186

Yirmidördüncü Lem'a

Tesettür Hakkındadır
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ ilâ âhir‥ âyeti tesettürü emrediyor. Medeniyet‑i sefîhe ise, Kur'ânın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü fıtrî görmüyor, “Bir esârettir.” diyor.
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi, gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız “Dört Hikmet”ini beyân ederiz.

Birinci Hikmet

Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünkü; kadınlar hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyâde sevdiği yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskàle ma'rûz kalmamak için fıtrî bir meyli var.
187
Hem kadınların on adetten altı‑yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihamdan korkar; taarruza ma'rûz kalmamak ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hattâ dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan, ihtiyarlardır. Ve on adetten, ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.
Ma'lûmdur ki; insan sevmediği ve istiskàl ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık‑saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki-üçü varsa; yedi-sekizinden istiskàl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîü't-teessür olduğundan maddeten te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hattâ işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar.” diye polislere şekvâ ediyorlar. Demek medeniyetin ref'-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur'ânın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o mâden-i şefkat ve kıymetdâr birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukùttan, zilletten ve manevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor.
Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünkü; sekiz‑dokuz dakika bir zevki, cidden acılaştıracak, sekiz-dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber; hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz-dokuz sene, o sekiz-dokuz dakika gayr-ı meşrû zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydân vermemek, zaîf hilkati emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kalesi, çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuâtıma göre; merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor!
188

İkinci Hikmet

Kadın ve erkek ortasında gayet esâslı ve şiddetli münâsebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat‑ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır.
Mâdem hayat‑ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Mâdem mü'min olan kocası, sırr-ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsûs muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayat noktasında esâslı ve ciddi bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddi hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukâbil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs ve muhabbetini ona hasretmesi, muktezâ-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.
Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyânet noktasındadır.
Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp taklid eder, refîkasını hayat‑ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.
Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim.” diye takvâya girer.
Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer.
189
Ne bedbahttır o kadın ki; müttakì kocasını taklid etmez, o mübârek ebedî arkadaşını kaybeder.
Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!‥

Üçüncü Hikmet

Bir ailenin saâdet‑i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekàbile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık o emniyeti bozar. O mütekàbil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü; açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden kendini ecnebîye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samîmî muhabbet ve hürmet-i mütekàbile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki:
İnsan, hemşire misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî his taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet‑i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî, şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü; mahremin sîmâsı mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukùt-u insaniyettir!‥
190

Dördüncü Hikmet

Ma'lûmdur ki; kesret‑i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret-i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hattâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş:
تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ي اُبَاه۪ي بِكُمُ الْاُمَمَ (ev kemâ kàl) Yani: “İzdivâc ediniz, çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim.”
Hâlbuki tesettürün ref'i, izdivâcı teksir etmeyip çok azaltıyor. Çünkü; en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka‑i hayatını nâmuslu ister. Kendi gibi asrî, yani açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. Belki de fuhşa sülûk eder.
Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünkü kadının – aile hayatında müdür‑ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhâfaza memuru olduğundan – en esâslı hasleti; sadâkattir, emniyettir. Açık-saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdân azâbı çektirir. Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesâret ve sehàvet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadâkat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir.
191
Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla, açık‑saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet-i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani Âlem-i İslâm kıt'ası, ona nisbeten memâlik-i hârredir. Ma'lûmdur ki, muhîtin insanın ahlâkı üzerinde te'siri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvaniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû-i isti'mâlâta ve isrâfâta medâr olmaz. Fakat serîü't-teessür ve hassas olan memâlik-i hârredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık-saçıklık, elbette çok sû-i isti'mâlâta ve isrâfâta ve neslin za'fiyetine ve sukùt-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukâbil, her birkaç günde kendini bir isrâfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûb ise, fuhşiyâta da meyleder.
Şehirliler; köylülere, bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü; köylerde, bedevîlerde derd‑i maîşet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle; hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden masûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise, onlara kıyâs edilmez.