28
Üçüncü Mes'ele
Gençlik Rehberi’nde izâhı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:
Bir zaman, Eskişehir Hapishânesi’nin penceresinde bir Cumhûriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı.
Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki; o elli‑altmış kızlardan ve talebelerden kırk-ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azâb çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş-seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhâfaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar‥ kat'î müşâhede ettim. Onların o acınacak hâllerine ağladım. Hapishânedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler‥ geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi hâlime bırakınız, gidiniz.”
Evet gördüğüm hakikattir, hayâl değil. Nasıl ki, bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisâtı sinema ile hâl‑i hâzırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbâl hâdisâtını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefâhetin elli-altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşrû keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.
Ben o Eskişehir Hapishânesi’ndeki müşâhede ile meşgul iken sefâhet ve dalâleti tervîc eden bir şahs‑ı manevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:
“Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.”
Ben de cevaben dedim:
“Mâdem lezzet ve zevk için ölümü hâtıra getirmeyip dalâlet ve sefâhete atılıyorsun, kat'iyyen bil ki; senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman‑ı mâzi ölmüş ve ma'dûmdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalâlet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firâklardan ve o nihâyetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz'î lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbâl zamanı dahi i'tikàdsızlığın cihetiyle yine ma'dûm ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücûda çıkaran ve zaman-ı hâzıra uğrayan bîçârelerin başları, ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemâdiyen akıl alâkadarlığıyla senin îmânsız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefîhâne cüz'î lezzetini zîr ü zeber eder.
29
Eğer dalâleti ve sefâheti bırakıp îmân‑ı tahkîkî ve istikamet dâiresine girsen, îmân nuruyla göreceksin ki; o geçmiş zaman-ı mâzi ma'dûm ve herşeyi çürüten bir mezaristan değil, belki mevcûd ve istikbâle inkılâb eden nurânî bir âlem ve bâkî rûhların istikbâldeki saâdet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle, değil elem, belki îmânın kuvvetine göre Cennet’in bir nev'i manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi; gelecek istikbâl zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki îmân gözüyle görünür ki; saâdet-i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve ni'metlerle dolduran bir Rahmân-ı Rahîm-i Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın ziyâfetleri kurulmuş ve ihsânlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyât var diye îmân sinemasıyla müşâhede ettiğinden, derecesine göre bâkî âlemin bir nev'i lezzetini hissedebilir.
Demek hakîki ve elemsiz lezzet yalnız îmânda ve îmân ile olabilir. Îmânın bu dünyada dahi verdiği binler fâide ve neticelerinden yalnız bir tek fâide ve lezzetini – bu mezkûr bahsimiz münâsebetiyle “Gençlik Rehberi”nde bir hâşiye olarak yazılan – bir temsîl ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Meselâ senin gayet sevdiğin bir tek evlâdın sekerâtta ölmek üzere iken ve me'yûsâne elîm ebedî firâkını düşünürken; birden Hazret‑i Hızır ve Hakîm-i Lokman gibi bir doktor geldi, tiryâk gibi bir mâcun içirdi, o sevimli ve güzel evlâdın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferâh veriyor anlarsın.
30
İşte o çocuk gibi sevdiğin ve ciddi alâkadar olduğun milyonlar sence mahbûb insanlar, o mâzi mezaristanında – senin nazarında – çürüyüp mahvolmak üzere iken, birden hakikat‑i îmân, Hakîm-i Lokman gibi o büyük i'dâmhâne tevehhüm edilen mezaristana kalb penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler. Ve “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz.” lisân-ı hâl ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferâhları îmân bu dünyada dahi vermesiyle isbât eder ki:
“Îmân hakikati öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir Cennet‑i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere-i tûbâsı olur.” dedim.
O muannid döndü dedi: “Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyf ve lezzetle geçirmek için sefâhet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”
Cevaben dedim: “Hayvan gibi olamazsın. Çünkü, hayvanın mâzi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar, Hàlık’ına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, bir şey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister; fakat, o his dahi gider, o elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, bir şefkat‑i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir. Ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan masûm hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat ey insan, senin mâzi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr‑i gaybdan hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firâklar ve gelecekten gelen korkular endişeler, senin cüz'î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Mâdem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul‥ veya aklını îmânla başına al, Kur'ânı dinle… Yüz derece hayvandan ziyâde bu fânî dünyada dahi sâfî lezzetleri kazan!‥” diyerek onu ilzam ettim.
Yine o mütemerrid şahıs döndü dedi: “Hiç olmazsa ecnebî dinsizleri gibi yaşarız.”
31
Cevaben dedim: “Ecnebî dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir Peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemâlâta medâr bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve dâveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah’ı kabûl etmez. Çünkü bütün Peygamberleri ve Allah’ı ve kemâlâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar, ve hiçbir Müslüman, hakîki Yahudî veya Mecûsî veya Nasrânî olmaz. Belki dinsiz olur; seciyeleri bozulur, vatana, millete muzır bir hâlete girer‥” isbât ettim. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, Cehennem’e gitti.
İşte ey bu Medrese‑i Yûsufiye’de benim ders arkadaşlarım! Mâdem hakikat budur ve bu hakikati Risale‑i Nur o derece kat'î ve güneş gibi isbât etmiş ki; yirmi senedir mütemerridlerin inâdlarını kırıp îmâna getiriyor. Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbâlimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan îmân ve istikamet yolunu takib edip boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur'ân’dan bildiğimiz sûreleri okumak ve mânâlarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazâya kalmış farz namazlarımızı kazâ etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishâneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübârek bahçeye çevirmek gibi a'mâl-i sâliha ile hapishâne müdür ve alâkadarları, cânî ve kàtillerin başlarında zebâni gibi azâb memurları değil, belki Medrese-i Yûsufiye’de Cennet’e adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezâret etmek vazifesiyle memur birer müstakîm üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız.