192
Birinci Mektûb’un Dördüncü Suâli
Mahbûblara olan aşk‑ı mecâzî aşk-ı hakîkiye inkılâb ettiği gibi, acaba ekser nâsta bulunan dünyaya karşı olan aşk-ı mecâzî dahi bir aşk-ı hakîkiye inkılâb edebilir mi?
Elcevab: Evet, dünyanın fânî yüzüne karşı olan aşk‑ı mecâzî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zevâl ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâkî bir mahbûb arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmağa muvaffak olursa; o gayr-ı meşrû mecâzî aşk, o vakit aşk-ı hakîkiye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şart ile ki; kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını, haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğer ki, hàrika olarak bir dest-i inâyet onu kurtarsın. Şu hakikati tenvir için şu temsîle bak:
Meselâ, şu güzel zînetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endâm âyinesi bulunsa, o vakit beş oda olur. Biri hakîki ve umumî, dördü misâlî ve hususî… Herbirimiz kendi âyinemiz vâsıtasıyla, hususî odamızın şeklini, hey'etini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak, kırmızı; yeşil boyasak, yeşil gösterir. Ve hâkezâ‥ âyinede tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz; çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyîr edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmak ile odanı harâb edebilirsin, ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.
İşte dünya, süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endâm âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir; hayatımız bir kalem‥ onunla sahife‑i a'mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor.
193
Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki; dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fânî, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine olduğu ve temsîl ettiği güzel nukùş‑u esmâ-i İlâhiye’ye döner; ondan, cilve-i esmâya intikal eder.
Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet’in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedîd hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı, onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecâzî aşk, hakîki aşka inkılâb eder.
Yoksa, نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ اُولٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek, hususî, kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sâbit bilip kendini lâyemût farzederek dünyaya saplansa, şedîd hissiyat ile ona sarılsa, onda boğulur gider. O muhabbet onun için hadsiz belâ ve azâbdır. Çünkü, o muhabbetten yetîmâne bir şefkat, me'yûsâne bir rikkat tevellüd eder. Bütün zîhayatlara acır; hattâ güzel ve zevâle ma'rûz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden bir şey gelmez, ye's‑i mutlak içinde elem çeker.
Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedîd şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryâk bulur ki; acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevâlinde bir Zât‑ı Bâkî’nin bâkî esmâsının dâimî cilvelerini temsîl eden âyine-i ervâhları bâkî görür; şefkati, bir sürûra inkılâb eder. Hem zevâl ve fenâya ma'rûz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsâs eden bir nakş ve tahsin ve san'at ve tezyîn ve ihsân ve tenvir-i dâimîyi görür. O zevâl ve fenâyı, tezyîd-i hüsün ve tecdîd-i lezzet ve teşhîr-i san'at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyâdeleştirir.
194
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî