56

Onikinci Söz

وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫تِيَ خَيْرًا كَث۪يرًا

İkinci Esâs

Kur'ân‑ı Hakîm’in hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkıye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvâzenesi:
Felsefenin hàlis bir tilmizi, bir fir'avundur. Fakat menfaati için en hasîs şeye ibâdet eden bir fir'avun‑u zelîldir. Her menfaatli şeyi kendine “Rab” tanır. Hem o dinsiz şâkird, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için, nihâyet zilleti kabûl eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasîse için ayağını öpmekle zillet gösterir, denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şâkird, cebbâr bir mağrûrdur. Fakat kalbinde nokta-i istinâd bulmadığı için zâtında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfürûştur. Hem o şâkird, menfaat-perest hodendiştir ki; gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesâtını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini, bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessâs bir hodgâmdır.
Amma, Hikmet‑i Kur'ân’ın hàlis tilmizi ise, bir abddir; fakat, a'zam‑ı mahlûkata da ibâdete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi a'zam-ı menfaat olan bir şeyi, gaye-i ibâdet kabûl etmez bir abd-i azîzdir. Hem hakîki tilmizi, mütevâzidir, selîm, halîmdir; fakat, Fâtır’ının gayrına, dâire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaîftir, fakr ve za'fını bilir; fakat onun Mâlik-i Kerîm’i, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnîdir ve Seyyid’inin nihâyetsiz kudretine istinâd ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rızâ-yı İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.
57
İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvâzenesiyle anlaşılır.

Üçüncü Esâs

Hikmet‑i felsefe ile Hikmet-i Kur'âniye’nin hayat-ı ictimâiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:
Amma hikmet‑i felsefe ise; hayat‑ı ictimâiyede nokta-i istinâdı, “kuvvet” kabûl eder. Hedefi, “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı, “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını, “unsuriyet, menfî milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyîd”dir.
Hâlbuki; kuvvetin şe'ni, “tecâvüz”dür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde “boğuşmak”tır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, “çarpışmak”tır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan; “tecâvüz”dür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saâdeti selb olmuştur.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta‑i istinâdı, kuvvete bedel “hakk”ı kabûl eder. Gayede menfaate bedel, “fazilet ve rızâ-yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta düstur-u cidâl yerine, “düstur-u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, hevesât-ı nefsâniyenin tecâvüzâtına sed çekip, rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan eder…
Hakkın şe'ni, “ittifak”tır. Faziletin şe'ni, “tesânüd”dür. Düstur‑u teâvünün şe'ni, “birbirinin imdâdına yetişmek”tir. Dinin şe'ni, “uhuvvet”tir, “incizab”tır. Nefsi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, “saâdet-i dâreyn”dir…