219

Meyve Risalesi’ndenSekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası

Yedinci’de haşri, çok makàmâttan soracaktık. Fakat, Hàlık’ımızın isimleriyle verdiği cevab o derece kuvvetli yakìn ve kanâat verdi ki; daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından orada kısa kestik. Şimdi bu mes'elede, âhiret îmânının, hem âhiretin saâdetine, hem dünya saâdetine dair te'min ettiği fâideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saâdet‑i uhreviyeye ait kısmı, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın izâhatı daha hiçbir beyâna ihtiyaç bırakmamış; onu O’na havâle ederek ve saâdet-i dünyeviyeye ait kısmı izâh cihetini Risale-i Nura bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiyesine ait yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyân ederiz.

Birincisi

İnsan, sâir hayvanata muhâlif olarak, hânesiyle alâkadar olduğu misillû dünya ile alâkadardır ve akàribiyle münâsebetdâr olduğu gibi, nev'‑i beşer ile de ciddi ve fıtrî münâsebetdârdır. Ve dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı gibi bir dâr-ı ebedîde bekàsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıdâ ihtiyacını te'min etmeğe çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdâları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeğe fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saâdetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor. Hattâ Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir zaman – küçüklüğümde – hayâlimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâkî fakat âdi ve meşakkatli bir vücûdu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Âh!” çekti, “Cehennem de olsa bekà isterim!” dedi.
220
İşte mâdem mâhiyet‑i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayâliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi' mâhiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. İşte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu hâlde, sermâyesi bir cüz'î cüz'-ü ihtiyarî ve fakr-ı mutlak bir insana, âhirete îmân ne derece kuvvetli ve kâfî ve vâfî bir hazine, bir medâr-ı saâdet ve lezzet, bir medâr-ı istimdâd, bir merci' ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medâr-ı tesellî olduğu öyle bir meyve ve fâidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatını fedâ etse, yine ucuzdur.

İkinci Meyvesi ve Hayat‑ı Şahsiyeye Bakan Bir Fâidesi

Üçüncü Mes'ele’de izâh edilen ve Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.
Evet, her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i'dâmhâneye girmek keyfiyetidir. Bir tek dostu için, rûhunu fedâ eden o bîçâre insanın; binler, belki milyonlar, milyarlar dostları ebedî bir müfârakat içinde i'dâm olmalarını tevehhüm edip Cehennem azâbından beter bir elem – o düşünmek ucundan – göründüğü vakit, âhirete îmân geldi, gözünü açtırdı ve perdeyi kaldırdı‥ “Bak!” dedi. O, îmânla baktı… Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet‑i rûhâniyeyi – o dostları ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrûrâne bir nurânî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müşâhedesiyle – aldı.
Risale‑i Nurda, bu netice hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.

Hayat‑ı Şahsiyeye Ait Üçüncü Bir Fâidesi

İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise; yüksek seciyeleri ve cem'iyetli isti'dâdları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri itibariyledir. Hâlbuki o insan, hem ma'dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâsıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.
221
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrılıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı, akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete îmân imdâda yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan, pek geniş bir zamana çevirir ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire‑i vücûd gösterir.
Babasını, dâr‑ı saâdette ve âlem-i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle ve kardeşini, tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennet’te dahi en güzel bir refîka-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş dâire-i hayatta ve vücûddaki münâsebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz'î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddi sadâkate ve samîmî ihlâsa muvaffak olarak, kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette – derecesine göre – yükselmeğe başlar, insaniyeti teâlî eder. Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinâtın en müntehab ve bahtiyar bir misâfiri ve Sâhib-i kâinâtın en mahbûb ve makbûl bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risale-i Nurda hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesildi.

Dördüncü Bir Fâidesi Ki, İnsanın Hayat‑ı İctimâiyesine Bakıyor

Risale‑i Nurdan Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilen o neticenin bir hülâsası şudur:
Nev'‑i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret îmânıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin isti'dâdlarını taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nâzik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukâvemetsiz rûhunda öyle bir te'sir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçâreye âlet‑i azâb ve işkence edeceği zamanda, âhiret îmânının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der:
222
“Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet’in bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf eder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat Rahmet‑i İlâhiye’ye gitti, yine beni Cennet’te kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim.” diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.
Hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhiret îmânında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yûsâne bir zindân ve hayat işkenceli bir azâb olurdu. Fakat, âhiret îmânı onlara der:
“Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek‥ ve parlak bir hayat ve nihâyetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi' ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhâfaza edilmiş; mükâfâtlarını göreceksiniz.” diye, îmân‑ı âhiret onlara öyle bir tesellî ve inşirah verir ki; herbirinin yüz ihtiyarlık birden başlarına toplansa onları me'yûs etmez.
Nev'‑i insanın üçten birisini teşkil eden gençler; hevesâtları galeyânda, hissiyata mağlûb, cür'etkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret îmânını kaybetseler ve Cehennem azâbını tahattur etmezlerse, hayat‑ı ictimâiyede, ehl-i nâmusun malı ve ırzı ve zaîf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes'ûd hânenin saâdetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört-beş sene azâb çeker. Canavar bir hayvan hükmüne geçer. Eğer îmân-ı âhiret onun imdâdına gelse, çabuk aklını başına alır. “Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat, Cehennem gibi bir zindânı bulunan bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar ve fenâlıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedâr bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaîf olacağım.” diye birden, zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu mânânın dahi Risale‑i Nurda bürhânlarıyla izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.
223
Hem nev'‑i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musîbet-zedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar; eğer îmân‑ı âhiret onların imdâdına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve nâmusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağrûrâne ihaneti ve büyük musîbetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm me'yûsiyeti ve bir-iki dakika veya bir-iki saat keyif yüzünden beş-on sene böyle bir hapis azâbını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o bîçârelere dünyayı zindân ve hayatı bir işkenceli azâba çevirir. Eğer âhirete îmân imdâdlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, me'yûsiyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri, derece-i îmânına göre kısmen ve bazen tamamen zâil olur.
Hattâ diyebilirim ki; benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehşetli musîbetimizde, eğer îmân‑ı âhiret yardım etmese idi, bir gün dayanmak, ölüm kadar te'sir edip bizi hayattan istifâ etmeğe sevkedecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musîbetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler Risale-i Nur Risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymetdâr kitaplarımın ziya'ları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım hâlde, sizi kasemle te'min ederim ki; îmân-ı bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve tesellî ve metânet; belki mücâhidâne, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfâtı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi Medrese-i Yûsufiye ünvânına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Arasıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş'et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve rahat-ı kalb ile derslerime daha ziyâde çalışacaktım. Her ne ise, bu makam münâsebetiyle saded harici girdi, kusura bakılmasın.
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir Cennet’i dahi kendi hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret o hânenin saâdetinde hükmetmezse, o aile efrâdı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azâblar çeker. O Cennet’i, Cehennem’e döner veyâhut muvakkat eğlenceler ve sefâhetlerle aklını tenvîm edip uyutur. Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zevâl ve firâk onu görmesin. Dîvânece, muvakkat ibtal-i his nev'inden bir çare bulur. Çünkü meselâ vâlide, rûhunu fedâ ettiği evlâdını dâima tehlikelere ma'rûz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan evlâdlar, dâim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyâsen, bu dağdağalı kararsız hayat-ı dünyeviyede o mes'ûd zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saâdetini kaybeder ve kısacık bir hayattaki münâsebet ve karâbet dahi, hakîki sadâkati ve samîmî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukùt eder.
224
Eğer âhirete îmân o hâneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münâsebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr‑ı âhirette saâdet-i ebediyede dahi o münâsebetlerin devamı ölçüsüyle samîmî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakîki insaniyet saâdeti o hânede başlar inkişafa.
Bu mânâ dahi hüccetlerle Risale‑i Nurda beyânına binâen kısa kesildi.
Hem herbir şehir kendi ahâlisine geniş bir hânedir. Eğer îmân‑ı âhiret o büyük aile efrâdında hükmetmezse; güzel ahlâkın esâsları olan ihlâs, samîmiyet, fazilet, hamiyet, fedâkârlık, rızâ-yı İlâhî, sevâb-ı uhrevî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu', riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydân alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamağa başlarlar.
Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir ve vatan dahi bir millî ailenin hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.
Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak!” Kur'ân dersiyle temkin verir.
225
Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak!” aklı başlarına getirir.
Zâlime der: “Şiddetli azâb var, tokat yiyeceksin!” adâlete başını eğdirir.
İhtiyarlara der: “Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze, bâkî bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmağa çalış!” ağlamasını gülmeye çevirir.
Bunlara kıyâsen cüz'î ve küllî herbir tâifede hüsn‑ü te'sirini gösterir, ışıklandırır. Nev'-i beşerin hayat-ı ictimâiyesiyle alâkadar olan ictimâiyyûn ve ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın! İşte îmân-ı âhiretin binler fâidelerinden işâret ettiğimiz beş-altı nümûnelerine sâirleri kıyâs edilse kat'î anlaşılır ki; iki cihanın ve iki hayatın medâr-ı saâdeti yalnız îmândır.