127
Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misâfire, cevv‑i semâ denilen ve mahşer‑i acâib olan fezâ gürültü ile konuşarak bağırıyor: “Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der. O misâfir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müdhiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:
Zemin ile âsumân ortasında muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahâlisine âb‑ı hayat getirir ve harâreti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta'dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdâdına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczâları istirahate çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra: “Yağmur başına arş!” emrini aldığı ânda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.
Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmâne ve kerîmâne istihdam olunur ki, güyâ o câmid havanın şuûrsuz zerrelerinden herbir zerresi, bu kâinât sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, O kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle zeminin bütün nüfûslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan harâret ve ziyâ ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebâtâtın telkîhine vâsıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest‑i gaybî tarafından gayet şuûrkârâne ve alîmâne ve hayat-perverâne istihdam olunuyor.
Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latîf ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine‑i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar Rahmânî hediyeler ve vazifeler var ki; güyâ “rahmet tecessüm ederek katreler sûretinde hazine-i Rabbâniyeden akıyor.” mânâsında olduğundan, yağmura “rahmet” nâmı verilmiştir.
128
Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acîb ve garîb hizmetlerde çalıştırılıyorlar.
Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: “Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuûrsuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdâdımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydâna çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def'aten meydâna çıkar, iş başına geçer ve gayet fa'âl ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermânıyla ve kuvvetiyle vakit be‑vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemâdiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbât levhasına ve haşir ve kıyâmet sûretine çevirir ve gayet lütûfkâr ve ihsân-perver ve gayet keremkâr ve rubûbiyet-perver bir Hâkim-i Müdebbir’in tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir.
Güyâ onlara acıyıp ağlayarak göz yaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet‑i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”
Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: “Bu câmid, hayatsız, şuûrsuz, mütemâdiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücûda gelen yüzbinler hakîmâne ve rahîmâne ve san'atkârâne işler ve ihsânlar ve imdâdlar bilbedâhe isbât eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevvâl hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet kadîr ve alîm ve gayet hakîm ve kerîm bir Âmirin emriyle hareket eder.
129
Güyâ herbir zerresi, herbir işi bilir ve O Âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr‑i Rabbânî’yi dinler, itâat eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebâtâtın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve ateşsiz sefînelerin seyr ü seyahatine ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsâline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidü'l-humuza (oksijen) gibi, iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken zemin yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san'atlarda kemâl-i intizam ile bir dest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.
Demek, وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ âyetinin tasrîhiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbânî hizmetlerde isti'mâl ve bulutların teshìriyle, hadsiz Rahmânî işlerde istihdam ve havayı o sûrette icâd eden, ancak Vâcibü'l‑Vücûd ve Kàdir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey bir Rabb-i Zülcelâl-i ve'l-İkramdır.” der, hükmeder.
Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince Rahmânî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latîf ve mübârek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mîzan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvâzene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuûrsuz müvellidü'l‑mâ ve müvellidü'l-humuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuûrlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân-ı Rahîm’in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzûlüyle وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَاقَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsir ediyor.
130
Sonra “ra'd”ı dinler ve “berk”e (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise‑i acîbe-i cevviye tam tamına وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ ve يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.
Evet hiçten, birden hàrika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvâri pamuk‑misâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garâbetli vaziyetlerle baş aşağı gâfil insanın başına tokmak gibi vuruyor: “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa'âl ve kudretli bir Zâtın hàrika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir‑i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.” diye ihtar ediyorlar.
İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde; bulutu teshìrden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzîlden ve hâdisât‑ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatin yüksek ve âşikâr şehâdetini işitir: “Âmentü billâh” der, Birinci Makamın ikinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ: اَلْجَوُّ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ، وَالتَّصْر۪يفِ، وَالتَّنْز۪يلِ، وَالتَّدْب۪يرِ، الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşâhedâtını ifâde eder.