173
﷽
فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
اِذْ نَادٰى رَبَّهُٓ اَنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَقُلْ حَسْبِيَ اللّٰهُ لَٓااِلٰهَ اِلَّاهُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِيِّ الْعَظ۪يمِ
يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي
لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَٓاءٌ
Birinci Lem'a
Hazret‑i Yûnus İbn-i Mettâ Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm’ın münâcâtı, en azîm bir münâcâttır ve en mühim bir vesile-i icâbe-i duâdır.
174
Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın kıssa-i meşhûresinin hülâsası:
Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş. Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümîd kesik bir vaziyette, لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ münâcâtı, ona sür'aten vâsıta‑i necât olmuştur.
Şu münâcâtın sırr‑ı azîmi şudur ki:
O vaziyette esbâb bilkülliye sukùt etti. Çünkü o hâlde ona necât verecek öyle bir Zât lâzım ki; hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv‑i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zât, onu sâhil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para fâideleri olmazdı. Demek esbâbın te'siri yok. Müsebbibü'l-Esbâb’dan başka bir melce' olamadığını aynelyakìn gördüğünden, sırr-ı Ehadiyet, nur-u Tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir. O nur-u Tevhid ile hûtun karnını bir tahte'l-bahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvâc dehşeti içinde, denizi, o nur-u Tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydân-ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lamba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdid ve tazyîk eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sâhil-i selâmete çıktı. Şecere-i yaktîn altında o lütf-u Rabbânîyi müşâhede etti.
İşte Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın birinci vaziyetinden yüz derece daha müdhiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz, istikbâldir. İstikbâlimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdân küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. Bu hût, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
175
Mâdem hakîki vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’a iktidâen, umum esbâbdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü'l-Esbâb olan Rabbimize ilticâ edip, لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeliyiz ve aynelyakìn anlamalıyız ki; gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbâl, dünya ve hevâ‑yı nefsin zararlarını def'edecek yalnız O Zât olabilir ki; istikbâl taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir. Acaba Hàlık-ı Semâvât ve Arzdan başka hangi sebeb var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbâli, âhiretin icâdıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak? – Hâşâ – Zât-ı Vâcibü'l-Vücûd’dan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, O’nun izin ve irâdesi olmadan imdâd edemez ve halâskâr olamaz.
176
Mâdem hakikat‑i hâl böyledir. Nasıl ki Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm’a o münâcâtın neticesinde hûtu ona bir merkûb, bir tahte'l-bahir ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtâblı bir latîf sûret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla, لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeliyiz. لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ cümlesiyle istikbâlimize, سُبْحَانَكَ kelimesiyle dünyamıza, اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ fıkrasıyla nefsimize nazar‑ı merhametini celb etmeliyiz. Tâ ki, nur-u îmân ile ve Kur'ânın mehtâbıyla istikbâlimiz tenevvür etsin ve o gecemizin dehşet ve vahşeti, ünsiyet ve tenezzühe inkılâb etsin. Ve mütemâdiyen mevt ve hayatın değişmesiyle seneler ve karnlar emvâcı üstünde hadsiz cenazeler binip ademe atılan dünyamız ve zeminimizde, Kur'ân-ı Hakîm’in tezgâhında yapılan bir sefîne-i maneviye hükmüne geçen Hakikat-i İslâmiyet içine girip, selâmetle o denizin üstünde gezip, tâ sâhil-i selâmete çıkarak hayatımızın vazifesi bitsin. O denizin fırtınaları ve zelzeleleri, sinema perdeleri gibi tenezzühün manzaralarını tazelendirmekle, vahşet ve dehşet yerine, nazar-ı ibret ve tefekkürü keyiflendirerek okşayıp ışıklandırsın. Hem o sırr-ı Kur'ân’la, o terbiye-i Furkàniye ile, nefsimiz bize binmeyecek; merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vâsıtamız olsun.
Elhâsıl: Mâdem insan, mâhiyetinin câmiiyeti itibariyle sıtmadan müteellim olduğu gibi, arzın zelzele ve ihtizâzâtından ve kâinâtın kıyâmet hengâmında zelzele‑i kübrâsından müteellim oluyor. Ve nasıl ki hurdebînî bir mikroptan korkar, ecrâm-ı ulviyeden zuhûr eden kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Hem nasıl ki hânesini sever, koca dünyayı da öyle sever. Hem nasıl ki, küçük bahçesini sever, öyle de; hadsiz ebedî Cennet’i dahi müştâkàne sever. Elbette, böyle bir insanın Ma'bûd’u, Rabbi, melce'i, halâskârı, maksûdu öyle bir Zât olabilir ki; umum kâinât O’nun kabza-i tasarrufunda, zerrât ve seyyârât dahi taht-ı emrindedir. Elbette öyle bir insan dâima Yûnusvâri (A.S.), لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ demeye muhtaçtır.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ