162
Otuzikinci Söz’denİkinci Noktanın İkinci Mebhası
Ehl‑i dalâletin vekili, tutunacak ve dalâletini ona bina edecek hiçbir şey bulamadığı ve mülzem kaldığı zaman şöyle diyor ki: “Ben, saâdet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san'atı; kendimce, Âhiret’i düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb-u dünyada ve hürriyette ve kendine güvenmekte gördüğüm için, insanın ekserîsini bu yola şeytanın himmetiyle sevkettim ve ediyorum.”
Elcevab: Biz dahi Kur'ân nâmına diyoruz ki: Ey bîçâre insan! Aklını başına al! Ehl‑i dalâletin vekilini dinleme! Eğer onu dinlersen, hasâretin o kadar büyük olur ki; tasavvurundan rûh, akıl ve kalb ürperir.
Senin önünde iki yol var: Birisi: Ehl‑i dalâletin vekilinin gösterdiği şekàvetli yoldur. Diğeri: Kur'ân‑ı Hakîm’in ta'rif ettiği saâdetli yoldur.
İşte o iki yolun pek çok muvâzenelerini çok Söz’lerde, hususan “Küçük Sözler”de gördün ve anladın. Şimdi makam münâsebetiyle binde bir muvâzenelerini yine gör, anla. Şöyle ki:
163
Şirk ve dalâletin ve fısk ve sefâhetin yolu, insanı nihâyet derecede sukùt ettiriyor. Hadsiz elemler içinde nihâyetsiz ağır bir yükü zaîf ve âciz beline yükletir. Çünkü; insan, Cenâb‑ı Hakk’ı tanımazsa ve O’na tevekkül etmezse; o vakit insan, gayet derecede âciz ve zaîf, nihâyet derecede muhtaç, fakir, hadsiz musîbetlere ma'rûz, elemli, kederli bir fânî hayvan hükmünde olup, bütün sevdiği ve alâka peydâ ettiği bütün eşyadan mütemâdiyen firâk elemini çeke çeke, nihâyette bâkî kalan bütün ahbabını bir firâk-ı elîm içinde bırakıp, kabrin zulümâtına yalnız olarak gider. Hem müddet-i hayatında gayet cüz'î bir ihtiyar ve küçük bir iktidar ve kısacık bir hayat ve az bir ömür ve sönük bir fikir ile nihâyetsiz elemler ile ve emeller ile faydasız çarpışır. Ve hadsiz arzuların ve makàsıdın tahsiline, semeresiz boşu boşuna çalışır. Hem kendi vücûdunu yükleyemediği hâlde, koca dünya yükünü bîçâre beline ve kafasına yüklenir. Daha Cehennem’e gitmeden Cehennem azâbını çeker.
Evet, şu elîm elemi ve dehşetli manevî azâbı hissetmemek için, ehl‑i dalâlet, ibtal-i his nev'inden gaflet sarhoşluğu ile muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman, yani kabre yakın olduğu vakit, birden hisseder. Çünkü; Cenâb-ı Hakk’a hakîki abd olmazsa, kendi kendine mâlik zannedecek. Hâlbuki; o cüz'î ihtiyar, o küçük iktidarı ile şu fırtınalı dünyada vücûdunu idare edemiyor. Hayatına muzır mikroptan tut, tâ zelzeleye kadar binler tâife düşmanları, hayatına karşı tehâcüm vaziyetinde görür. Elîm bir korku dehşeti içinde her vakit kendine müdhiş görünen kabir kapısına bakıyor.
164
Hem bu vaziyette iken, insaniyet itibariyle nev'‑i insanî ile ve dünya ile alâkadar olduğu hâlde; dünyayı ve insanı, bir Hakîm, Alîm, Kadîr, Rahîm, Kerîm bir Zât’ın tasarrufunda tasavvur etmediği ve onları tesâdüf ve tabiata havâle ettiği için, dünyanın ehvâli ve insanın ahvâli onu dâima iz'aç eder. Kendi elemiyle beraber insanların elemini de çeker. Dünyanın zelzelesi, tâunu, tûfânı, kaht u galâsı, fenâ ve zevâli, ona gayet müz'ic ve karanlıklı birer musîbet sûretinde onu tâzib eder.
Hem şu hâldeki insan, merhamet ve şefkate lâyık değildir. Çünkü; kendi kendine bu dehşetli vaziyeti veriyor. Sekizinci Söz’de kuyuya girmiş iki kardeşin muvâzene‑i hâlinde denildiği gibi: Nasıl bir adam, güzel bir bahçede, güzel bir ziyâfette, güzel ahbablar içinde nezâhetli, tatlı, nâmuslu, hoş, meşrû bir lezzet ve eğlenceye kanâat etmeyip; gayr-ı meşrû ve mülevves bir lezzet için, çirkin ve necis bir şarabı içse, sarhoş olup kendini kış ortasında, pis bir yerde, ve hattâ canavarlar içinde tahayyül etse, titreyip bağırıp çağırsa, nasıl merhamete lâyık değil… Çünkü; ehl-i nâmus ve mübârek arkadaşlarını canavar tasavvur eder. Onlara karşı hakaret eder. Hem ziyâfetteki lezîz taamları ve temiz kapları mülevves, pis taşlar tasavvur eder, kırmağa başlar. Hem mecliste muhterem kitapları ve mânidâr mektûbları mânâsız ve âdi nakışlar tasavvur eder, yırtarak ayak altına atar ve hâkezâ… Böyle bir şahıs, nasıl merhamete müstehak değildir. Belki tokada müstehaktır.
Öyle de; sû‑i ihtiyarından neş'et eden küfür sarhoşluğu ile ve dalâlet dîvâneliğiyle Sâni'-i Hakîm’in şu misâfirhâne-i dünyasını, tesâdüf ve tabiat oyuncağı olduğunu tevehhüm edip ve cilve-i Esmâ-i İlâhiye’yi tazelendiren masnûâtın, zamanın geçmesiyle vazifelerinin bittiğinden âlem-i gayba geçmelerini, adem ile i'dâm tasavvur ederek; ve tesbihât sadâlarını, zevâl ve firâk-ı ebedî vâveylâsı olduklarını tahayyül ettiğinden; ve Mektûbat-ı Samedâniye olan şu mevcûdât sahifelerini, mânâsız, karmakarışık tasavvur ettiğinden; ve âlem-i rahmete yol açan kabir kapısını, zulümât-ı adem ağzı tasavvur ettiğinden; ve eceli, hakîki ahbablara visâl dâveti olduğu hâlde, bütün ahbablardan firâk nöbeti tasavvur ettiğinden; hem kendini dehşetli bir azâb-ı elîmde bırakıyor‥ hem mevcûdâtı, hem Cenâb-ı Hakk’ın esmâsını, hem mektûbatını inkâr ve tezyif ve tahkîr ettiğinden; merhamete ve şefkate lâyık olmadığı gibi, şiddetli bir azâba da müstehaktır. Hiçbir cihette merhamete lâyık değildir.
165
İşte ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve sefâhet! Şu dehşetli sukùta karşı ve ezici me'yûsiyete mukâbil; hangi tekemmülünüz, hangi fünûnunuz, hangi kemâliniz, hangi medeniyetiniz, hangi terakkiyâtınız karşı gelebilir? Rûh-u beşerin eşedd-i ihtiyaç ile muhtaç olduğu hakîki tesellîyi nerede bulabilirsiniz? Hem güvendiğiniz ve bel bağladığınız ve âsâr-ı İlâhiye’yi ve ihsânat-ı Rabbâniye’yi onlara isnâd ettiğiniz hangi tabiatınız, hangi esbâbınız, hangi şerîkiniz, hangi keşfiyâtınız, hangi milletiniz, hangi bâtıl ma'bûdunuz sizi, sizce i'dâm-ı ebedî olan mevtin zulümâtından kurtarıp; kabir hududundan, berzah hududundan, mahşer hududundan, sırat köprüsünden hâkimâne geçirebilir? Saâdet-i ebediyeye mazhar edebilir? Hâlbuki; kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki; bütün bu dâire-i azîme ve bu geniş hududlar, O’nun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır…
166
Hem dahi, ey bedbaht ehl‑i dalâlet ve gaflet! “Gayr-ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azâb çekmektir.” kaidesi sırrınca; siz fıtratınızdaki Cenâb-ı Hakk’ın zât ve sıfât ve esmâsına sarfedilecek muhabbet ve mârifet isti'dâdını ve şükür ve ibâdât cihâzâtını, nefsinize ve dünyaya gayr-ı meşrû bir sûrette sarfettiğinizden, bil'istihkak cezasını çekiyorsunuz. Çünkü; Cenâb-ı Hakk’a ait muhabbeti, nefsinize verdiniz. Mahbûbunuz olan nefsinizin hadsiz belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; hakîki bir rahatı, o mahbûbunuza vermiyorsunuz. Hem onu, hakîki mahbûb olan Kadîr-i Mutlak’a tevekkül ile teslîm etmiyorsunuz. Dâima elem çekiyorsunuz.
Hem Cenâb‑ı Hakk’ın esmâ ve sıfâtına ait muhabbeti, dünyaya verdiniz ve âsâr-ı san'atını, âlemin esbâbına taksim ettiniz; belâsını çekiyorsunuz. Çünkü; o hadsiz mahbûblarınızın bir kısmı, size “Allah’a ısmarladık!” demeyip, size arkasını çevirip, bırakıp gidiyor. Bir kısmı sizi hiç tanımıyor. Tanısa da sizi sevmiyor. Sevse de size bir fayda vermiyor. Dâima hadsiz firâklardan ve ümîdsiz dönmemek üzere zevâllerden azâb çekiyorsunuz.
İşte ehl‑i dalâletin “saâdet‑i hayatiye” ve “tekemmülât‑ı insaniye” ve “mehâsin‑i medeniyet” ve “lezzet‑i hürriyet” dedikleri şeylerin iç yüzleri ve mâhiyetleri budur. Sefâhet ve sarhoşluk bir perdedir, muvakkaten hissettirmez. “Tuh onların aklına!” de…
Amma, Kur'ân’ın cadde‑i nurâniyesi ise; bütün ehl‑i dalâletin çektiği yaraları, hakàik-ı îmâniye ile tedâvi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümâtı dağıtır. Bütün dalâlet ve helâket kapılarını kapatır. Şöyle ki:
İnsanın za'f ve aczini ve fakr ve ihtiyacını, bir Kadîr‑i Rahîm’e tevekkül ile tedâvi eder. Hayat ve vücûdun yükünü, O’nun kudretine, rahmetine teslîm edip, kendine yüklemeyip, belki kendisi o hayatına ve nefsine biner hükmünde bir rahat makam bulur. Kendisinin “Nâtık bir hayvan” değil, belki hakîki bir insan ve makbûl bir misâfir-i Rahmân olduğunu bildirir. Dünyayı, bir misâfirhâne-i Rahmân olduğunu göstermekle ve dünyadaki mevcûdât ise, Esmâ-i İlâhiye’nin âyineleri olduklarını ve masnûâtı ise, her vakit tazelenen Mektûbat-ı Samedâniye olduklarını bildirmekle, insanın fenâ-yı dünyadan ve zevâl-i eşyadan ve hubb-u fâniyâttan gelen yaralarını güzelce tedâvi eder ve evhâmın zulümâtından kurtarır.
167
Hem mevt ve eceli, âlem‑i berzah’a giden ve âlem-i bekà’da olan ahbablara visâl ve mülâkat mukaddimesi olarak gösterir. Ehl-i dalâletin nazarında bütün ahbabından bir firâk-ı ebedî telâkki ettiği ölüm yaralarını böylece tedâvi eder. Ve o firâk, ayn-ı likà olduğunu isbât eder.
Hem kabrin, âlem‑i rahmete ve dâr-ı saâdete ve bağistan-ı cinâna ve nuristan-ı Rahmân’a açılan bir kapı olduğunu isbât etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izâle edip, en elîm ve kasâvetli ve sıkıntılı olan Berzah seyahatini, en lezîz ve ünsiyetli ve ferâhlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani; kabir, ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.
Hem mü'mine der: “İhtiyarın cüz'î ise, kendi Mâlikinin irâde‑i külliyesine işini bırak. İktidarın küçük ise, Kadîr-i Mutlak’ın kudretine i'timâd et. Hayatın az ise, hayat-ı bâkiyeyi düşün. Ömrün kısa ise, ebedî bir ömrün var, merak etme. Fikrin sönük ise, Kur'ân’ın güneşi altına gir. Îmânın nuruyla bak ki; yıldız böceği olan fikrin yerine, herbir âyet-i Kur'ân, birer yıldız misillû sana ışık verir. Hem hadsiz emellerin, elemlerin varsa, nihâyetsiz bir sevâb ve hadsiz bir rahmet seni bekliyor. Hem hadsiz arzuların, makàsıdın varsa, onları düşünüp muzdarib olma. Onlar bu dünyaya sığışmaz. Onların yerleri başka diyardır. Ve onları veren de başkadır.”
168
Hem der: “Ey İnsan! Sen kendine mâlik değilsin. Sen, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr, rahmeti hadsiz bir Rahîm‑i Zât-ı Zülcelâl’in memlûküsün. Öyle ise; sen, kendi hayatını kendine yükleyip zahmet çekme, çünkü; hayatı veren O’dur, idare eden de O’dur. Hem dünya sâhibsiz değil ki; sen kendi kafana dünya yükünü yüklettirerek, ehvâlini düşünüp merak etme. Çünkü; onun sâhibi Hakîm’dir, Alîm’dir. Sen de misâfirsin; fuzûlî olarak karışma, karıştırma.
Hem insanlar, hayvanlar gibi mevcûdât, başıboş değiller; belki vazifedâr memurdurlar. Bir Hakîm‑i Rahîm’in nazarındadırlar. Onların âlâm ve meşakkatlerini düşünüp, rûhuna elem çektirme. Ve onların Hàlık-ı Rahîm’inin rahmetinden daha ileri şefkatini sürme. Hem sana düşmanlık vaziyetini alan, mikroptan, tâ tâun ve tûfân ve kaht ve zelzeleye kadar bütün eşyanın dizginleri, O Rahîm-i Hakîm’in elindedirler. O Hakîm’dir, abes iş yapmaz. Rahîm’dir, rahîmiyeti çoktur. Yaptığı her işinde bir nev'i lütûf var.”
169
Hem der: “Şu âlem, çendan fânîdir; fakat ebedî bir âlemin levâzımatını yetiştiriyor. Çendan zâildir, geçicidir; fakat bâkî meyveler veriyor, Bâkî bir Zât’ın bâkî esmâsının cilvelerini gösteriyor. Ve çendan lezzetleri az, elemleri çoktur; fakat Rahmân‑ı Rahîm’in iltifatâtı; zevâlsiz, hakîki lezzetlerdir. Elemler ise, sevâb cihetiyle manevî lezzet yetiştiriyor. Mâdem meşrû dâire; rûh ve kalb ve nefsin bütün lezzetlerine, safâlarına, keyiflerine kâfîdir; gayr-ı meşrû dâireye girme. Çünkü; o dâiredeki bir lezzetin bazen bin elemi var. Hem hakîki ve dâimî lezzet olan iltifatât-ı Rahmâniye’yi kaybetmeye sebebdir.
Hem dalâletin yolunda – sâbıkan beyân edildiği gibi – esfel‑i sâfilîne insanı öyle bir sukùt ettiriyor ki; hiçbir medeniyet, hiçbir felsefe ona çare bulamadıkları ve o derin zulümât kuyusundan hiçbir terakkiyât-ı beşeriye, hiçbir kemâlât-ı fenniye, insanı çıkaramadığı hâlde; Kur'ân-ı Hakîm, îmân ve amel-i sâlih ile o esfel-i sâfilîne sukùttan, insanı a'lâ-yı illiyîne çıkarır. Ve delâil-i kat'iyye ile çıkarmasını isbât ediyor. Ve o derin kuyuyu terakkiyât-ı maneviyenin basamaklarıyla ve tekemmülât-ı rûhiyenin cihâzâtıyla dolduruyor.
Hem beşerin uzun ve fırtınalı ve dağdağalı olan ebed tarafındaki yolculuğunu gayet derecede teshîl eder ve kolaylaştırır. Bin, belki ellibin senelik mesâfeyi bir günde kestirecek vesâiti gösterir.
Hem Sultan‑ı Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl’i tanıttırmakla, insanı O’na bir memur abd ve bir vazifedâr misâfir vaziyetini verir. Hem dünya misâfirhânesinde, hem berzahî ve uhrevî menzillerde kemâl-i rahatla seyahatini te'min eder. Nasıl ki; bir pâdişahın müstakîm bir memuru, onun dâire-i memleketinde, hem her vilâyetin hududlarından sühûletle ve tayyare, gemi, şimendifer gibi sür'atli vâsıta-i seyahatle gezer, geçer. Öyle de; Sultan-ı Ezelî’ye îmân ile intisab eden ve amel-i sâlih ile itâat eden bir insan, şu misâfirhâne-i dünya menzillerinden ve âlem-i Berzah ve âlem-i Mahşer dâirelerinden ve hâkezâ‥ kabirden sonraki bütün âlemlerin geniş hududlarından berk ve burâk sür'atinde geçer. Tâ saâdet-i ebediyeyi bulur.” Ve şu hakikati kat'î isbât eder. Ve asfiyâ ve evliyâya gösterir.
170
Hem de Kur'ân’ın hakikati der ki: “Ey mü'min! Sendeki nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini, çirkin ve noksan ve şerûr ve sana muzır olan nefs‑i emmârene verme. Onu mahbûb ve onun hevâsını kendine ma'bûd ittihàz etme. Belki sendeki o nihâyetsiz muhabbet kàbiliyetini; nihâyetsiz bir muhabbete lâyık, hem nihâyetsiz sana ihsân edebilen, hem istikbâlde seni nihâyetsiz mes'ûd eden, hem bütün alâkadar olduğun ve onların saâdetleriyle mes'ûd olduğun bütün zâtları, ihsânatıyla mes'ûd eden, hem nihâyetsiz kemâlâtı bulunan ve nihâyetsiz derecede kudsî, ulvî, münezzeh, kusursuz, noksansız, zevâlsiz cemâl sâhibi olan ve bütün esmâsı, nihâyet derecede güzel olan ve her isminde pek çok envâr-ı hüsün ve cemâl bulunan ve Cennet bütün güzellikleriyle ve ni'metleriyle, O’nun cemâl-i rahmetini ve rahmet-i cemâlini gösteren ve sevimli ve sevilen bütün kâinâttaki bütün hüsün ve cemâl ve mehâsin ve kemâlât, O’nun cemâline ve kemâline işâret eden ve delâlet eden ve emâre olan bir Zât’ı, mahbûb ve ma'bûd ittihàz et!‥”
171
Hem der: “Ey İnsan! O’nun esmâ ve sıfâtına ait isti'dâd‑ı muhabbetini, sâir bekàsız mevcûdâta verme, fâidesiz mahlûkata dağıtma. Çünkü; âsâr ve mahlûkat fânîdirler. Fakat o âsârda ve o masnûâtta nakışları, cilveleri görünen Esmâ-i Hüsnâ, bâkîdirler, dâimîdirler. Ve esmâ ve sıfâtın herbirisinde binler merâtib-i ihsân ve cemâl ve binler tabakàt-ı kemâl ve muhabbet var. Sen yalnız Rahmân ismine bak ki; Cennet bir cilvesi ve saâdet-i ebediye, bir lem'ası ve dünyadaki bütün rızık ve ni'met, bir katresidir.”
İşte şu muvâzene, ehl‑i dalâletle ehl-i îmânın hayat ve vazife cihetindeki mâhiyetlerine işâret eden: لَقَدْخَلَقْنَا الْاِنْسَانَ ف۪ٓي اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍ ❋ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَ ❋ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ hem netice ve âkıbetlerine işâret eden: فَمَا بَكَتْ عَلَيْهِمُ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُolan âyete dikkat et. Ne kadar ulvî, mu'cizâne, beyân ettiğimiz muvâzeneyi ifâde ederler.
Birinci âyet; Onbirinci Söz’de tafsîlen o âyetin i'câzkârâne ve îcâzkârâne ifâde ettiği hakikati, o sözde beyân edildiğinden, onu oraya havâle ederiz. İkinci âyet ise; yalnız bir küçük işâretle göstereceğiz ki, ne kadar ulvî bir hakikati ifâde ediyor. Şöyle ki:
Şu âyet, mefhûm‑u muvâfık ile şöyle fermân ediyor: “Ehl‑i dalâletin ölmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlamıyorlar.” Ve mefhûm‑u muhâlif ile delâlet ediyor ki; “Ehl‑i îmânın dünyadan gitmesiyle, semâvât ve zemin, onların üstünde ağlıyor…”
172
Yani: Ehl‑i dalâlet, mâdem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor, mânâlarını bilmiyor, onların kıymetlerini iskàt ediyor. Sâni'lerini tanımıyor. Onlara karşı bir hakaret, bir adâvet ettiğinden; elbette semâvât ve zemin, onlara ağlamak değil, belki onlara nefrîn eder. Onların gebermesiyle memnun olurlar. Ve mefhûm-u muhâlif ile der: “Semâvât ve arz, ehl‑i îmânın ölmesiyle ağlarlar.” Zîra ehl‑i îmân ise – çünkü – semâvât ve arzın vazifelerini bilir. Hakîki hakikatlerini tasdik ediyor. Ve onların ifâde ettikleri mânâları îmân ile anlıyor. “Ne kadar güzel yapılmışlar, ne kadar güzel hizmet ediyorlar.” diyor. Ve onlara lâyık kıymeti veriyor ve ihtiram ediyor. Cenâb‑ı Hak hesabına onlara ve onlar âyine oldukları esmâya muhabbet ediyor. İşte bu sır içindir ki; semâvât ve zemin, ağlar gibi ehl-i îmânın zevâline mahzûn oluyorlar.