288

Onuncu Hüccet‑i ÎmâniyeYirminci Mektûb

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
Sabah ve akşam namazından sonra tekrarı, pek çok fazileti bulunan ve bir rivâyet‑i sahîhada İsm-i A'zam mertebesini taşıyan şu cümle-i Tevhidiyenin on bir kelimesi var. Herbir kelimesinde; hem birer müjde ve beşâret, hem birer mertebe-i Tevhid-i Rubûbiyet, hem bir İsm-i A'zam noktasında bir kibriyâ-yı Vahdet ve bir kemâl-i Vahdâniyet vardır.
Bu büyük ve ulvî hakikatlerin izâhını sâir Söz’lere havâle edip, bir va'de binâen, şimdilik, mücmel bir hülâsa sûretinde “İki Makam”, bir “Mukaddime” ile ona bir fihriste yapacağız.
289

Mukaddime

Kat'iyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, “îmân‑ı Billâh”tır. Ve insaniyetin en àlî mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, îmân-ı Billâh içindeki “mârifetullâh”tır. Cin ve insin en parlak saâdeti ve en tatlı ni'meti, o mârifetullâh içindeki “muhabbetullâh”tır. Ve rûh-u beşer için en hàlis sürûr ve kalb-i insan için en sâfî sevinç, o muhabbetullâh içindeki “lezzet-i rûhâniye”dir.
Evet, bütün hakîki saâdet ve hàlis sürûr ve şirin ni'met ve sâfî lezzet, elbette mârifetullâh ve muhabbetullâhtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb‑ı Hakk’ı tanıyan ve seven; nihâyetsiz saâdete, ni'mete, envâra, esrâra; ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. O’nu hakîki tanımayan, sevmeyen; nihâyetsiz şekàvete, âlâma ve evhâma ma'nen ve maddeten mübtelâ olur.
Evet, şu perîşan dünyada, âvâre nev'‑i beşer içinde, semeresiz bir hayatta; sâhibsiz, hâmîsiz bir sûrette; âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder. İşte bu âvâre nev'-i beşer içinde, bu perîşan fânî dünyada, insan; Sâhibini tanımazsa, Mâlikini bulmazsa, ne kadar bîçâre sergerdân olduğunu herkes anlar. Eğer Sâhibini bulsa, Mâlikini tanısa; o vakit rahmetine ilticâ eder, kudretine istinâd eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticâretgâh olur.
290

Birinci Makam

Şu kelâm‑ı Tevhidînin onbir kelimesinin herbirinde birer müjde var. Ve o müjdede, birer şifâ ve o şifâda, birer lezzet-i maneviye bulunur.

Birinci Kelime

لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’da şöyle bir müjde var ki: Hadsiz hâcâta mübtelâ, nihâyetsiz a'dânın hücumuna hedef olan rûh‑u insanî, şu kelimede öyle bir nokta-i istimdâd bulur ki, bütün hâcâtını te'min edecek bir hazine-i Rahmet kapısını, ona açar. Ve öyle bir nokta-i istinâd bulur ki, bütün a'dâsının şerrinden emin edecek bir kudret-i mutlakanın sâhibi olan kendi Ma'bûd’unu ve Hàlık’ını bildirir ve tanıttırır. Sâhibini gösterir, Mâliki kim olduğunu irâe eder. Ve o irâe ile; kalbi, vahşet-i mutlakadan ve rûhu, hüzn-ü elîmden kurtarıp, ebedî bir ferâhı, dâimî bir sürûru te'min eder.

İkinci Kelime

وَحْدَهُ Şu kelimede şifâlı, saâdetli bir müjde vardır. Şöyle ki:
Kâinâtın ekser envâ'ıyla alâkadar ve o alâkadarlık yüzünden perîşan ve keşmekeş içinde boğulmak derecesine gelen rûh‑u beşer ve kalb-i insan, وَحْدَهُ kelimesinde bir melce', bir halâskâr bulur ki; onu bütün o keşmekeşten, o perîşaniyetten kurtarır. Yani, وَحْدَهُ ma'nen der:
Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma, onlara tezellül edip minnet çekme, onlara temelluk edip boyun eğme, onların arkasına düşüp zahmet çekme, onlardan korkup titreme! Çünkü; Sultan‑ı Kâinât birdir. Herşeyin anahtarı O’nun yanında, herşeyin dizgini O’nun elindedir; herşey O’nun emriyle halledilir. O’nu bulsan, her matlûbunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.
291

Üçüncü Kelime

لَا شَر۪يكَ لَهُ Yani nasıl ki; ulûhiyetinde ve saltanatında şerîki yoktur. “Allah” bir olur, müteaddid olamaz… Öyle de; rubûbiyetinde ve icraatında ve icâdâtında dahi şerîki yoktur. Bazen olur ki, sultan bir olur, saltanatında şerîki olmaz; fakat icraatında onun memurları, onun şerîki sayılırlar ve onun huzuruna herkesin girmesine mâni olurlar. “Bize de müracaat et” derler. Fakat, ezel‑ebed Sultanı olan Cenâb-ı Hak, saltanatında şerîki olmadığı gibi; icraat-ı rubûbiyetinde dahi muînlere, şerîklere muhtaç değildir. Emir ve irâdesi, havl ve kuvveti olmazsa, hiçbir şey, hiçbir şeye müdâhale edemez. Doğrudan doğruya herkes O’na müracaat edebilir. Şerîki ve muîni olmadığından, o müracaatçı adama, “Yasaktır, O’nun huzuruna giremezsin” denilmez. İşte şu kelime, rûh-u beşer için şöyle bir müjde verir ki:
Îmânı elde eden rûh‑u beşer; mânisiz, müdâhalesiz, hâilsiz, mümânaatsız; her hâlinde, her arzusunda, her ânda, her yerde, o ezel ve ebed ve hazâin-i rahmet mâliki ve defâin-i saâdet sâhibi olan Cemîl-i Zülcelâl, Kadîr-i Zülkemâl’in huzuruna girip hâcâtını arzedebilir; ve rahmetini bulup, kudretine istinâd ederek, kemâl-i ferâh ve sürûru kazanabilir.

Dördüncü Kelime

لَهُ الْمُلْكُ Yani; mülk umumen O’nundur. Sen, hem O’nun mülküsün, hem memlûküsün, hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime, şöyle şifâlı bir müjde veriyor ve diyor:
292
Ey insan! Sen, kendini, kendine mâlik sayma; çünkü sen kendini idare edemezsin. O yük ağırdır. Kendi başına muhâfaza edemezsin. Belâlardan sakınıp, levâzımatını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhûde ızdırâba düşüp azâb çekme; mülk başkasınındır. O Mâlik; hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinâd et, rahmetini ittiham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul.
Hem der ki: Ma'nen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perîşaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinât, bir Kadîr‑i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sâhibine teslîm et, O’na bırak; cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîmdir, hem Rahîmdir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrahim Hakkı gibi;“Mevlâ görelim neyler,Neylerse güzel eyler.”de, pencerelerden seyret, içlerine girme.

Beşinci Kelime

لَهُ الْحَمْدُ Yani; hamd ve senâ, medih ve minnet O’na mahsûstur; O’na lâyıktır. Demek ni'metler O’nundur ve O’nun hazinesinden çıkar. Hazine ise dâimîdir. İşte şu kelime, şöyle müjde verip diyor ki:
Ey insan! Ni'metin zevâlinden elem çekme; çünkü rahmet hazinesi tükenmez. Ve lezzetin zevâlini düşünüp, o elemden feryâd etme; çünkü, o ni'met meyvesi, bir rahmet‑i bînihâyenin semeresidir; ağacı bâkî ise, meyve gitse de yerine gelen var. Ni'metin lezzeti içinde, o lezzetten yüz derece daha ziyâde lezzetli bir iltifat-ı rahmeti hamd ile düşünüp; lezzeti, birden yüz derece yapabilirsin. Nasıl ki, bir pâdişah-ı zîşanın sana hediye ettiği bir elma lezzeti içinde yüz, belki bin elmanın lezzetinin fevkınde, bir iltifat-ı şâhâne lezzetini sana ihsâs ve ihsân eder. Öyle de: لَهُ الْحَمْدُ kelimesiyle, yani hamd ve şükür ile; yani ni'metten in'âmı hissetmekle; yani Mün'imi tanımakla ve in'âmı düşünmekle; yani O’nun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve in'âmının devamını düşünmekle, ni'metten bin derece daha lezîz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.
293

Altıncı Kelime

يُحْي۪ي Yani; hayatı veren O’dur. Ve hayatı rızık ile idâme eden de O’dur. Ve levâzımat‑ı hayatı da ihzar eden yine O’dur. Ve hayatın àlî gayeleri O’na aittir ve mühim neticeleri O’na bakar. Yüzde doksan dokuz meyvesi O’nundur. İşte şu kelime, şöyle fânî ve âciz beşere nidâ eder, müjde verir ve der:
Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp, hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefîne‑i vücûdundaki hayat makinesi Hayy-ı Kayyûm’a aittir. Masârif ve levâzımatını O tedârik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve O’na aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefînesi, ne kadar kıymetdâr olduğunu ve ne kadar güzel fâideler verdiğini ve o sefîne sâhibi Zâtın, ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrûr ol ve şükret. Ve anla ki; vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefînenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin defter-i a'mâline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi te'min eder, seni ebedî ihyâ eder.

Yedinci Kelime

وَيُم۪يتُ Yani; mevti veren O’dur. Yani; hayat vazifesinden terhis eder, fânî dünyadan yerini tebdil eder, külfet‑i hizmetten âzâd eder. Yani hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fânî cin ve inse bağırır, der ki:
Sizlere müjde, mevt; i'dâm değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkırâz değil, sönmek değil, firâk‑ı ebedî değil, adem değil, tesâdüf değil, fâilsiz bir in'idâm değil; belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saâdet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyâttır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecma'ı olan âlem-i Berzaha bir visâl kapısıdır.
294

Sekizinci Kelime

وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ Yani; bütün kâinâtın mevcûdâtında görünen ve vesile‑i muhabbet olan kemâl ve hüsün ve ihsânın hadsiz bir derece fevkınde bir cemâl ve kemâl ve ihsânın sâhibi ve bütün mahbûblara bedel, bir tek cilve-i cemâli kâfî gelen bir Ma'bûd-u Lemyezel, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in ezelî ve ebedî bir hayat-ı dâimesi var ki, şâibe-i zevâl ve fenâdan münezzeh ve avârız-ı naks ve kusurdan müberrâdır. İşte şu kelime, cin ve inse ve bütün zîşuûra ve ehl-i muhabbet ve aşka ilân eder ki:
Sizlere müjde, mahbûblarınızdan nihâyetsiz firâkların yaralarını tedâvi edip merhem süren bir Mahbûb‑u Bâkî’niz var. Mâdem O var ve Bâkîdir; başkaları ne olursa olsun merak çekmeyiniz. Belki o mahbûblarda sebeb-i muhabbetiniz olan hüsün ve ihsân, fazl ve kemâl, O Mahbûb-u Bâkî’nin cilve-i Cemâl-i Bâkî’sinden çok perdelerden geçip, gayet zaîf bir gölgenin gölgesidir. Onların zevâlleri, sizleri incitmesin. Çünkü onlar, bir nev'i âyinelerdir. Âyinelerin değişmesi, şa'şaa-i cemâlin cilvesini tazeleştirir, güzelleştirir. Mâdem O var, herşey var.

Dokuzuncu Kelime

بِيَدِهِ الْخَيْرُ Yani; her hayır, O’nun elindedir. Her yaptığınız hayrat, O’nun defterine geçer. Her işlediğiniz a'mâl‑i sâliha, yanında kaydedilir. İşte şu kelime, cin ve inse nidâ edip müjde veriyor, diyor ki:
295
Ey bîçâreler! Mezaristana göçtüğünüz zaman; “Eyvâh! Malımız harâb olup, sa'yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip, dar bir toprağa girdik.” demeyiniz, feryâd edip me'yûs olmayınız. Çünkü sizin herşeyiniz muhâfaza ediliyor, her ameliniz yazılmıştır; her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât‑ı Zülcelâl, sizi celb edip, yer altında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti, rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almağa gidiyorsunuz.
Evet, geçen baharın defter‑i a'mâlinin sahifeleri ve hidemâtının sandukçaları olan tohumları, çekirdekleri muhâfaza eden ve ikinci baharda gayet şa'şaalı, belki yüz derece aslından daha bereketli bir tarzda muhâfaza eden, neşreden Kadîr-i Zülcelâl; elbette sizin de netâic-i hayatınızı öyle muhâfaza ediyor. Ve hizmetinize, pek kesretli bir sûrette mükâfât verecektir.

Onuncu Kelime

وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ Yani; O Vâhid’dir, Ehad’dir. Herşeye Kadîr’dir. Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar O’na kolaydır. Cennet’i halketmek, bir bahar kadar O’na rahattır. Her günde, her senede, her asırda yeniden yeniye icâd ettiği hadsiz masnûâtı; nihâyetsiz kudretine, nihâyetsiz lisânlarla şehâdet ederler. İşte şu kelime dahi şöyle müjde eder, der ki:
Ey insan! Yaptığın hizmet, ettiğin ubûdiyet boşu boşuna gitmez. Bir dâr‑ı mükâfât, bir mahall-i saâdet senin için ihzar edilmiştir. Senin şu fânî dünyana bedel, bâkî bir Cennet seni bekler. İbâdet ettiğin ve tanıdığın Hàlık-ı Zülcelâl’in va'dine îmân ve i'timâd et. O’na va'dinde hulfetmek muhâldir. Kudretinde hiçbir cihetle noksaniyet yoktur. İşlerine, acz müdâhale edemez. Senin küçük bahçeni halkettiği gibi, Cennet’i dahi senin için halk edebilir ve halk etmiş ve sana va'detmiş. Ve va'dettiği için, elbette seni onun içine alacak.
296
Mâdem bilmüşâhede görüyoruz‥ Her senede, yeryüzünde, hayvanat ve nebâtâtın üç yüz binden ziyâde envâ'larını ve milletlerini kemâl‑i intizam ve mîzan ile, kemâl-i sür'at ve sühûletle haşredip, neşreder. Elbette böyle bir Kadîr-i Zülcelâl, va'dini yerine getirmeğe muktedirdir. Hem mâdem her senede, öyle bir Kadîr-i Mutlak, haşrin ve Cennet’in nümûnelerini binler tarzda icâd ediyor. Hem mâdem bütün semâvî fermânları ile saâdet-i ebediyeyi va'd edip, Cennet’i müjde veriyor. Hem mâdem bütün icraatı ve şuûnâtı hak ve hakikattir; ve sıdk ve ciddiyetledir. Hem mâdem âsârının şehâdetiyle bütün kemâlât, O’nun nihâyetsiz kemâline delâlet ve şehâdet eder; ve hiçbir cihette naks ve kusur O’nda yoktur. Hem mâdem hulfü'l-va'd ve hilâf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks ve kusurdur. Elbette ve elbette, O Kadîr-i Zülcelâl, O Hakîm-i Zülkemâl, O Rahîm-i Zülcemâl, va'dini yerine getirecek; saâdet-i ebediye kapısını açacak; Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennet’e, sizleri – ey ehl-i îmân! – idhal edecektir.

Onbirinci Kelime

وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ Yani; ticâret ve memuriyet için mühim vazifelerle bu dâr‑ı imtihan olan dünyaya gönderilen insanlar; ticâretlerini yapıp, vazifelerini bitirip ve hizmetlerini itmâm ettikten sonra, yine onları gönderen Hàlık-ı Zülcelâl’ine dönecekler ve Mevlâ-yı Kerîm’lerine kavuşacaklar. Yani, bu dâr-ı fânîden gidip dâr-ı bâkîde huzur-u Kibriyâ’ya müşerref olacaklar. Yani; esbâb dağdağasından ve vesâitin karanlık perdelerinden kurtulup, Rabb-i Rahîm’lerine, makarr-ı saltanat-ı ebedîsinde perdesiz kavuşacaklar. Doğrudan doğruya herkes, kendi Hàlık’ı ve Ma'bûd’u ve Rabbi ve Seyyidi ve Mâliki kim olduğunu bilecek ve bulacaklar. İşte şu kelime bütün müjdelerin fevkınde şöyle müjde eder ve der ki:
297
Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuzikinci Söz’ün âhirinde denildiği gibi; “Dünyanın bin sene mes'ûdâne hayatı, bir saat hayatına mukâbil gelmeyen Cennet hayatının; ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet‑i cemâline mukâbil gelmeyen bir Cemîl-i Zülcelâl’in dâire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtelâ ve meftûn ve müştâk olduğunuz mecâzî mahbûblarda ve bütün mevcûdât-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemâl, O’nun cilve-i cemâlinin ve hüsn-ü esmâsının bir nev'i gölgesi; ve bütün Cennet, bütün letâifiyle, bir cilve-i rahmeti; ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve câzibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Ma'bûd-u Lemyezel’in, bir Mahbûb-u Lâyezâl’in dâire-i huzuruna gidiyorsunuz. Ve ziyâfetgâh-ı ebedîsi olan Cennet’e çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”
Hem şu kelime şöyle müjde veriyor, diyor ki: Ey insan! Fenâya, ademe, hiçliğe, zulümâta, nisyana, çürümeye, dağılmaya ve kesrette boğulmaya gittiğinizi tevehhüm edip düşünmeyiniz! Siz, fenâya değil, bekàya gidiyorsunuz. Ademe değil, vücûd‑u dâimîye sevk olunuyorsunuz. Zulümâta değil, âlem-i nura giriyorsunuz. Sâhib ve Mâlik-i Hakîki’nin tarafına gidiyorsunuz. Ve Sultan-ı Ezelî’nin pâyitahtına dönüyorsunuz. Kesrette boğulmaya değil, Vahdet dâiresinde teneffüs edeceksiniz; firâka değil, visâle müteveccihsiniz!…