145
Sonra, pür‑merak ve pür-iştiyak o misâfir, âlem-i şehâdet ve cismânî ve maddî cihetinde ve mahsûs tâifelerin dillerinden ve lisân-ı hâllerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütâlaa ile bir seyahat ve bir taharrî-i hakikat arzu ederken, her tâife-i insaniyede bulunan ve kâinâtın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber, ma'nen kâinât kadar inbisat edebilen müstakîm ve münevver akılların, selîm ve nurânî kalblerin kapısı açıldı.
Baktı ki; onlar, âlem‑i gayb ve âlem-i şehâdet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temâsları ve muâmeleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsâlinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îmân noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütâlaamız ile istifade etmeliyiz, dedi, mütâlaaya başladı. Gördü ki:
İsti'dâdları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhâlif olan umum istikametli ve nurlu akılların îmân ve tevhiddeki ittisafkârâne ve râsihâne i'tikàdları tevâfuk; ve sebatkârâne ve mutmainâne kanâat ve yakìnleri tetâbuk ediyor. Demek, tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metîn bir hakikate girmiş kopmuyor. Öyle ise bunların nokta‑i îmâniyede ve vücûb ve tevhidde icmâları, hiç kopmaz bir zincir-i nurânîdir ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir.
Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübâyin olan o umum selîm ve nurânî kalblerin erkân‑ı îmâniyedeki müttefikâne ve itmi'nânkârâne ve müncezibâne keşfiyât ve müşâhedâtları birbirine tevâfuk ve tevhidde birbirine mutâbık çıkıyor.
146
Demek, hakikate mukâbil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş‑ı mârifet-i Rabbâniye ve bu câmi' birer âyine-i Samedâniye olan nurânî kalbler, şems-i hakikate karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedârlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i a'zamdır. Bunların vücûb-u vücûdda ve vahdette ittifakları ve icmâları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir.
Çünkü, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikatten başka bir vehim ve hakikatsiz bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihâne bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat‑ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinâtı inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi râzı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Âmentü billâh” dediler.
İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet‑i îmâniyeye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onikinci ve onüçüncü mertebelerinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَق۪يمَةِ الْمُنَوَّرَةِ، بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا، وَيَق۪ينِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ، مَعَ تَخَالُفِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّل۪يمَةِ النُّورَانِيَّةِ، بِكَشْفِيَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ denilmiş.