Sonra, îmânın daha ziyâde kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakìn derecesinden aynelyakìn mertebesine terakkîsindeki envârı ve ezvâkı görmeye çok müştâk olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zâviyelerin telâhukuyla tevessü' eden gayet feyizli ve nurlu ve sahrâ genişliğinde bir tekye, bir hangâh bir zikirhâne, bir irşadgâhta ve cadde‑i kübrâ-yı Muhammedî’nin (A.S.M.) ve mi'râc-ı Ahmedî’nin (A.S.M.) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakìne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
143
O ehl‑i keşf ve kerâmet mürşidler; keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve kerâmetlerine istinâden bil'icmâ müttefikan لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek, vücûb‑u vücûd ve vahdet-i Rabbâniyeyi kâinâta ilân ediyorlar. Güneşin ziyâsındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki Esmâ-i Hüsnâ adedince, Şems-i Ezelî’nin ziyâsından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyâlı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi' haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurânî âriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakìn müşâhede etti ve Enbiyânın (Aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyânın ittifakı ve evliyânın tevâfuku ve bu üç icmâın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyâsından daha parlak gördü.
İşte, bu misâfirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَاتِهِمْ، وَكَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ denilmiş.