228

Beşinci Hüccet‑i Îmâniyeİsm‑i A'zamın Altı Nurundan Üçüncü Nuruna İşâret Eden Üçüncü Nükte

اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm‑i A'zam veya İsm-i A'zamın altı nurundan bir nuru olan “İsm‑i Hakem”in bir cilvesi Ramazan‑ı Şerîfte Eskişehir Hapishânesinde görüldü. Ona yalnız bir işâret olarak, Beş Noktadan ibaret Üçüncü Nükte acele olarak yazıldı, müsvedde hâlinde kaldı.

Üçüncü Nüktenin Birinci Noktası

Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, ism‑i Hakem’in tecellî-i a'zamı şu kâinâtı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitab yazılmış; ve her satırında yüzer sahife derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcûddur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette Nakkàşını, Kâtibini öyle vuzûhla gösteriyor ki; o kitab-ı kâinâtın müşâhedesi, kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde Kâtibinin vücûdunu ve vahdetini isbât eder. Çünkü bir harf kendi vücûdunu bir harf kadar ifâde ettiği hâlde, kâtibini bir satır kadar ifâde ediyor.
Evet, bu kitab‑ı kebîrin bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebâtât, hayvanat tâifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir sûrette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor. Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebâtlar adedince manzûm kasideler, beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzûn, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince, Hakem-i Zülcelâl’in medh ü senâsına dair mânidâr fıkralardır. Güyâ çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi, Nakkàşının medîhalarını teğannî eden manzûm bir kasidedir.
229
Hem güyâ Hakem‑i Zülcelâl, zeminin meşherinde teşhîr ettiği antika ve acîb eserlerine binler gözle bakmak istiyor.
Hem güyâ O Sultan‑ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa' hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve resm-i küşâdı olan baharda, pâdişahın nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzûn, muntazam, mânidâr bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihler ve delillerle, Nakkàşının vücûduna ve esmâsına şehâdet ederler.
Meselâ; herbir çiçekte, herbir meyvede bir mîzan var. Ve o mîzan, bir intizam içinde; ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzîn içinde; ve o tevzîn ve tanzim, bir zînet ve san'at içinde; ve o zînet ve san'at, mânidâr kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem‑i Zülcelâl’e işâretler ediyor.
Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ...
Buna kıyâsen, kâinât kitabının bütün satırları, sahifeleri, böyle, ism‑i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle, yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mu'cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbâb toplansa, bir noktasının nazîrini getiremezler, muâraza edemezler.
230
Evet, bu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın herbir âyet-i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurûfu adedince mu'cizeler gösterdiklerinden; elbette serseri tesâdüf, kör kuvvet, gayesiz, mîzansız, şuûrsuz tabiat, hiçbir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan hàs mîzana ve gayet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiçbir cihette intizamsızlık müşâhede olunmuyor.

Üçüncü Nüktenin İkinci Noktası

İki Mes'eledir.

Birinci Mes'elesi

Onuncu Söz’de beyân edildiği gibi; nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhîr etmek istemesi, en esâslı bir kaidedir. İşte bu esâslı düstur‑u umumîye binâendir ki; bu Kitab-ı Kebîr-i Kâinâtın Nakkàş-ı Ezelî’si, bu kâinâtla ve bu kâinâtın herbir sahifesiyle ve herbir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla Kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve Kendisini sevdirmek için, en cüz'îden en küllîye kadar herbir mevcûdun müteaddid lisânlarıyla cemâl-i kemâlini ve kemâl-i cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte, ey gâfil insan! Bu Hâkim‑i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâl-i Ve'l-Cemâl, sana karşı Kendisini herbir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği hâlde, sen O’nun tanıttırmasına karşı îmânla tanımazsan ve O’nun sevdirmesine mukâbil ubûdiyetinle kendini O’na sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzâaf bir cehâlet, bir hasâret olduğunu bil, ayıl!

İkinci Noktanın İkinci Mes'elesi

Bu kâinâtın Sâni'‑i Kadîr ve Hakîm’inin mülkünde iştirâk yeri yoktur. Çünkü herşeyde nihâyet derecede intizam bulunduğundan, şirki kabûl edemez. Çünkü müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki pâdişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi; en ednâ bir vazifedâr adam, o vazifesine başkasının müdâhalesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esâslı hàssası, elbette istiklâl ve infiraddır. Demek intizam vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder.
231
Mâdem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muâvenete muhtaç ve âciz insanlarda böyle müdâhaleyi reddederse; elbette, derece‑i Rubûbiyette hakîki bir hâkimiyet-i mutlaka, bir Kadîr-i Mutlak’ta, bütün şiddetiyle müdâhaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdâhale olsaydı, intizam bozulacaktı.
Hâlbuki bu kâinât öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de, kâinâtı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinât içinde parmak karıştıran bir şerîk bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun nümûnesidir. O hâlde, koca kâinâtta yerleşmeyen iki rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın en mânâsız ve en uzak bir muhâlidir. Koca kâinâtın umum ahvâl ve keyfiyâtını mîzan‑ı adlinde ve nizâm-ı hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak’ın aczini – hattâ bir çekirdekte dahi – iktiza eden şirk ve küfür ne kadar hadsiz derecede muzâaf bir hilâf, bir hatâ, bir yalan olduğunu ve Tevhid ne derece hadsiz muzâaf bir derecede hak ve hakikat ve doğru olduğunu bil, “Elhamdülillâhi ale'l-îmân” de.

Üçüncü Nokta

Sâni'‑i Kadîr, ism-i Hakem ve Hakîm’i ile, bu âlem içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O âlemler içinde en ziyâde kâinâttaki hikmetlere medâr ve mazhar olan insanı bir merkez, bir medâr hükmünde yaratmış. Ve o kâinât dâiresinin en mühim hikmetleri ve faydaları insana bakıyor. Ve insan dâiresi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş; âlem-i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar, o rızka bakar ve onunla tezâhür eder. Ve insanda şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla, ism-i Hakîm’in cilvesi parlak bir sûrette görünüyor. Ve şuûr-u insanî vâsıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nev'ide bir cilvesini ta'rif ediyor.
232
Meselâ; tıb fenninden suâl olsa, “Bu kâinât nedir?” Elbette diyecek ki: “Gayet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne‑i kübrâdır. İçinde herbir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.”
Fenn‑i kimyadan sorulsa, “Bu küre-i arz nedir?” Diyecek: “Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahânedir.”
Fenn‑i makine diyecek: “Hiçbir kusuru olmayan, gayet mükemmel bir fabrikadır.”
Fenn‑i zirâat diyecek: “Nihâyet derecede mahsuldâr, her nev'i hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.”
Fenn‑i ticâret diyecek: “Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır.”
Fenn‑i iâşe diyecek: “Gayet muntazam, bütün erzâkın envâ'ını câmi' bir anbardır.”
Fenn‑i rızık diyecek: “Yüz binler lezîz taamlar beraber, kemâl-i intizam ile içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbânî ve bir kazan-ı Rahmânîdir.”
Fenn‑i askeriye diyecek ki: “Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu hâlde, ayrı ayrı erzâkları, ayrı ayrı libâsları, silâhları, ayrı ayrı ta'limâtları, terhisâtları, kemâl-i intizamla, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, bir tek Kumandan-ı A'zamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle, gayet muntazam yapılıp idare ediliyor.”
233
Ve fenn‑i elektrikten sorulsa, “Bu âlem nedir?” Elbette diyecek: “Bu muhteşem saray-ı kâinâtın damı, gayet intizamlı, mîzanlı, hadsiz elektrik lambalarıyla tezyîn edilmiştir. Fakat o kadar hàrika bir intizam ve mîzan iledir ki; başta güneş olarak, küre-i arzdan bin defa büyük o semâvî lambalar, mütemâdiyen yandıkları hâlde muvâzenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu hâlde, vâridâtları ve gazyağları ve madde-i iştiâlleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvâzenesi bozulmuyor? Küçük bir lamba dahi muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca, küre-i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm‑i Zülcelâl’in hikmetine, kudretine bak, ‘Sübhânallâh’ de! Güneşin müddet‑i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince ‘Mâşâallâh, Bârekallâh, Lâ ilâhe illâ Hû’ söyle!
Demek bu semâvî lambalarda gayet hàrika bir intizam var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güyâ o pek büyük ve pek çok kütle‑i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harâreti tükenmez bir Cehennem’dir ki, onlara nursuz harâret veriyor. Ve o elektrik lambalarının makinesi ve merkezî fabrikası dâimî bir Cennet’tir ki, onlara nur ve ışık veriyor; ism-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a'zamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor.” Ve hâkezâ…
Bunlara kıyâsen, yüzer fennin herbirisinin kat'î şehâdetiyle, noksansız bir intizam‑ı ekmel içinde, hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinât tezyîn edilmiştir. Ve o hàrika ve ihâtalı hikmetle mecmû-u kâinâta verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir çekirdekte, küçük bir mikyâsta derc etmiştir.
Ve ma'lûm ve bedîhîdir ki, intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takib etmek; ihtiyar ile, irâde ile, kasd ile, meşîet ile olabilir, başka olamaz. İhtiyarsız, irâdesiz, kasıdsız, şuûrsuz esbâb ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdâhaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinâtın bütün mevcûdâtındaki hadsiz intizamât ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil‑i Muhtar’ı, bir Sâni'-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acîb bir cehâlet ve dîvânelik olduğu ta'rif edilmez.
234
Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünkü kâinâtın mevcûdâtındaki hadsiz intizamât ve hikmetleriyle, vücûd ve vahdetine şâhidler bulunduğu hâlde, O’nu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehâlet olduğunu, en kör câhil de anlar. Hattâ diyebilirim ki, ehl‑i küfrün içinde, kâinâtın vücûdunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâiler, en akıllılarıdır. Çünkü; kâinâtın vücûdunu kabûl etmekle Allah’a ve Hàlık’ına inanmamak kàbil ve mümkün olmadığından, kâinâtı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler; “Hiçbir şey yok” diyerek, akıldan istifâ ederek, akıl perdesi altında sâir münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup bir derece akla yanaştılar.

Dördüncü Nokta

Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir Sâni'‑i Hakîm ve gayet hikmetli bir usta, bir sarayın herbir taşında yüzer hikmeti hassâsiyetle takib etse, sonra o saraya dam yapmayıp, boşu boşuna harâb olmasıyla, takib ettiği hadsiz hikmetleri zâyi' etmesini hiçbir zîşuûr kabûl etmediği ve bir Hakîm-i Mutlak, kemâl-i hikmetinden, bir dirhem kadar bir çekirdekten yüzer batman faydaları, gayeleri, hikmetleri dikkatle takib ettiği hâlde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar bir tek fayda, bir tek küçük gaye, bir tek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masârifini yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıt ve muhâlif olarak, müsrifâne bir sefâhet irtikâb etmesi hiçbir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinât sarayının herbir mevcûdâtına yüzer hikmet takan ve yüzer vazife ile techiz eden, hattâ herbir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazifeler veren bir Sâni'-i Hakîm, kıyâmeti getirmemekle ve haşri yapmamakla, bütün bu had ve hesaba gelmeyen hikmetleri ve nihâyetsiz vazifeleri mânâsız, abes, boş, faydasız zâyi' etmesi, O Kadîr-i Mutlak’ın kemâl-i kudretine acz-i mutlak verdiği gibi, O Hakîm-i Mutlak’ın kemâl-i hikmetine hadsiz abesiyet ve faydasızlığı ve O Rahîm-i Mutlak’ın cemâl-i rahmetine nihâyetsiz çirkinliği ve O Âdil-i Mutlak’ın kemâl-i adâletine nihâyetsiz zulmü vermek demektir. Âdeta, kâinâtta herkese görünen hikmet, rahmet, adâleti inkâr etmektir. Bu ise, en acîb bir muhâldir ki, hadsiz bâtıl şeyler, içinde bulunur.
235
Ehl‑i dalâlet gelsin, baksın: Gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâletinde ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların, akreplerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete îmân ise, Cennet gibi güzel ve nurânî bir yol olduğunu bilsin, îmâna girsin.

Beşinci Nokta

İki Mes'ele’dir.

Birinci Mes'ele

Sâni'‑i Zülcelâl, ism-i Hakîm’in muktezâsıyla, herşeyde en hafif sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takib ettiği gösteriyor ki; isrâf, abesiyet, faydasızlık, fıtratta yoktur. İsrâf ise, ism-i Hakîm’in zıddı olduğu gibi, iktisad onun lâzımıdır ve düstur-u esâsıdır.
Ey iktisadsız, isrâflı insan! Bütün kâinâtın en esâslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilâf‑ı hakikat hareket ettiğini bil; كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyeti ne kadar esâslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!
236

İkinci Mes'ele

İsm‑i Hakem ve Hakîm, bedâhet derecesinde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet ve istilzam ediyor denilebilir. Evet, mâdem gayet mânidâr bir kitab, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gayet güzel bir cemâl, kendini görecek ve gösterecek bir ayna iktiza eder. Ve gayet kemâlde bir san'at, teşhîrci bir dellâl ister. Elbette, herbir harfinde yüzer mânâlar, hikmetler bulunan bu Kitab-ı Kebîr-i Kâinâtın muhâtabı olan nev'-i insan içinde, elbette bir rehber-i ekmel, bir muallim-i ekber bulunacak. Tâ ki, o kitapta bulunan kudsî ve hakîki hikmetleri ders verecek; belki kâinâttaki hikmetlerin vücûdunu bildirecek; belki kâinâtın hilkatindeki makàsıd-ı Rabbâniye’nin zuhûruna, belki husûlüne vesile olacak; ve umum kâinâtta Hàlık tarafından gayet ehemmiyetle izhârını irâde ettiği kemâl-i san'atını, cemâl-i esmâsını bildirecek, âyinedârlık edecek; ve O Hàlık, bütün mevcûdâtla Kendini sevdirmek ve zîşuûr mahlûklarından mukàbele istediğinden, o zîşuûrların nâmına birisi o geniş tezâhürat-ı Rubûbiyete karşı geniş bir ubûdiyet ile mukàbele edip, berr ve bahri cezbeye getirecek, semâvât ve arzı çınlatacak bir velvele-i teşhîr ve takdis ile, o zîşuûrların nazarını o san'atların Sâni'ine çevirecek; ve kudsî dersler ve ta'limâtla bütün ehl-i aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân’la, O Sâni'-i Hakem-i Hakîm’in makàsıd-ı İlâhiye’sini en güzel bir sûrette gösterecek; ve bütün hikmetlerinin tezâhürüne ve tezâhürat-ı cemâliye ve celâliyesine karşı en ekmel bir mukàbele edecek bir Zât, güneşin vücûdu gibi bu kâinâta lâzımdır, zarûrîdir. Ve öyle eden ve en ekmel bir sûrette o vazifeleri yapan, bilmüşâhede, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Öyle ise; güneş ziyâyı, ziyâ gündüzü istilzam ettiği derecede, kâinâttaki hikmetler Risalet-i Ahmediye’yi istilzam eder.
237
Evet, nasıl ki, ism‑i Hakem ve Hakîmin cilve-i a'zamı ile, a'zamî derecede Risalet-i Ahmediye’yi iktiza ediyor; öyle de, Esmâ-i Hüsnâ’dan Allah, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün'im, Kerîm, Cemîl, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinâtta görünen bir cilve-i a'zamla, a'zamî derecede ve mertebe-i kat'iyyette Risalet-i Ahmediye’yi istilzam ederler.
Meselâ; ism‑i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet-i vâsia, O Rahmeten li'l-âlemîn ile tezâhür eder. Ve ism-i Vedûd’un cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî O Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn ile netice verir, mukàbele görür. Ve ism-i Cemîl’in bir cilvesi olan bütün cemâller, yani cemâl-i Zât, cemâl-i Esmâ, cemâl-i san'at, cemâl-i masnûât o âyine-i Ahmediye’de görülür, gösterilir. Ve haşmet-i Rubûbiyet ve saltanat-ı Ulûhiyet’in cilveleri dahi, o dellâl-ı Saltanat-ı Rubûbiyet olan Zât-ı Ahmediye’nin risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik edilir. Ve hâkezâ… Bu misâller gibi, ekser Esmâ-i Hüsnâ’nın herbiri, Risalet-i Ahmediye’ye birer parlak bürhândır.
238
Elhâsıl; mâdem kâinât mevcûddur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinâtın renkleri, zînetleri, ışıkları, ziyâları, san'atları, hayatları, râbıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemâl, nizâm, mîzan, zînet gibi meşhûd hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez. Mâdem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyâların güneşi olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kàbil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medâr-ı zuhûrları, belki medâr-ı kemâlleri, belki medâr-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve dellâl-ı a'zam ve tılsım-ı kâinâtın keşşâfı ve âyine-i Samedânî ve Habîb-i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem-i hakikatin ve hakikat-i kâinâtın ziyâları gibi, Bunun risaleti dahi, kâinâtın en parlak bir ziyâsıdır.
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ الْاَيَّامِ وَذَرَّاتِ الْاَنَامِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ