217

Meyve Risalesi’ndenDördüncü Mes'ele

Yine Gençlik Rehberi’nde izâhı var. Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından suâl edildi ki:
“Küre‑i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderâtıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb-i Umumî’den elli gündür – şimdi yedi seneden geçti aynı hâl – hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Hâlbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemâati ve câmii bırakıp radyo dinlemeğe koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” dediler.
Cevaben dedim ki:
Ömür sermâyesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dâiresinden ve cesed ve hâne dâiresinden, mahalle ve şehir dâiresinden ve vatan ve memleket dâiresinden ve küre‑i arz ve nev'-i beşer dâiresinden tut, tâ zîhayat ve dünya dâiresine kadar, birbiri içinde dâireler var. Herbir dâirede, herbir insanın bir nev'i vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dâirede en büyük ve ehemmiyetli ve dâimî vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyâs ile – küçüklük ve büyüklük ma'kûsen mütenâsib – vazifeler bulunabilir.
Fakat büyük dâirenin câzibedârlığı cihetiyle küçük dâiredeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyanî ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermâye‑i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdâr ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harb boğuşmalarını merak ile takib eden, bir tarafa kalben tarafdâr olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerîk olur.
Birinci Noktaya Cevab İse: Evet, bu Cihan Harbi’nden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet‑i âmme da'vâsından daha ehemmiyetli bir da'vâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir da'vâ açılmış ki; her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek da'vâyı kazanmak için bilâ-tereddüd sarfedecek.
İşte o da'vâ ise, yüzbin meşâhir‑i insaniyenin ve hadsiz nev'-i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, kâinât sâhibinin ve mutasarrıfının binler va'd ve ahdlerine istinâden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki:
218
Herkesin, îmân mukâbilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkî ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek da'vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyûnluk tâunuyla çoklar o da'vâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl‑i keşf ve tahkîk, bir yerde kırk vefiyâttan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekerâtta müşâhede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği da'vânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
İşte o da'vâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o da'vâyı kaybettirmeyen hàrika bir da'vâ vekilini, o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî mâlâyaniyât ile iştigâl etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risale‑i Nur şâkirdleri, herbirimizin yüz derece aklımız ziyâde olsa da ancak bu vazifeye sarfetmek lâzımdır diye kanâatimiz var.
Ey hapis musîbetinde benim yeni kardeşlerim! Sizler, benim ile beraber gelen eski kardeşlerim gibi Risale‑i Nuru görmemişsiniz. Ben onları ve onlar gibi binler şâkirdleri şâhid göstererek derim ve isbât ederim ve isbât etmişim ki:
O büyük da'vâyı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o da'vânın kazancının vesikası ve senedi ve berâtı olan îmân‑ı tahkîkîyi eline veren ve Kur'ân-ı Hakîm’in mu'cize-i maneviyesinden neş'et edip çıkan ve bu zamanın birinci bir da'vâ vekili bulunan Risale-i Nurdur. Bu onsekiz senedir benim düşmanlarım ve zındıklar ve maddiyûnlar, aleyhimde gayet gaddârâne desîselerle hükûmetin bazı erkânlarını iğfal ederek bizi imha için bu defa gibi eskide dahi hapislere, zindânlara soktukları hâlde, Risale-i Nurun çelik kalesinde yüzotuz parça cihâzâtından ancak iki-üç parçasına ilişebilmişler. Demek avukat tutmak isteyen onu elde etse yeter.
Hem korkmayınız, Risale‑i Nur yasak olmaz; hükûmet-i cumhûriyenin meb'ûsları ve erkânlarının ellerinde mühim risaleleri iki-üçü müstesnâ olarak serbest geziyorlardı. İnşâallâh, bir zaman hapishâneleri tam bir ıslahhâne yapmak için bahtiyar müdürler ve memurlar, o nurları mahpuslara, ekmek ve ilâç gibi tevzî' edecekler.