâe eder. Hàlık’ın ihtiyar ve hikmet ile işlenen pek büyük bir fiil‑i Rubûbiyet’ini hiçe indirir. Bazen gayet derin ve bilinmez ve çok ehemmiyetli, bin cihette de hikmeti olan bir hakikate fennî bir nâm takar. Güyâ o nâm ile mâhiyeti anlaşıldı, âdileşti, hikmetsiz, mânâsız kaldı.
246
İşte gel! Belâhet ve hamâkatin nihâyetsiz derecelerine bak ki: Yüz sahife ile ta'rif edilse ve hikmetleri beyân edilse ancak tamamıyla bilinecek derin ve geniş bir hakikat‑i mechûleye bir nâm takar; ma'lûm bir şey gibi: “Bu budur.” der. Meselâ: Güneş’in bir maddesi, elektrikle çarpmasıdır.
Hem birer irâde‑i külliye ve birer ihtiyar-ı âmm ve birer hâkimiyet-i nev'iyenin ünvânları bulunan ve “Âdetullâh” nâmıyla yâdedilen fıtrî kanunların birisine, hususî ve kasdî bir hâdise-i Rubûbiyet’i ircâ eder. O ircâ ile, onun nisbetini irâde-i ihtiyariyeden keser; sonra tutar tesâdüfe, tabiata havâle eder. Ebû Cehil’den ziyâde muzâaf bir echeliyet gösterir. Bir neferin veya bir taburun zaferli harbini, bir nizâm ve kanun-u askeriyeye isnâd edip; kumandanından, pâdişahından, hükûmetinden ve kasdî harekâttan alâkasını keser misillû âsî bir dîvâne olur.
Hem, meyvedâr bir ağacın bir çekirdekten icâdı gibi, bir tırnak kadar bir odun parçasından çok mu'cizâtlı bir usta, yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa; bir adam o odun parçasını gösterip dese: “Bu işler, tabîi ve tesâdüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın hàrika san'atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamâkattir. Aynen öyle de…
Yedinci Suâl: Bu hâdise‑i arziye, bu memleketin ahâli-i İslâmiyesi’ne bakması ve onları hedef etmesi, ne ile anlaşılıyor ve neden Erzincan ve İzmir taraflarına daha ziyâde ilişiyor?
Elcevab: Bu hâdise, hem şiddetli kışta, hem karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu memlekete mahsûs olması; hem tahribâtından intibâha gelmediklerinden, hafifçe gâfilleri uyandırmak için, o zelzelenin devam etmesi gibi çok emârelerin delâletiyle, bu hâdise ehl‑i îmânı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyâza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor. Bîçâre Erzincan gibi yerlerde daha ziyâde sarsmasının iki vechi var:
247
Biri: Hatâları az olmak cihetiyle, temizlemek için tâcil edildi.
İkincisi: O gibi yerlerde kuvvetli ve hakikatli îmân muhâfızları ve İslâmiyet hâmîleri az veya tam mağlûb olmak fırsatıyla, ehl‑i zındıkanın orada te'sirli bir merkez-i fa'âliyet te'sisleri cihetiyle en evvel oraları tokatladı ihtimali var. لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ