147
Sonra; âlem‑i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem‑i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, mâdem bu cismânî âlem-i şehâdette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnû'larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihâyetsiz ni'metleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve mehâretli hesabsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hâl diliyle bildiren bir Zât, perde-i gayb tarafında bulunduğu bilbedâhe anlaşılıyor. Elbette ve her hâlde, fiilen ve hâlen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde O’nu, O’nun tezâhüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
Gayet kuvvetli bir tezâhüratla, vahiylerin hakikati, âlem‑i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinâtın ve mahlûkatın şehâdetlerinden çok kuvvetli bir şehâdet, vücûd ve tevhid, Allâmü'l-Guyûb’dan vahiy ve ilhâm hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücûd ve vahdetini, yalnız masnû'larının şehâdetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde, ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının mânâsı O’nu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O’nu, sıfâtıyla bildiriyor.
Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevâtürleriyle ve ihbarâtlarının vahy‑i İlâhî’ye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev'-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedâsı ve vahyin semereleri ve vahy-i meşhûd olan Kütüb-ü Mukaddese ve Suhuf-u Semâviye’nin delâil ve mu'cizâtlarıyla, hakikat-i vahyin tahakkuku ve sübûtu bedâhet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikati beş hakikat-i kudsiyeyi ifâde ve ifâza ediyor diye anladı.
148
Birincisi اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül‑ü İlâhîdir. Evet, bütün zîrûh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette Kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdâhale etmesi, Rubûbiyetin muktezâsıdır.
İkincisi: Kendini tanıttırmak için, kâinâtı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa hàrikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi Kendini tanıttıracak.
Üçüncüsü: Mevcûdâtın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenîni ve en müştâkı olan hakîki insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukàbele ettiği gibi, kelâmıyla da mukàbele etmek, Hàlıkıyetin şe'nidir.
Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarûrî bir lâzımı ve ışıklı bir tezâhürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihâtalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan Zâtta, ihâtalı ve sermedî bir sûrette bulunur.
Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta‑i istinâda en muhtaç ve sâhibini ve mâlikini bulmaya en müştâk; hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına; acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe-i istikbâli ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette kendi vücûdunu onlara tekellümüyle iş'âr etmek, Ulûhiyetin muktezâsıdır.
İşte, tenezzül‑ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî ve mukàbele-i Rahmânî ve mükâleme-i Sübhânî ve iş'âr-ı Samedânî hakikatlerini tazammun eden umumî, semâvî vahiylerin, icmâ ile, Vâcibü'l-Vücûd’un vücûduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki güneşin şuââtının güneşe şehâdetinden daha kuvvetlidir diye anladı.
149
Sonra ilhâmlar cihetine baktı, gördü ki: Sâdık ilhâmlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nev'i mükâleme‑i Rabbâniyedir, fakat iki fark vardır.
Birincisi: İlhâmdan çok yüksek olan vahyin, ekserî melâike vâsıtasıyla ve ilhâmın, ekserî vâsıtasız olmasıdır.
Meselâ: Nasıl ki, bir pâdişahın iki sûretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet‑i saltanat ve hâkimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yâverini, bir vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazen, vâsıta ile beraber bir ictimâ' yapar, sonra fermân tebliğ edilir. İkincisi: Sultanlık ünvânıyla ve pâdişahlık umumî ismiyle değil; belki kendi şahsıyla, hususî bir münâsebeti ve cüz'î bir muâmelesi bulunan hàs bir hizmetçisi ile veya bir âmî raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.
Öyle de; Pâdişah‑ı Ezelî’nin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinât Hàlık’ı ünvânıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümûllü ilhâmlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbir zîhayatın Rabbi ve Hàlık’ı olmak haysiyetiyle, hususî bir sûrette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.
İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfîdir, hàvâssa hàstır. İlhâm ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir; melâike ilhâmları ve insan ilhâmları ve hayvanat ilhâmları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâ'larıyla, denizlerin katreleri kadar kelimât‑ı Rabbâniyenin teksirine medâr bir zemin teşkil ediyor. لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.
150
Sonra; ilhâmın mâhiyetine ve hikmetine ve şehâdetine baktı, gördü ki: Mâhiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.
Birincisi: Teveddüd‑ü İlâhî denilen, Kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezâsıdır.
İkincisi: İbâdının duâlarına fiilen cevab verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icâbet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.
Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hâllere düşen mahlûkatlarının istimdâdlarına ve feryâdlarına ve tazarruâtlarına fiilen imdâd ettiği gibi, bir nev'i konuşması hükmünde olan ilhâmî kaviller ile de imdâda yetişmesi, Rubûbiyetin lâzımıdır.
Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmîsini ve müdebbirini ve hafîzini bulmaya pek çok muhtaç ve müştâk olan zîşuûr masnû'larına, vücûdunu ve huzurunu ve himâyetini fiilen ihsâs ettiği gibi bir nev'i mükâleme‑i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sâdık ilhâmlar perdesinde ve mahsûs ve bir mahlûka bakan hàs ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi Kendi huzurunu ve vücûdunu ihsâs etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rubûbiyetin zarûrî ve vâcib bir muktezâsıdır diye anladı.
Sonra ilhâmın şehâdetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin – farazâ – şuûru ve hayatı olsaydı ve o hâlde, ziyâsındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı; o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misâlinin ve aksinin şeffâf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffâf zerreler ile herbirinin kàbiliyetine göre konuşması ve onların hâcâtına cevab vermesi ve bütün onlar, güneşin vücûduna şehâdet etmesi ve hiçbir iş, bir işe mâni olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzâhemet etmemesi bilmüşâhede görüleceği gibi‥
151
Aynen öyle de: Ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcûdâtın Zülcemâl Hàlık‑ı Zîşanı olan Şems-i Sermedî’nin mükâlemesi dahi, O’nun ilmi ve kudreti gibi, küllî ve muhît olarak herşeyin kàbiliyetine göre tecellî etmesi; hiçbir suâl, bir suâle‥ bir iş, bir işe‥ bir hitâb bir hitâba mâni olmaması ve karıştırmaması bilbedâhe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhâmlar birer birer ve beraber bil'ittifak O Şems-i Ezelî’nin huzuruna ve vücûb-u vücûduna ve vahdetine ve ehadiyetine delâlet ve şehâdet ettiklerini aynelyakìne yakın bir ilmelyakìn ile bildi.
İşte, bu meraklı misâfirin âlem‑i gaybdan aldığı ders-i mârifetine kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَلِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ، وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَلِلْمُقَابَلَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ، عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهِ، وَلِلْاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَلِلْاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ، وَلِلْاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لِاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ وَلِلْاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ denilmiştir.