133
Sonra, o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saâdet anahtarı olan îmânı kuvvetlenip ve manevî terakkiyâtın miftâhı olan mârifeti ziyâdeleşip ve bütün kemâlâtın esâsı ve mâdeni olan îmân‑ı Billâh hakikati bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrîk ettiğinden; “semâ”, “cevv” ve “arz”ın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği hâlde هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla zikirlerini ve hazîn ve lezîz seslerini işitir. Lisân‑ı hâl ve lisân-ı kàl ile: “Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:
Hayatdârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir sûrette bir senede yirmibeş bin senelik bir dâirede koşturulduğu hâlde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecâvüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhâfaza olurlar.
Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iâşe ve idareleri ve tevellüdât ve vefiyâtları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzâkları ve ta'yinâtları o kadar mükemmeldir ki, bilbedâhe bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Rahîm-i Zülcemâl’in idare ve iâşesiyle olduğunu isbât eder.
Sonra o misâfir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve vâridât ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir; bilbedâhe isbât eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân‑ı Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, “Dört nehir Cennet’ten geliyorlar.” diye rivâyet edilmiş. Yani; zâhirî esbâbın pek fevkınde olduklarından, manevî bir Cennet’in hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menba'ın feyzinden akıyorlar demektir.
134
Meselâ: Mısır’ın kumistanını bir Cennet’e çeviren Nil‑i mübârek; cenûb tarafından, “Cebel‑i Kamer” denilen bir dağdan mütemâdiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısımdan bir kısım olmaz. Vâridâtı ise; o mıntıka‑i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvâzene-i vâsiayı muhâfaza edemediğinden, o Nil-i mübârek âdet-i arziye fevkınde bir gaybî Cennet’ten çıkıyor diye rivâyeti, gayet mânidâr ve güzel bir hakikati ifâde ediyor.
İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehâdetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil'icmâ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve bu şehâdete denizler mahlûkatı adedince şâhidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehâdetlerini irâde ederek ifâde etmek mânâsında, Birinci Makamın dördüncü mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: جَم۪يعُ الْبِحَارِ، وَالْاَنْهَارِ، بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.