18
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu acîb asırda ehl‑i îmân Risale-i Nura ve ehl-i fen ve mekteb muallimleri Asâ-yı Mûsa’ya şiddetle muhtaç oldukları gibi; hâfızlar ve hocalar dahi Zülfikàr’a şiddetle muhtaçtırlar.
Evet, meselâ i'câz‑ı Kur'âniye bahsindeki ekser âyetlerin medâr-ı şübhe ve i'tirâz olmuş aynı yerlerde, i'câzın lem'aları ve Kur'ân’ın güzel nükteleri isbât edilmiş.
Umum Risale‑i Nur Şâkirdleri NâmınaSAİD NURSÎ
19
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Mâdem Risale‑i Nur, makine ile taammüm etmeye başlamış ve mâdem felsefe ve hikmet-i cedîdeyi okuyan mektebliler ve muallimler çoklukla Risale-i Nura yapışıyorlar; elbette bir hakikat beyân etmek lâzım geliyor. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insaniyeye ve san'atın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur'ân ile barışıktır. Belki Kur'ânın hikmetine hàdimdir, muâraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.
İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefâhet ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hàrikalarıyla, Kur'ânın mu'cizekâr hakikatleri ile muâraza ettiği için, Risale‑i Nur ekser eczâlarında mîzanlarla ve kuvvetli ve bürhânlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakîm menfaatdâr felsefeye ilişmiyor. Onun için mektebliler Risale-i Nura i'tirâzsız çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.
Fakat gizli münâfıklar nasıl ki bir kısım hocaları bütün bütün mânâsız ve haksız bir tarzda ehl‑i medresenin ve hocaların hakîki malı olan Risale-i Nur aleyhinde isti'mâl ettikleri gibi; bazı felsefecilerin enâniyet-i ilmiyelerini tahrîk edip, Nurlar aleyhinde isti'mâl etmek ihtimaline binâen bu hakikat Asâ-yı Mûsa ve Zülfikàr Mecmuaları’nın başında yazılsa münâsib olur.
SAİD NURSÎ
20
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh), Celcelûtiye’sinde pek kuvvetli ve sarâhate yakın bir tarzda Risale-i Nurdan ve ehemmiyetli risalelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmisekizinci Lem'a ile Sekizinci Şuâ tam isbât etmişler ve İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh), Risale-i Nurun en son risalesini, Celcelûtiye’de وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor.
Biz bir‑iki sene evvel, Âyetü'l-Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Hâlbuki şimdi, altmışdörtte (Milâdî 1948) te'lifçe Risale-i Nurun tamam olması ve bu cümle-i Aleviyenin meâlini, yani “karanlığı dağıtacak, Asâ-yı Mûsa (A.S.) gibi ışık verecek, sihirleri ibtal edecek bir risaleden” haber vermesi; ve bu mecmuanın “Meyve” kısmı, bir müdafaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; “Hüccetler” kısmı da, Nurlara karşı cebhe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl-i vukûfunu teslîme ve takdire mecbur etmesi; ve istikbâldeki zulmetleri izâle edeceğine çok emâreler bulunması; ve Asâ-yı Mûsa (A.S.) bir taşta oniki çeşme akıtmasına ve onbir mu'cizeye medâr olmasına mukâbil ve müşâbih, bu son mecmua dahi – “Meyve” onbir mes'ele-i nurâniyesi ve “Hüccetullâhi'l-Bâliğa” kısmı onbir hüccet-i kàtıası bulunması cihetinde – bize kanâat verdi ki: İmâm-ı Ali (Radıyallahu Anh), o fıkra ile doğrudan doğruya bu “Asâ-yı Mûsa” ismindeki mecmuaya bakar ve ondan tahsinkârâne haber veriyor.
SAİD NURSÎ