136
Sonra, o yolcu dağda ve sahrâda fikriyle gezerken, eşcâr ve nebâtât âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar; “Gel dâiremizde de gez, yazılarımızı da oku!” dediler. O da girdi, gördü ki:
Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis‑i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcâr ve nebâtâtın envâ'ları, bil'icmâ, beraber: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyorlar gibi lisân‑ı hâllerinden anladı. Çünkü bütün meyvedâr ağaç ve nebâtlar; mîzanlı ve fesâhatli yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezâletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâğatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihâne şehâdet getirdiklerine ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediklerine delâlet ve şehâdet eden üç büyük küllî hakikati gördü.
Birincisi: Pek zâhir bir sûrette kasdî bir in'âm ve ikram ve ihtiyarî bir ihsân ve imtinan mânâsı ve hakikati herbirisinde hissedildiği gibi; mecmûunda ise, güneşin zuhûrundaki ziyâsı gibi görünüyor.
İkincisi: Tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan kasdî ve hakîmâne bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmâne bir tezyîn ve tasvir mânâsı ve hakikati, o hadsiz envâ' ve efrâdda gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir Sâni'-i Hakîm’in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
Üçüncüsü: O hadsiz masnûâtın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan sûretleri, gayet muntazam, mîzanlı, zînetli olarak, mahdûd ve ma'dûd ve birbirinin misli ve basit ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüzbin nev'ilerin fârikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvâzeneli, hayatdâr, hikmetli, yanlışsız, hatâsız bir vaziyette umum efrâdının sûretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki; güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcûdâtı sayısınca o hakikati isbât eden şâhidler var diye, bildi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ dedi.
137
İşte bu mezkûr hakikatleri ve şehâdetleri ifâde mânâsıyla, Birinci Makamın altıncı mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ اَنْوَاعِ الْاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ: بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَص۪يحَاتِ وَاَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَز۪يلَاتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَل۪يغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: الْاِنْعَامِ، وَالْاِكْرَامِ، وَالْاِحْسَانِ، بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ وَحَق۪يقَةِ:اَلتَّمْي۪يزِ، وَالتَّزْي۪ينِ، وَالتَّصْو۪يرِ، بِاِرَادَةٍ وَحِكْمَةٍ، مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَق۪يقَةِ فَتْحِ جَم۪يعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ denilmiş.