129

Yirmibeşinci Söz’denİkinci Cilve

Kur'ân’ın şebâbetidir. Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhâfaza ediyor. Evet Kur'ân, bir hutbe‑i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakàt-ı beşeriyeye birden hitâb ettiği için öyle dâimî bir şebâbeti bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ, efkârca muhtelif ve isti'dâdca mütebâyin asırlardan her asra göre güyâ o asra mahsûs gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin âsâr ve kanunları beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur'ân’ın hükümleri ve kanunları, o kadar sâbit ve râsihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyâde kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyâde kendine güvenen ve Kur'ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hâzır ve şu asrın ehl-i kitab insanları Kur'ân’ın يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِيَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ hitâb‑ı mürşidânesine o kadar muhtaçtır ki, güyâ o hitâb doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ lafzı يَا اَهْلَ الْمَكْتَبِ mânâsını dahi tazammun eder. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebâbetiyle يَٓا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَٓاءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْsayhasını âlemin aktârına savuruyor.
130
Meselâ: Şahıslar, cemâatler, muârazasından âciz kaldıkları Kur'ân’a karşı; bütün nev'‑i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hâzıra, Kur'ân’a karşı muâraza vaziyetini almıştır, İ'câz-ı Kur'ân’a karşı, sihirleriyle muâraza ediyor. Şimdi, şu müdhiş yeni muârazacıya karşı İ'câz-ı Kur'ân’ı, قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ âyetinin da'vâsını isbât etmek için medeniyetin muâraza sûretiyle vaz'ettiği esâsâtı ve desâtirini, esâsât‑ı Kur'âniye ile karşılaştıracağız.
Birinci Derecede: Birinci Söz’den tâ Yirmibeşinci Söz’e kadar olan muvâzeneler ve mîzanlar ve o Söz’lerin hakikatleri ve başları olan âyetler, iki kere iki dört eder derecesinde medeniyete karşı Kur'ân’ın i'câzını ve galebesini isbât eder.
İkinci Derecede: Onikinci Söz’de isbât edildiği gibi, bir kısım düsturlarını hülâsa etmektir.
İşte, medeniyet‑i hâzıra, felsefesiyle hayat-ı ictimâiye-i beşeriyede nokta-i istinâdı “kuvvet” kabûl eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı “cidâl” tanır. Cemâatlerin râbıtasını “unsuriyet ve menfî milliyet” bilir. Gayesi, hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyîd etmek için bazı “lehviyât”tır.
Hâlbuki: Kuvvetin şe'ni, tecâvüzdür. Menfaatin şe'ni, her arzuya kâfî gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur‑u cidâlin şe'ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe'ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecâvüzdür. İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehâsiniyle beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nev'i sûrî saâdet verip seksenini rahatsızlığa, sefâlete atmıştır.
Amma Hikmet‑i Kur'âniye ise; nokta-i istinâdı, kuvvet yerine “Hakk”ı kabûl eder. Gayede, menfaat yerine “fazilet ve rızâ-yı İlâhî”yi kabûl eder. Hayatta, düstur-u cidâl yerine “düstur-u teâvün”ü esâs tutar. Cemâatlerin râbıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine “râbıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabûl eder. Gâyâtı, “Hevesât-ı nefsâniyenin nâmeşrû tecâvüzâtına sed çekip rûhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan etmektir.”
131
Hakkın şe'ni ise, ittifaktır. Faziletin şe'ni, tesânüddür. Teâvünün şe'ni, birbirinin imdâdına yetişmektir. Dinin şe'ni, uhuvvettir, incizabdır. Nefs‑i emmâreyi gemlemekle bağlamak, rûhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe'ni, saâdet-i dâreyndir. İşte, medeniyet-i hâzıra, edyân-ı sâbıka-i semâviyeden, bâhusus Kur'ân’ın irşadâtından aldığı mehâsinle beraber Kur'ân’a karşı böyle hakikat nazarında mağlûb düşmüştür.
Üçüncü Derece: Binler mesâilinden yalnız nümûne olarak üç‑dört mes'eleyi göstereceğiz. Evet, Kur'ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Dâima gençtir, kuvvetlidir.
Meselâ: Medeniyetin bütün cem'iyât‑ı hayriyeleri ile, bütün cebbârâne şedîd inzibat ve nizâmâtlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur'ân-ı Hakîm’in iki mes'elesine karşı muâraza edemeyip mağlûb düşmüşlerdir.
Meselâ: وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَوَاَحَلَّ اللّٰهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبٰوا
Kur'ân’ın bu galebe‑i i'câzkârânesini bir mukaddime ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:
İşârâtü'l‑İ'câz’da isbât edildiği gibi bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin mâdeni, bir kelime olduğu gibi; bütün ahlâk-ı seyyienin menba'ı dahi, bir kelimedir.
Birinci kelime: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim!”
Evet hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyede hàvâs ve avâm yani, zenginler ve fakirler, muvâzeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvâzenenin esâsı ise; hàvâs tabakasında merhamet ve şefkat; aşağısında, hürmet ve itâattir. Şimdi birinci kelime, hàvâs tabakasını; zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir. İkinci kelime, avâmı; kine, hasede, mübârezeye sevkedip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiği gibi, şu asırda sa'y, sermâye ile mübâreze neticesi herkesçe ma'lûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydâna geldi.
132
İşte medeniyet, bütün cem'iyât‑ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedîd inzibat ve nizâmâtıyla, beşerin o iki tabakasını musâlaha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müdhiş yarasını tedâvi edememiştir. Kur'ân, birinci kelimeyi, esâsından “vücûb‑u zekât” ile kal'eder, tedâvi eder. İkinci kelimenin esâsını “hurmet‑i ribâ” ile kal'edip, tedâvi eder. Evet, âyet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya “Yasaktır!” der. “Kavga kapısını kapamak için banka (ribâ) kapısını kapayınız!” diyerek insanlara fermân eder. Şâkirdlerine “Girmeyiniz!” emreder.
İkinci Esâs: Medeniyet, taaddüd‑ü ezvâcı kabûl etmiyor. Kur'ân’ın o hükmünü, kendine muhâlif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münâfî telâkki eder.
Evet, eğer izdivâcdaki hikmet, yalnız kazâ‑yı şehvet olsa, taaddüd bil'akis olmalı. Hâlbuki, hattâ bütün hayvanatın şehâdetiyle ve izdivâc eden nebâtâtın tasdikiyle sâbittir ki; izdivâcın hikmeti ve gayesi, tenâsüldür. Kazâ-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz'iyedir. Mâdem hikmeten, hakikaten izdivâc, nesil içindir, nev'in bekàsı içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kàbil ve ayın yalnız yarısında kàbil-i telakkuh olan ve elli senede ye'se düşen bir kadın, ekserî vakitte tâ yüz seneye kadar kàbil-i telkîh bir erkeğe kâfî gelmediğinden, medeniyet pek çok fâhişehâneleri kabûl etmeye mecburdur.
Üçüncü Esâs: Muhâkemesiz medeniyet, Kur'ân, kadına sülüs verdiği için âyeti tenkid eder. Hâlbuki hayat‑ı ictimâiyede ekser ahkâm, ekseriyet itibariyle olduğundan; ekseriyet itibariyle bir kadın, kendini himâye edecek birisini bulur. Erkek ise, ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrîk-i mesâî etmeye mecbur olur. İşte bu sûrette bir kadın, pederinden yarısını alsa, kocası noksaniyetini te'min eder. Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüc ettiği kadının idaresine verecek; kız kardeşine müsâvî gelir. İşte, adâlet-i Kur'âniye böyle iktiza eder. Böyle hükmetmiştir.
133
Dördüncü Esâs: Sanem‑perestliği şiddetle Kur'ân men'ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nev'i taklidi olan sûret-perestliği de men'eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden sayıp Kur'ân’a muâraza etmek istemiş. Hâlbuki; gölgeli gölgesiz sûretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder.
Hem, Kur'ân merhameten, kadınların hürmetini muhâfaza için, hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesât‑ı rezîlenin ayağı altında o şefkat mâdenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesât, ehemmiyetsiz bir metâ' hükmüne geçmesinler. Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Hâlbuki, aile hayatı, kadın‑erkek mâbeyninde mütekàbil hürmet ve muhabbetle devam eder. Hâlbuki, açık-saçıklık, samîmî hürmet ve muhabbeti izâle edip ailevî hayatı zehirlemiştir. Hususan, sûret-perestlik, ahlâkı fenâ hâlde sarstığı ve sukùt-u rûha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır:
Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar‑ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de; ölmüş kadınların sûretlerine veyâhut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine heves-perverâne bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrib eder.
134
İşte şu üç misâl gibi binler mesâil‑i Kur'âniye’nin herbirisi, saâdet-i beşeriyeyi dünyada te'mine hizmet etmekle beraber hayat-ı ebediyesine de hizmet eder. Sâir mes'eleleri mezkûr mes'elelere kıyâs edebilirsin.
Nasıl, medeniyet‑i hâzıra Kur'ân’ın hayat-ı ictimâiye-i beşere ait olan düsturlarına karşı mağlûb olup Kur'ân’ın i'câz-ı manevîsine karşı hakikat noktasında iflas eder. Öyle de: Medeniyetin rûhu olan felsefe-i Avrupa ve hikmet-i beşeriyeyi, Hikmet-i Kur'ân’la yirmibeş aded Söz’lerde mîzanlarla iki hikmetin muvâzenesinde hikmet-i felsefiye âcize ve Hikmet-i Kur'âniye’nin mu'cize olduğu kat'iyyetle isbât edilmiştir. Nasıl ki, Onbirinci ve Onikinci Söz’lerde, hikmet-i felsefiyenin aczi ve iflası ve Hikmet-i Kur'âniye’nin i'câzı ve gınâsı isbât edilmiştir‥ müracaat edebilirsin.
Hem, nasıl medeniyet‑i hâzıra, Hikmet-i Kur'ân’ın ilmî ve amelî i'câzına karşı mağlûb oluyor. Öyle de: Medeniyetin edebiyât ve belâğatı da, Kur'ân’ın edeb ve belâğatına karşı nisbeti; öksüz bir yetîmin muzlim bir hüzün ile ümîdsiz ağlayışı, hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın velvele-i gınâsının (şarkı demektir) nisbeti ile, ulvî bir âşığın muvakkat bir iftiraktan müştâkàne, ümîdkârâne bir hüzün ile gınâsı (şarkısı), hem, zafer veya harbe ve ulvî fedâkârlıklara sevketmek için teşvikkârâne kasâid-i vataniyeye nisbeti gibidir. Çünkü; edeb ve belâğat, te'sir-i üslûb itibariyle ya hüzün verir, ya neş'e verir.
Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakdü'l‑ahbabdan gelir, yani ahbabsızlıktan, sâhibsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki; dalâlet-âlûd, tabiat-perest, gaflet-pîşe olan medeniyetin edebiyâtının verdiği hüzündür. İkinci hüzün firâku'l-ahbabdan gelir, yani ahbab var, firâkında müştâkàne bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidayet-edâ, nur-efşân Kur'ân’ın verdiği hüzündür.
135
Amma neş'e ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi, hevesâtına teşvik eder. O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyâtının şe'nidir. İkinci neş'e nefsi susturup, rûhu, kalbi, aklı, sırrı; maâliyâta, vatan‑ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için latîf ve edebli masûmâne bir teşviktir ki, o da Cennet ve saâdet-i ebediyeye ve rü'yet-i Cemâlullâh’a beşeri sevkeden ve şevke getiren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın verdiği neş'edir.
İşte: قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا ifâde ettiği azîm mânâ ve büyük hakikat, kàsırü'l‑fehm olanlarca ve dikkatsizlikle mübâlağalı bir belâğat için muhâl bir sûret zannediliyor. Hâşâ! Mübâlağa değil, muhâl bir sûret değil, ayn-ı hakikat bir belâğat ve mümkün ve vâki sûrettedir.
O sûretin bir vechi şudur ki: Yani, Kur'ân’dan tereşşuh etmeyen ve Kur'ân’ın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur'ân’ı tanzîr edemez, demektir. Hem edememiş ki, gösterilmiyor.
İkinci vecih şudur ki: Cin ve insin hattâ şeytanların netice‑i efkârları ve muhassala-i mesâîleri olan medeniyet ve hikmet-i felsefe ve edebiyât-ı ecnebiye, Kur'ân’ın ahkâm ve hikmet ve belâğatına karşı âciz derekesindedirler, demektir. Nasıl da nümûnesini gösterdik.