24

İkinci Mes'elenin Hülâsası

Risale‑i Nurdan “Gençlik Rehberi”nin güzelce izâh ettiği gibi, ölüm o kadar kat'î ve zâhirdir ki; bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishâne nasıl ki, mütemâdiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misâfirhânedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi, acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyâde bir istediği var. İşte bu dehşetli hakikatin muammâsını Risale‑i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacık hülâsası şudur:
Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps‑i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkınde bir endişesi, bir mes'elesidir. Evet çaresi var ve Risale‑i Nur, Kur'ânın sırrıyla o çareyi “iki kere iki dört eder” derecesinde kat'î isbât etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
Ölüm ya i'dâm‑ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akàribini asacak bir darağacıdır. Veyâhut başka bir bâkî âleme gitmek ve îmân vesikasıyla saâdet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps‑i münferid ve dipsiz bir kuyudur. Veyâhut bu zindân-ı dünyadan bâkî ve nurânî bir ziyâfetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikati “Gençlik Rehberi” bir temsîl ile isbât etmiş.
Meselâ; bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirâk etmiş bir piyango dâiresi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her hâlde hiç müstesnâsı yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydâna çağıracaklar. Ya “Gel i'dâm ilânını al, darağacına çık!” veya “Dâimî haps‑i münferid pusulasını tut, bu açık kapıya gir!” veyâhut “Sana müjde!. Milyonlar altın bileti sana çıkmış, gel al!” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşâhede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dâiresine girdiklerini; orada büyük ve ciddi memurların kat'î haberleri ile görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishânemize iki hey'et girdi.
25
Bir kafile ellerinde çalgılar, şarablar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeğe çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir. İnsî şeytanlar içine zehir atmışlar.
İkinci cemâat ve hey'et, ellerinde terbiyenâmeler ve helâl yemekler ve mübârek şerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil'ittifak beraber, pek ciddi ve kat'î diyorlar ki: “Eğer o evvelki hey'etin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz; bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket Hâkiminin fermânıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabûl edip ve terbiyenâmelerdeki duâları ve evrâdları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dâiresinde ihsân‑ı şâhâne olarak herbiriniz milyon altun biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şübheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmağa gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermânlar ve bizler müttefikan size kat'î haber veriyoruz” diyorlar.
İşte bu temsîl gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında mukadderât‑ı nev'-i beşer piyangosundan ehl-i îmân ve tâat için – hüsn-ü hâtime şartıyla – ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını yüzde yüz ihtimal ile; sefâhet ve haram ve i'tikàdsızlık ve fıskta devam edenler – tevbe etmemek şartıyla – ya i'dâm-ı ebedî (âhirete inanmayanlara) veya dâimî ve karanlık haps-i münferid (bekà-i rûh’a inanan ve sefâhette gidenlere) ve şekàvet-i ebediye i'lâmını alacaklarını yüzde doksandokuz ihtimal ile kat'î haber veren, başta ellerinde nişane-i tasdik olan hadsiz mu'cizeler bulunan yüzyirmidört bin Peygamberler ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve – sinemada gibi – gölgelerini, keşf ile, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüzyirmidört milyondan ziyâde evliyâlar (Kaddesallâhu Esrârahüm) ve o iki kısım meşâhir-i insaniyenin haberlerini aklen kat'î bürhânlarla ve kuvvetli hüccetlerle – fikren ve mantıken – yakìnî bir sûrette isbât ederek tasdik edip imza basan milyarlar gelen geçen muhakkìkler, müçtehidler ve sıddıkînler; bil'icmâ, mütevâtiren nev'‑i insanın güneşleri, kamerleri, yıldızları olan bu üç cemâat-i azîme ve bu üç tâife-i ehl-i hakikat ve beşerin kudsî kumandanları olan bu üç büyük ve àlî hey'etlerin fermânları ile verdikleri haberleri dinlemeyen ve saâdet-i ebediyeye giden onların gösterdikleri yol olan Sırat-ı Müstakîmde gitmeyenler, yüzde doksan dokuz dehşetli tehlike ihtimalini nazara almayan ve bir tek muhbirin bir yolda “tehlike var” demesiyle o yolu bırakan, başka uzun yolda hareket eden bir adam, elbette ve elbette vaziyeti şudur ki:
26
İki yolun – hadsiz muhbirlerin kat'î ihbarları ile – en kısa ve kolayı ve yüzde yüz Cennet ve saâdet‑i ebediyeyi kazandıranı bırakıp en dağdağalı ve uzun ve sıkıntılı ve yüzde doksandokuz Cehennem hapsini ve şekàvet-i dâimeyi netice veren yolunu ihtiyar ettiği hâlde, dünyada iki yolun, bir tek muhbirin yalan olabilir haberiyle – yüzde bir tek ihtimal – tehlike ve bir ay hapis imkânı bulunan kısa yolu bırakıp, menfaatsiz – yalnız zararsız olduğu için – uzun yolu ihtiyar eden bedbaht, sarhoş dîvâneler gibi, dehşetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uğraşıyor, yalnız onlara ehemmiyet verir derecede aklını, kalbini, rûhunu, insaniyetini kaybetmiş oluyor.
27
Mâdem hakikat‑i hâl budur‥ biz mahpuslar, bu hapis musîbetinden intikamımızı tam almak için o mübârek ikinci hey'etin hediyelerini kabûl etmeliyiz. Yani, nasıl ki, bir dakika intikam lezzeti ve birkaç dakika veya bir-iki saat sefâhet lezzetleriyle bu musîbet; bizi onbeş ve beş ve on ve iki-üç sene bu hapse soktu, dünyamızı bize zindân eyledi; biz dahi bu musîbetin rağmına ve inâdına, bir-iki saat müddet-i hapsi bir-iki gün ibâdete ve iki-üç sene cezamızı – mübârek kafilenin hediyeleriyle – yirmi-otuz sene bâkî bir ömre ve on ve yirmi sene hapiste cezamızı milyonlar sene Cehennem hapsinden affımıza vesile edip fânî dünyamızın ağlamasına mukâbil, bâkî hayatımızı güldürerek bu musîbetten tam intikamımızı almalıyız. Hapishâneyi terbiyehâne gösterip vatanımıza ve milletimize birer terbiyeli, emniyetli, menfaatli adam olmağa çalışmalıyız. Ve hapishâne memurları ve müdürleri ve müdebbirleri dahi, cânî ve eşkıyâ ve serseri ve kàtil ve sefâhetçi ve vatana muzır zannettikleri adamları, bir mübârek dershânede çalışan talebeler görsünler ve müftehirâne Allah’a şükretsinler.