139

Yirmialtıncı Söz’denÜçüncü Mebhasın Sonu ve Dördüncü Mebhas

Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış, hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştâk olan kalb ve rûh için, kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevab: Kat'a ve asla!‥ Sıkıntı vermediği gibi, nihâyetsiz bir hìffet, bir rahatlık ve revh u reyhânı veren ve emn ü emânı te'min eden bir sürûr, bir nur veriyor. Çünkü; insan kadere îmân etmezse, küçük bir dâirede cüz'î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçâre rûhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünkü; insan bütün kâinâtla alâkadardır. Nihâyetsiz makàsıd ve metâlibi var. Kudreti, irâdesi, hürriyeti, milyondan birisine kâfî gelmediği için, çektiği manevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefînesine atar, kemâl‑i rahat ile, rûh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydân veriyor. Yalnız nefs-i emmârenin cüz'î hürriyetini selbeder ve fir'avuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.
Kadere îmân o kadar lezzetli, saâdetlidir ki, ta'rif edilmez. Yalnız şu temsîl ile o lezzete ve o saâdete bir işâret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir pâdişahın pâyitahtına giderler. O pâdişahın mahall‑i garâib olan hàs sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gâsıbâne, sârıkâne tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garîb hayvanatın erzâkını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırâb çeker. O Cennet gibi bahçe, başına bir Cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor, idare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da o hırsız edebsiz adam, te'dib sûretiyle hapse atılır.
140
İkinci adam pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misâfir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm‑ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl-i sühûletle işlediğini i'tikàd eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp, kemâl-i safâ ile o Cennet-misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden herşeyi hoş görür, kemâl-i lezzet ve saâdetle hayatını geçirir. İşte, مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırrını anla.

Dördüncü Mebhas

Eğer desen: “Birinci Mebhas’ta isbât ettin ki; kaderin herşeyi güzeldir, hayırdır. Ondan gelen şer de hayırdır, çirkinlik de güzeldir. Hâlbuki; şu dâr‑ı dünyadaki musîbetler, beliyeler, o hükmü cerhediyor?”
Elcevab: Ey şiddet‑i şefkatten şedîd bir elemi hisseden nefsim ve arkadaşım! Vücûd, hayr-ı mahz; adem, şerr-i mahz olduğuna; bütün mehâsin ve kemâlâtın vücûda rücûu ve bütün maâsî ve mesâib ve nekàisin esâsı, adem olduğu, delildir.
Mâdem adem şerr‑i mahzdır; ademe müncer olan veya ademi işmâm eden hâlât dahi şerri tazammun eder. Onun için, vücûdun en parlak nuru olan hayat, ahvâl-i muhtelife içinde yuvarlanıp kuvvet buluyor. Mütebâyin vaziyetlere girip tasaffî ediyor ve müteaddid keyfiyâtı alıp matlûb semerâtı veriyor ve müteaddid tavırlara girip, Vâhib-i Hayat’ın nukùş-u esmâsını güzelce gösterir. İşte şu hakikattendir ki; zîhayatlara, âlâm ve mesâib ve meşakkat ve beliyyât sûretinde, bazı hâlât ârız olur ki; o hâlât ile hayatlarına envâr-ı vücûd teceddüd edip zulümât-ı adem tebâüd ederek hayatları tasaffî ediyor. Zîra tevakkuf, sükûnet, sükût, atâlet, istirahat, yeknesaklık, keyfiyâtta ve ahvâlde birer ademdir. Hattâ en büyük bir lezzet, yeknesaklık içinde hiçe iner.
141
Elhâsıl: Mâdem hayat, Esmâ‑i Hüsnâ’nın nukùşunu gösterir; hayatın başına gelen herşey hasendir. Meselâ: Gayet zengin, nihâyet derecede san'atkâr ve çok san'atlarda mâhir bir zât, âsâr-ı san'atını, hem kıymetdâr servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için bir ücrete mukâbil, bir saatte, murassa', musanna' yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nev'i san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam, o zâta dese: “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun.” demeğe hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin.” diyebilir mi?
İşte onun gibi Sâni'‑i Zülcelâl, Fâtır-ı Bî-misâl, zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letâif ile murassa' olarak giydirdiği vücûd gömleğini Esmâ-i Hüsnâ’nın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musîbetler nev'inde olan keyfiyât, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât-ı hikmet içinde bazı şuâât-ı rahmet ve o şuâât-ı rahmet içinde latîf güzellikler vardır.