226
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok azîz ve sıddık kardeşlerim!
Kardeşlerim, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ ’deki ( هُو ) “Hû” lafzında, yalnız maddî cihette bir seyahat‑ı hayâliye-i fikriyede hava sahifesinin mütâlaasıyla ânî bir sûrette görünen bir zarîf nükte-i tevhidde, meslek-i îmâniyenin hadsiz derece kolay ve vücûb derecesinde sühûletli bulunmasını; ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkülâtlı, mümteni' binler muhâl bulunduğunu müşâhede ettim. Gayet kısa bir işâretle, o geniş ve uzun nükteyi beyân edeceğim.
Evet; nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbâba havâle edilse, lâzım gelir ki; ya o kapta küçük mikyâsta yüzer, belki çiçekler adedince manevî makineler, fabrikalar bulunsun veyâhut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hâsiyetleriyle ve hayatdâr cihâzâtıyla yapmalarını bilsin. Âdeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihâyetsiz iktidarı bulunsun.
Aynen öyle de: Emir ve irâdenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan (هُو) “Hû” lafzındaki havada; küçücük mikyâsta bütün dünyada mevcûd telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir ânda yapabilsin. Veyâhut o (هُو) “Hû”daki havanın, belki unsur‑u havanın herbir parçasının herbir zerresi; bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar manevî şahsiyetleri ve kàbiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczâsında o kàbiliyet var.
227
İşte ehl‑i küfrün ve tabîiyyûn ve maddiyûnların mesleklerinde değil bir muhâl, belki zerreler adedince muhâller ve imtina'lar ve müşkülâtlar âşikâre görünüyor.
Eğer Sâni'‑i Zülcelâl’e verilse, hava bütün zerrâtıyla O’nun emirber neferi olur. Bir tek zerrenin muntazam bir tek vazifesi kadar kolayca hadsiz küllî vazifelerini, Hàlık’ının izniyle ve kuvvetiyle ve Hàlık’a intisab ve istinâd ile ve Sâni'inin cilve-i kudreti ile bir ânda, şimşek sür'atinde ve (هُو) “Hû” telaffuzu ve havanın temevvücü sühûletinde yapılır. Yani, kalem‑i kudretin hadsiz ve hàrika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri, o kalemin uçları ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Bir tek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte, ben لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ ’deki hareket‑i fikriye ile seyahatimde, hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütâlaa ederken, bu mücmel hakikati tam vâzıh ve mufassal aynelyakìn müşâhede ettim ve (هُو) “Hû”nun lafzında, havasında böyle parlak bir bürhân ve bir lem'a‑i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işâretinde gayet nurânî bir cilve-i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i Tevhid ve “(هُو) ‘Hû’ zamîrinin mutlak ve mübhem işâreti, hangi zâta bakıyor?” işâretine bir karîne‑i taayyün o hüccette bulunması içindir ki; hem Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, hem ehl-i zikir; makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye ilmelyakìn ile bildim.
228
Evet, meselâ: Bir nokta beyaz kağıtta, iki‑üç nokta konulsa karıştığı; ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı; ve bir küçük zîhayata, çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği; ve bir lisân ve bir kulak, aynı ânda müteaddid kelimelerin beraber çıkması ve girmesi intizamını bozup karışacağı hâlde, aynelyakìn gördüm ki: (هُو) “Hüve”nin anahtarı ile ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği hâlde, karışmadığını ve intizamını bozmadığını… Hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı hâlde, hiç şaşırmadan yapıldığını; ve o parçaya ve zerreye, pek çok ağır yükler yüklendiği hâlde, hiç za'f göstermeyerek, geri kalmayarak intizam ile taşıdığını‥ Hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisânlara kemâl‑i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip, o gayet incecik lisânlardan çıktığı; ve o her zerre ve her parçacık, bu acîb vazifeleri görmekle beraber kemâl-i serbestiyet ile cezbedârâne hâl dili ile ve mezkûr hakikatin şehâdeti ve lisânıyla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ deyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde, intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor. Ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor… Ben aynelyakìn müşâhede ettim.
Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihâyetsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilmi, irâdesi ve nihâyetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim‑i mutlak bir hàssaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medâr olabilsin. Bu ise, zerreler adedince muhâl ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hâtıra getiremez.
229
Öyle ise, bu sahife‑i havanın hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn derecesinde bedâhetle Zât-ı Zülcelâl’in hadsiz gayr-ı mütenâhî ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-i kudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir levh-i mahfûz’un âlem-i tağayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir levh-i mahv-isbât nâmında yazar-bozar tahtası hükmündedir.
İşte hava unsurunun yalnız nakl‑i asvât vazifesinde mezkûr cilve-i Vahdâniyet’i ve mezkûr acâibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhâliyetini izhâr ettiği gibi; unsur-u havâînin, sâir ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziyâ gibi sâir letâifin naklinde şaşırmadan muntazaman, asvât naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü; aynı zamanında bütün nebâtât ve hayvanata teneffüs ve telkîh gibi hayata lüzumu bulunan levâzımatı kemâl-i intizam ile yetiştiriyor. Emir ve irâde-i İlâhiye’nin bir arşı olduğunu kat'î bir sûrette isbât ediyor.
Ve serseri tesâdüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbâb ve âciz, câmid, câhil maddeler bu sahife‑i havâiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ettiğini kat'î kanâat getirdim. Ve herbir zerre ve her bir parça lisân-ı hâl ile لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ ve قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ dediklerini bildim ve bu (هُو) “Hüve” anahtarı ile havanın maddî cihetindeki bu acâibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir (هُو) “Hû” olarak âlem‑i misâl ve âlem-i mânâya bir anahtar oldu.
230
Gördüm ki; âlem‑i misâl, nihâyetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye; ve fâniyâtın fânî ve zâil hâllerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennet’te saâdet-i ebediye ashâblarına da dünya mâceralarını ve eski hâtıralarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinesi olarak bildim.
Hem Levh‑i Mahfûz’un, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümûnesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hâfıza ve kuvve-i hayâliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizamla içlerinde bir büyük kütübhâne kadar ma'lûmâtın yazılması kat'î isbât eder ki, o iki kuvvenin nümûne-i ekber ve a'zamları âlem-i misâl ile Levh-i Mahfûz’dur. Hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve hava unsuru; toprak unsurunun pek fevkınde daha ziyâde hikmet ve irâde ile ve kalem-i Kader ve Kudret ile yazıldıkları ve tesâdüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbâbın karışması yüz derece muhâl ve hiçbir cihetle mümkün olmadığını, Hakîm-i Zülcelâl’in kalem-i Kader ve Hikmetinin sahifesi olduğu ilmelyakìn ile kat'î bilindi.
Mütebâkisi şimdilik yazdırılmadı.
Umuma binler selâm.