Birincisi: Meselâ: خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ف۪ي سِتَّةِ اَيَّامٍ “Altı günde gökleri ve yerleri yarattık.” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm‑ı Kur'âniye ile insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işâret eden hakikat-i ulviyesine kanâat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâl’in halkettiği seyyâl âlemleri, seyyâr kâinâtları, geçici dünyaları, nazar-ı şühûda gösteriyoruz. Evet, güyâ insanlar gibi dünyalar dahi, birer misâfirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâl’in emriyle âlem dolar, boşanır.
232
İkincisi: Meselâ: وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍوَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ ف۪ٓي اِمَامٍ مُب۪ينٍلَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ gibi âyetlerin ifâde ettikleri ki: “Bütün eşya, bütün ahvâliyle, vücûda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır ve yazılır ve yazılıyor.” demek olan hakikat‑i àliyesine kanâat getirmek için Nakkàş-ı Zülcelâl, rû-yi zeminin sahifesinde, her mevsimde, bâhusus baharda değiştirdiği nihâyetsiz muntazam mahlûkatın fihriste-i vücûdlarını, tarihçe-i hayatlarını, desâtir-i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir sûrette derc ve muhâfaza ettiğini ve zevâlden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş-kuru ne varsa, mahdûd zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemâl-i intizam ile muhâfaza ettiğini nazar-ı şühûda gösteriyoruz. Güyâ herbir bahar, bir tek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzûn olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor; konup kaldırılıyor.
Hakikat böyle iken, beşerin en acîb bir dalâleti budur ki; Kader kaleminin sahifesi olan Levh‑i Mahfûz’un yalnız bir cilve-i aksi olarak, fihriste-i san'at-ı Rabbâniye olup ehl-i gafletin lisânında tabiat denilen bu kitabet-i fıtriyeyi, bu nakş-ı san'atı, bu münfail mistar-ı hikmeti, tabiat-ı müessire diyerek masdar ve fâil telâkki etmesidir. اَيْنَ الثَّرٰى مِنَ الثُّرَيَّا Hakikat nerede? Ehl‑i gafletin telâkkileri nerede?
233
Üçüncüsü: Meselâ; hamele‑i arş ve yer ve göklerin melâike-i müekkelleri ve sâir bir kısım melekler hakkında Muhbir-i Sâdık’ın tasvir ettiği, meselâ: Kırkbinler başlı, her başında kırkbinler lisân ve her lisânda kırkbinler tarzda tesbihât ettiklerini ve intizam ve külliyet ve vüs'at-i ubûdiyetlerini ifâde eden hakikate çıkmak için, şuna dikkat et ki; Zât-ı Zülcelâl تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّسَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَاِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ gibi âyetlerle tasrîh ediyor ki: Mevcûdâtın en büyüğü ve küllîsi dahi, kendi külliyetine göre ve azametine münâsib bir tarzda tesbihât ettiğini gösteriyor ve öyle de görünüyor.
Evet bir bahr‑i müsebbih olan şu semâvâtın kelimât-ı tesbihiyesi; güneşler, aylar, yıldızlar olduğu gibi, bir tayr-ı müsebbih ve hâmid olan şu zeminin dahi elfâz-ı tahmîdiyesi; hayvanlar, nebâtlar ve ağaçlardır. Demek herbir ağacın, herbir yıldızın cüz'î birer tesbihâtı olduğu gibi, zeminin de ve zeminin herbir kıt'asının da ve herbir dağ ve derenin de ve berr ve bahrinin de ve göklerin herbir feleğinin de ve herbir burcunun da birer tesbih-i küllîsi vardır. Şu binler başları olan zeminin, her başında yüzbinler lisânlar bulunan ve her lisânda yüzbin tarzda tesbihât çiçeklerini, tahmîdât meyvelerini, âlem-i misâlde tercümânlık edip gösterecek ve âlem-i ervâhta temsîl edip ilân edecek, ona göre elbette bir melek-i müekkeli vardır.
234
Evet, müteaddid eşya bir cemâat şekline girse, bir şahs‑ı manevîsi olacaktır. Eğer o cem'iyet, imtizaç edip ittihâd şeklini alsa, onu temsîl edecek bir şahs-ı manevîsi, bir nev'i rûh-u manevîsi ve vazife-i tesbihiyesini görecek bir melek-i müekkeli olacaktır.
İşte bak, misâl olarak bu Barla ağzının, şu dağ lisânının bir muazzam kelimesi olan bu odamızın önündeki çınar ağacına bak, gör: Ağacın, şu üç başının her başında kaç yüz dal dilleri var ve her dilde, bak; kaç yüz, mevzûn ve muntazam meyve kelimeleri var ve her meyvede, dikkat et; kaç yüz kanatlı mevzûn tohumcuk harfleri, emr‑i كُنْ فَيَكُونُ ’e mâlik Sâni'‑i Zülcelâl’ine ne kadar belîğ bir medih ve fasîh bir tesbih ettiğini işittiğin, gördüğün gibi; ona müekkel melek dahi, ona göre âlem-i mânâda müteaddid diller ile tesbihâtını temsîl ediyor ve hikmeten öyle olmak gerektir.
235
Dördüncüsü: Meselâ: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُوَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِوَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِتَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ gibi âyetlerin ifâde ettikleri hakikat‑i ulviyesine ki; Kàdir-i Mutlak, o derece sühûlet ve sür'atle ve muâlecesiz ve mübâşeretsiz eşyayı halkeder ki, yalnız sırf bir emir ile icâd eder gibi görünüyor, fehmediliyor. Hem O Sâni'-i Kadîr, nihâyet derecede masnûâta karîb olduğu hâlde, masnûât nihâyet derecede O’ndan baîddir. Hem nihâyetsiz kibriyâsıyla beraber, gayet cüz'î ve hakîr umûru dahi, ehemmiyetle tanzim ve hüsn-ü san'attan hariç bırakmıyor.
İşte bu hakikat‑i Kur'âniye’nin vücûduna, mevcûdâtta meşhûd sühûlet-i mutlaka içinde intizam-ı ekmel şehâdet ettiği gibi, gelecek temsîl dahi, onun sırr-ı hikmetini gösterir. Meselâ: وَلِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى Sâni'‑i Zülcelâl’in Esmâ-i Hüsnâ’sından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneşin, emr-i Rabbânî ve teshìr-i İlâhî ile mazhar olduğu vazifeler, şu hakikati fehme takrib eder. Şöyle ki:
Güneş; ulviyetiyle beraber bütün şeffâf ve parlak şeylere nihâyet derecede yakın, belki onların zâtlarından onlara daha yakın olduğu, cilvesiyle ve timsâliyle ve tasarrufa benzer çok cihetlerle onları müteessir ettiği hâlde, o şeffâf şeyler ise, binler sene ondan uzaktırlar. Onu hiçbir vecihle müteessir edemezler; kurbiyet da'vâ edemezler.
Hem o Güneş, her şeffâf bir zerreye, hattâ ziyâsı nereye girmiş ise, orada hâzır ve nâzır gibi olduğu, o zerrenin kàbiliyet ve rengine göre Güneş’in aksi ve bir nev'i timsâli görünmesiyle anlaşılır.
Hem Güneş’in azamet‑i nurâniyeti derecesinde ihâtası, nüfûzu ziyâdeleşir. Nurâniyet azametindendir ki, en küçük ufak şeyler, ondan gizlenip kaçamazlar. Demek azamet-i kibriyâsı, cüz'î ve ufak şeyleri, nurâniyet sırrıyla harice atmak değil; bil'akis dâire-i ihâtasına alıyor.
236
Hem Güneş’i, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde farz‑ı muhâl olarak fâil-i muhtar farzetsek, o derece sühûlet ve sür'at ve vüs'at içinde, zerreden, katreden, deniz yüzünden seyyârâta kadar İzn-i İlâhî ile öyle işliyor ki, şu tasarrufât-ı azîmeyi yalnız bir mahz-ı emir ile yapar, tahayyül edilebilir. Zerre ile seyyâre, emrine karşı müsâvîdirler. Deniz yüzüne verdiği feyzi, zerreye de kàbiliyetine göre kemâl-i intizam ile verir.
İşte, semâ denizinin yüzünde ziyâdâr bir kabarcık ve Kadîr‑i Mutlak’ın Nur isminin cilvesine kesif bir âyinecik olan şu Güneş’in, bilmüşâhede şu hakikatin üç esâsının nümûnelerine mazhar olduğunu görüyoruz. Elbette Güneş’in nur ve harâreti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, نُورُ النُّورِ ❋ مُنَوِّرُ النُّورِ ❋ مُقَدِّرُ النُّورِ olan Zât‑ı Zülcelâl, herşeye, ilim ve kudretiyle nihâyetsiz yakın ve hâzır ve nâzır… Ve eşya, O’ndan gayet uzak olduğuna, hem o derece külfetsiz, muâlecesiz, sühûletle işleri yapar ki; yalnız mahz-ı emrin sür'at ve sühûletiyle icâd eder gibi anlaşıldığına; hem hiçbir şey, cüz'î-küllî, küçük-büyük; dâire-i kudretinden harice çıkmadığına ve kibriyâsı ihâta ettiğine şühûd derecesinde bir yakìn-i îmânî ile îmân ederiz ve îmân etmek gerektir.
237
Beşincisi: وَمَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِه۪ وَالْاَرْضُ جَم۪يعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَم۪ينِه۪ ’den tut, tâ وَاعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِه۪ ’ye kadar… hem اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ’den tut, tâ يَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ ’e kadar… hem خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ ’dan tut tâ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ ’e kadar… hem مَا شَٓاءَ اللّٰهُ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ ’den tut, tâ وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ ’ya kadar hudud‑u Azamet-i Rubûbiyet’i ve Kibriyâ-yı Ulûhiyet’i tutmuş olan Ezel, Ebed Sultan’ı, şu âciz ve nihâyetsiz zaîf ve nihâyetsiz fakir ve nihâyetsiz muhtaç ve yalnız cüz'î bir ihtiyar ile, icâda kàbiliyeti olmayan zaîf bir kisb ile mücehhez benî Âdem’e karşı şedîd şikâyât-ı Kur'âniye’si ve azîm tehdidâtı ve müdhiş vaîdleri ne hikmete binâendir ve ne vecihle tevfik edilir, ne sûretle münâsib düşer?‥ demek olan derin ve yüksek hakikate kanâat getirmek için şu gelecek iki temsîle bak:
Birinci Temsîl: Meselâ; şâhâne bir bağ var ki, nihâyetsiz meyvedâr ve çiçekdâr masnû'lar içinde bulunuyorlar. Ona nezâret etmek için pek çok hademeler ta'yin edilmiş. Bir hizmetkârın vazifesi dahi, yalnız o bağa yayılacak ve içilecek suyun mecrâsındaki deliğin kapağını açmaktır. Ve şu hizmetkâr ise, tenbellik etti, deliğin kapağını açmadı. O bağın tekemmülüne halel geldi veyâhut kurudu. O vakit Hàlık’ın san'at‑ı Rabbâniye’sinden ve Sultan’ın nezâret-i şâhânesinden ve ziyâ ve hava ve toprağın hizmet-i bendegânesinden başka bütün hademelerin, o sersemden şekvâya hakları vardır. Zîra, hizmetlerini akîm bıraktı veya zarar verdi.
238
İkinci Temsîl: Meselâ; cesîm bir sefîne‑i Sultaniye’de, âdi bir adam cüz'î vazifesini terketmesiyle, bütün gemideki vazifedârların netâic-i hidemâtına halel getirdiğinden ve bazı da mahvettiğinden, bütün o vazifedârlar nâmına gemi sâhibi ondan şedîd şikâyet eder. Kusur sâhibi ise, diyemez ki: “Ben bir âdi adamım, ehemmiyetsiz ihmalimden şu şiddete müstehak değilim.” Çünkü; tek bir adem, hadsiz ademleri intac eder. Fakat vücûd kendine göre semere verir. Çünkü; bir şeyin vücûdu, bütün şerâit ve esbâbın vücûduna mütevakkıf olduğu hâlde; o şeyin ademi ve intifâsı, tek bir şartın intifâsıyla, tek bir cüz'ün ademiyle netice itibariyle mün'adim olur. Bundandır ki: “Tahrib, tamirden pek çok defa eshel olduğu” bir düstur-u müteârife hükmüne geçmiştir.
Mâdem küfür ve dalâlet, tuğyan ve ma'siyet esâsları; inkârdır ve reddir, terktir ve adem‑i kabûldür. Sûret-i zâhiriyede ne kadar müsbet ve vücûdlu görünse de, hakikatte intifâdır, ademdir. Öyle ise, cinayet-i sâriyedir. Sâir mevcûdâtın netâic-i amellerine halel verdiği gibi, Esmâ-i İlâhiye’nin cilve-i cemâllerine perde çeker.
İşte bu hadsiz şikâyete hakları olan mevcûdât nâmına o mevcûdâtın Sultan’ı, şu âsî beşerden azîm şikâyet eder. Ve etmesi, ayn‑ı hikmettir. Ve o âsî, şiddetli tehdidâta elbette müstehaktır ve dehşetli vaîdlere, bilâ-şübhe sezâdır.