131
Sonra, o seyahat‑ı fikriyeye alışan o mütefekkir misâfire, küre‑i arz lisân‑ı hâliyle diyor ki: “Gökte, fezâda, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!” O da bakar, görür ki:
Arz, meczûb bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husûlüne medâr olan bir dâireyi, Haşr‑i A'zamın meydânı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüzbin envâ'ını bütün erzâk ve levâzımatlarıyla içine alıp fezâ denizinde kemâl-i muvâzene ve nizâmla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefîne-i Rabbâniye’dir.
Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bâblarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında icâd ve idaresine bakar, müşâhede eder ki:
Yüzbin envâ'ın hadsiz efrâdlarının sûretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmâne terbiye ediliyor ve gayet mu'cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak sûretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirâne idare olunuyor ve gayet müşfikâne iâşe ve it'âm ediliyor ve gayet rahîmâne ve rezzâkâne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine‑i gaybdan yüzbin nev'i et'ime ve levâzımat, kemâl-i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor.
132
Ve bilhassa o erzâk paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sînelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahmân‑ı Rahîm’in gayet müşfikâne ve mürebbiyâne bir cilve-i rahmeti ve ihsânı olduğunu isbât eder.
Elhâsıl; bu sahife‑i hayatiye-i bahariye, Haşr-i A'zamın yüzbin nümûnelerini ve misâllerini göstermekle فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin mânâlarını mu'cizâne ifâde eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediğini anladı.
İşte, küre‑i arzın yirmiden ziyâde büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehâdeti ile, o yolcunun sâir vecihlerin sahifelerindeki müşâhedâtı mânâsında olarak ve o müşâhedâtları ifâde için, Birinci Makamın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: الْاَرْضُ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ، وَالتَّدْب۪يرِ، وَالتَّرْبِيَةِ، وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْز۪يعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ، لِجَم۪يعِ ذَوِي الْحَيَاةِ، وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّح۪يمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ