57
Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası
Yedinci’de haşri, çok makàmâttan soracaktık. Fakat, Hàlık’ımızın isimleriyle verdiği cevab o derece kuvvetli yakìn ve kanâat verdi ki; daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından orada kısa kestik.
Şimdi bu mes'elede, âhiret îmânının, hem âhiretin saâdetine, hem dünya saâdetine dair te'min ettiği fâideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saâdet‑i uhreviyeye ait kısmı, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın izâhatı daha hiçbir beyâna ihtiyaç bırakmamış; onu O’na havâle ederek ve saâdet-i dünyeviyeye ait kısmı izâh cihetini Risale-i Nura bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat-ı şahsiye ve hayat-ı ictimâiyesine ait yüzer neticelerinden üç-dört tanesini beyân ederiz.
Birincisi
İnsan, sâir hayvanata muhâlif olarak, hânesiyle alâkadar olduğu misillû dünya ile alâkadardır ve akàribiyle münâsebetdâr olduğu gibi, nev'‑i beşer ile de ciddi ve fıtrî münâsebetdârdır. Ve dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı gibi bir dâr-ı ebedîde bekàsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıdâ ihtiyacını te'min etmeğe çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdâları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeğe fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saâdetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor.
Hattâ Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir zaman – küçüklüğümde – hayâlimden sordum: “Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâkî fakat âdi ve meşakkatli bir vücûdu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden “Âh!” çekti, “Cehennem de olsa bekà isterim!” dedi.
58
İşte mâdem mâhiyet‑i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve-i hayâliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi' mâhiyet-i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. İşte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu hâlde, sermâyesi bir cüz'î cüz'-ü ihtiyarî ve fakr-ı mutlak bir insana, âhirete îmân ne derece kuvvetli ve kâfî ve vâfî bir hazine, bir medâr-ı saâdet ve lezzet, bir medâr-ı istimdâd, bir merci' ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medâr-ı tesellî olduğu öyle bir meyve ve fâidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatını fedâ etse, yine ucuzdur.
İkinci Meyvesi ve Hayat‑ı Şahsiyeye Bakan Bir Fâidesi
Üçüncü Mes'ele’de izâh edilen ve Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.
Evet, her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i'dâmhâneye girmek keyfiyetidir. Bir tek dostu için, rûhunu fedâ eden o bîçâre insanın; binler, belki milyonlar, milyarlar dostları ebedî bir müfârakat içinde i'dâm olmalarını tevehhüm edip Cehennem azâbından beter bir elem – o düşünmek ucundan – göründüğü vakit, âhirete îmân geldi, gözünü açtırdı ve perdeyi kaldırdı‥ “Bak!” dedi. O, îmânla baktı… Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet‑i rûhâniyeyi – o dostları ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrûrâne bir nurânî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müşâhedesiyle – aldı. Risale-i Nurda, bu netice hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.
Hayat‑ı Şahsiyeye Ait Üçüncü Bir Fâidesi
İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise; yüksek seciyeleri ve cem'iyetli isti'dâdları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri itibariyledir. Hâlbuki o insan, hem ma'dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâsıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.
59
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrılıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı, akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete îmân imdâda yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan, pek geniş bir zamana çevirir ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire‑i vücûd gösterir.
Babasını, dâr‑ı saâdette ve âlem-i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle ve kardeşini, tâ ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennet’te dahi en güzel bir refîka-i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş dâire-i hayatta ve vücûddaki münâsebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz'î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddi sadâkate ve samîmî ihlâsa muvaffak olarak, kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette – derecesine göre – yükselmeğe başlar, insaniyeti teâlî eder.
Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinâtın en müntehab ve bahtiyar bir misâfiri ve Sâhib‑i kâinâtın en mahbûb ve makbûl bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risale-i Nurda hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesildi.
Dördüncü Bir Fâidesi Ki, İnsanın Hayat‑ı İctimâiyesine Bakıyor
Risale‑i Nurdan Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilen o neticenin bir hülâsası şudur:
Nev'‑i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret îmânıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin isti'dâdlarını taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nâzik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukâvemetsiz rûhunda öyle bir te'sir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçâreye âlet‑i azâb ve işkence edeceği zamanda, âhiret îmânının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der:
60
“Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet’in bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf eder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat Rahmet‑i İlâhiye’ye gitti, yine beni Cennet’te kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim.” diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.
Hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhiret îmânında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa-i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yûsâne bir zindân ve hayat işkenceli bir azâb olurdu.
Fakat, âhiret îmânı onlara der: “Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek‥ ve parlak bir hayat ve nihâyetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi' ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhâfaza edilmiş; mükâfâtlarını göreceksiniz.” diye, îmân‑ı âhiret onlara öyle bir tesellî ve inşirah verir ki; herbirinin yüz ihtiyarlık birden başlarına toplansa onları me'yûs etmez.
Nev'‑i insanın üçten birisini teşkil eden gençler; hevesâtları galeyânda, hissiyata mağlûb, cür'etkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret îmânını kaybetseler ve Cehennem azâbını tahattur etmezlerse, hayat‑ı ictimâiyede, ehl-i nâmusun malı ve ırzı ve zaîf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes'ûd hânenin saâdetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört-beş sene azâb çeker. Canavar bir hayvan hükmüne geçer.
Eğer îmân‑ı âhiret onun imdâdına gelse, çabuk aklını başına alır. “Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat, Cehennem gibi bir zindânı bulunan bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar ve fenâlıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedâr bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaîf olacağım.” diye birden, zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu mânânın dahi Risale‑i Nurda bürhânlarıyla izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.
61
Hem nev'‑i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musîbet-zedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar; eğer îmân‑ı âhiret onların imdâdına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve nâmusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağrûrâne ihaneti ve büyük musîbetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm me'yûsiyeti ve bir-iki dakika veya bir-iki saat keyif yüzünden beş-on sene böyle bir hapis azâbını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o bîçârelere dünyayı zindân ve hayatı bir işkenceli azâba çevirir.
Eğer âhirete îmân imdâdlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, me'yûsiyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri, derece‑i îmânına göre kısmen ve bazen tamamen zâil olur.
Hattâ diyebilirim ki; benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehşetli musîbetimizde, eğer îmân‑ı âhiret yardım etmese idi, bir gün dayanmak, ölüm kadar te'sir edip bizi hayattan istifâ etmeğe sevkedecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musîbetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler Risale-i Nur Risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymetdâr kitaplarımın ziya'ları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım hâlde, sizi kasemle te'min ederim ki:
Îmân‑ı bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve tesellî ve metânet; belki mücâhidâne, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfâtı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi Medrese-i Yûsufiye ünvânına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Arasıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş'et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve rahat-ı kalb ile derslerime daha ziyâde çalışacaktım. Her ne ise, bu makam münâsebetiyle saded harici girdi, kusura bakılmasın.
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir Cennet’i dahi kendi hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret o hânenin saâdetinde hükmetmezse, o aile efrâdı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azâblar çeker. O Cennet’i, Cehennem’e döner veyâhut muvakkat eğlenceler ve sefâhetlerle aklını tenvîm edip uyutur. Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, tâ görünmesin. Başını gaflete sokar, tâ ölüm ve zevâl ve firâk onu görmesin. Dîvânece, muvakkat ibtal-i his nev'inden bir çare bulur.
62
Çünkü meselâ vâlide, rûhunu fedâ ettiği evlâdını dâima tehlikelere ma'rûz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan evlâdlar, dâim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyâsen, bu dağdağalı kararsız hayat‑ı dünyeviyede o mes'ûd zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saâdetini kaybeder ve kısacık bir hayattaki münâsebet ve karâbet dahi, hakîki sadâkati ve samîmî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukùt eder.
Eğer âhirete îmân o hâneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münâsebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr‑ı âhirette saâdet-i ebediyede dahi o münâsebetlerin devamı ölçüsüyle samîmî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakîki insaniyet saâdeti o hânede başlar inkişafa. Bu mânâ dahi hüccetlerle Risale-i Nurda beyânına binâen kısa kesildi.
Hem herbir şehir kendi ahâlisine geniş bir hânedir. Eğer îmân‑ı âhiret o büyük aile efrâdında hükmetmezse; güzel ahlâkın esâsları olan ihlâs, samîmiyet, fazilet, hamiyet, fedâkârlık, rızâ-yı İlâhî, sevâb-ı uhrevî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu', riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydân alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat-ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamağa başlarlar.
Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir ve vatan dahi bir millî ailenin hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.
Çocuklara der: “Cennet var, haylazlığı bırak!” Kur'ân dersiyle temkin verir.
63
Gençlere der: “Cehennem var, sarhoşluğu bırak!” aklı başlarına getirir.
Zâlime der: “Şiddetli azâb var, tokat yiyeceksin!” adâlete başını eğdirir.
İhtiyarlara der: “Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze, bâkî bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmağa çalış!” ağlamasını gülmeye çevirir.
Bunlara kıyâsen cüz'î ve küllî herbir tâifede hüsn‑ü te'sirini gösterir, ışıklandırır. Nev'-i beşerin hayat-ı ictimâiyesiyle alâkadar olan ictimâiyyûn ve ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın!
İşte îmân‑ı âhiretin binler fâidelerinden işâret ettiğimiz beş-altı nümûnelerine sâirleri kıyâs edilse kat'î anlaşılır ki; iki cihanın ve iki hayatın medâr-ı saâdeti yalnız îmândır.
Risale‑i Nurda Yirmisekizinci Söz’de ve başka risalelerinde, haşrin cismâniyeti cihetinde gelen zaîf şübhelere kuvvetli cevablarına iktifâen burada yalnız bir kısa işâretle deriz ki:
Esmâ‑i İlâhiye’nin en cem'iyetli âyinesi cismâniyettedir. Ve hilkat-i kâinâttaki makàsıd-ı İlâhiye’nin en zengini ve fa'âl merkezi cismâniyettedir. Ve ihsânat-ı Rabbâniye’nin en çok çeşitleri ve rengârenkleri cismâniyettedir. Ve beşerin ihtiyacât dilleriyle Hàlık’ına karşı duâlarının ve teşekkürâtının en kesretli tohumları yine cismâniyettedir. Maneviyat ve rûhâniyât âlemlerinin en mütenevvi' çekirdekleri yine cismâniyettedir.
Bunlara kıyâsen, yüzer küllî hakikatler cismâniyette temerküz ettiğinden Hàlık‑ı Hakîm, zemin yüzünde cismâniyeti çoğaltmak ve mezkûr hakikatlere mazhar eylemek için öyle sür'atli ve dehşetli bir fa'âliyetle kafile kafile arkasına mevcûdâta vücûd giydirir, o meşhere gönderir. Sonra onları terhis eder, başkalarını gönderir. Mütemâdiyen kâinât fabrikasını işlettirir. Cismânî mahsulâtı dokuyup, zemini âhirete ve Cennet’e bir fidanlık bahçesi hükmüne getirir.
64
Hattâ insanın cismânî midesini memnun etmek için o midenin hâl diliyle bekàsına dair duâsını kemâl‑i ehemmiyetle dinleyip kabûl ederek fiilen cevab vermek için, hadsiz ve hesabsız ve yüz binler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet san'atlı taamları ve gayet kıymetli ni'metleri cismâniyete ihzar etmek, bedâhetle ve şeksiz gösterir ki; dâr‑ı âhirette Cennet’in en çok ve en mütenevvi' lezzetleri cismânîdir. Ve saâdet-i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği ni'metleri cismânîdir.
Acaba hiçbir cihet‑i ihtimali ve imkânı var mı ki; bu âdi midenin hâl diliyle bekà duâsını kabûl edip nihâyetsiz mu'cizâtlı maddî taamlar ile onu minnetdâr ederek, her vakit tesâdüfsüz, kasdî olarak fiilen cevab veren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Kerîm, kâinâtın en ehemmiyetli neticesi ve arzın halifesi ve O Hàlık’ın güzîdesi ve perestişkârı olan nev'-i insanın insaniyet mide-i kübrâsı ile küllî ve yüksek ve dâima arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismânî lezzetleri, dâr-ı bekàda verilmesine dair hadsiz umumî duâları kabûl olmasın ve haşr-i cismânî ile fiilen cevab verilmesin, onu ebedî minnetdâr etmesin?‥ Âdeta sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Ve âdi bir neferin kemâl-i ehemmiyetle techizâtına baksın; orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin! Bu yüz derece muhâl ve bâtıldır.
Evet, وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ âyetinin sarâhat‑i kat'iyyesiyle, insan, en ziyâde ünsiyet ettiği ve dünyada nümûnesini tatmış olduğu cismânî lezzetleri Cennet’e lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisân, göz ve kulak gibi a'zâların ettikleri hàlis şükürler ve hususî ibâdetlerin mükâfâtları, o uzuvlara mahsûs cismânî lezzetler ile verilecektir. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, o derece cismânî lezzetleri sarîh bir sûrette beyân eder ki, başka te'viller ile mânâ-yı zâhirîyi kabûl etmemek imkân haricindedir.
65
İşte îmân‑ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasıl ki, a'zâ-yı insanîden midenin hakikati ve ihtiyacâtı, taamların vücûduna kat'î delâlet eder; öyle de; insanın hakikati ve kemâlâtı ve fıtrî ihtiyacâtı ve ebedî arzuları ve îmân-ı âhiretin mezkûr netice ve fâidelerini isteyen hakikatleri ve isti'dâdları daha kat'î olarak âhirete ve Cennet’e ve cismânî bâkî lezzetlere delâlet ve tahakkuklarına şehâdet ettiği gibi, bu kâinâtın hakikat-i kemâlâtı ve mânidâr tekvînî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatler ile alâkadar bütün hakikatleri, dâr-ı âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennem’in açılmasına delâlet ve şehâdet ettiklerini, Risale-i Nur eczâları ve bilhassa Onuncu ve Yirmisekizinci (iki makamı), Yirmidokuzuncu Söz’ler ve Dokuzuncu Şuâ ve Münâcât risaleleri hüccetlerle, parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbât etmişler. Onlara havâle ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Cehennem’e dair beyânât‑ı Kur'âniye o kadar vâzıh ve zâhirdir ki, başka izâhata ihtiyaç bırakmamış. Yalnız bir-iki zaîf şübheyi izâle edecek iki-üç nükteyi – tafsîlini Risale-i Nura havâle edip, gayet kısa bir hülâsasını – beyân edeceğiz.
Birinci Nükte
Cehennem fikri, geçmiş îmân meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçırmıyor. Çünkü, hadsiz rahmet‑i Rabbâniye o korkan adama der: Bana gel, tevbe kapısıyla gir. Tâ Cehennem’in vücûdu değil korkutmak, belki sana Cennet’in lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecâvüz edilen hadsiz mahlûkatın intikamlarını alsın, sizi keyiflendirsin.
Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan, yine Cehennem’in vücûdu bin derece i'dâm‑ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nev'i merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saâdetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ûd olur.
66
Şu hâlde, sen ey mülhid! Dalâletin itibariyle ya i'dâm‑ı ebedî ile ademe düşeceksin veya Cehennem’e gireceksin! Şerr-i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saâdetleriyle memnun ve bir derece mes'ûd olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber i'dâm olmasından, binler derece Cehennem’den ziyâde senin rûhunu ve kalbini ve mâhiyet-i insaniyeni yandırır. Çünkü Cehennem olmazsa Cennet de olmaz. Herşey senin küfrün ile ademe düşer.
Eğer sen Cehennem’e girsen, vücûd dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya Cennet’te mes'ûd veya vücûd dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde Cehennem’in vücûduna tarafdâr olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe tarafdâr olmaktır ki; hadsiz dostlarının saâdetlerinin hiç olmasına tarafdârlıktır.
Evet, Cehennem ise, hayr‑ı mahz olan dâire-i vücûdun Hâkim-i Zülcelâl’inin hakîmâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcûd ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem-i bekàya ait hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zîhayatın celâldarâne meskenleridir.
İkinci Nükte
Cehennem’in vücûdu ve şiddetli azâbı, hadsiz rahmete ve hakîki adâlete ve isrâfsız, mîzanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu isterler. Çünkü, nasıl bin masûmların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukâbil yüzer bîçârelere yüzer merhametsizliktir.
67
Aynen öyle de; Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir‑i mutlak, küfrüyle hem esmâ-i İlâhiye’nin hukukuna inkâr ile tecâvüz‥ hem o esmâya şehâdet eden mevcûdâtın şehâdetlerini tekzîb ile hukuklarına tecâvüz‥ ve mahlûkatın o esmâya karşı tesbihkârâne yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecâvüz‥ ve kâinâtın gaye-i hilkati ve bir sebeb-i vücûdu ve bekàsı olan tezâhür-ü Rubûbiyet-i İlâhiye’ye karşı ubûdiyetlerle mukàbelelerini ve âyinedârlıklarını tekzîb ile hukukuna bir nev'i tecâvüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki, affa kàbiliyeti kalmaz, اِنَّ اللّٰهَ لَايَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ âyetinin tehdidine müstehak olur.
Onu Cehennem’e atmamak, bir yersiz merhamete mukâbil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz da'vâcılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o da'vâcılar, Cehennem’in vücûdunu istedikleri gibi izzet‑i celâl ve azamet-i kemâl dahi kat'î isterler.
Evet, nasıl bir serseri âsî ve raiyete tecâvüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: “Beni hapse atamazsın ve yapamazsın!” diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak.
Aynen öyle de; kâfir‑i mutlak, küfrüyle izzet-i celâline şiddetle dokunuyor. Ve azamet-i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemâl-i rubûbiyet’ine tecâvüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennem’in pek çok vazifeler için pek çok esbâb-ı mûcibesi ve vücûdunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennem’i halketmek ve onları içine atmak, o izzet ve celâlin şe'nidir.
Hem mâhiyet‑i küfür dahi Cehennem’i bildirir. Evet, nasıl ki îmânın mâhiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir Cennet‑i hususiye şekline girebilir ve Cennet’ten bu noktadan gizli haber verir.
68
Aynen öyle de; Risale‑i Nurda deliller ile isbât ve baştaki mes'elelerde dahi işâret edilmiş ki; küfrün ve bilhassa küfr-ü mutlakın ve nifâkın ve irtidadın öyle karanlıklı ve dehşetli elemleri ve manevî azâbları var‥ eğer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî Cehennem olur ve büyük Cehennem’den bu cihette gizli haber verir. Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakikatçikler âhirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işâret eder, “Ben onun bir mâyesiyim.” der. “Ve beni kalbinde taşıyan bedbaht için o zakkum ağacının bir hususî nümûnesi, benim meyvem olur.”
Mâdem küfür hadsiz hukuka bir tecâvüzdür, elbette hadsiz bir cinayettir; öyle ise hadsiz bir azâba müstehak eder. Mâdem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azâbını çekmesini adâlet‑i beşeriye kabûl edip maslahata ve hukuk-u âmmeye muvâfık görür; elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr-ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azâb çekmesi, o kanun-u adâlete muvâfık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki trilyon sekizyüzseksen milyara yakın dakikada azâba müstehak ve خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا sırrına mazhar olur. Her ne ise…
Kur'ân‑ı Hakîm’in Cennet ve Cehennem hakkındaki mu'cizâne izâhatı ve Kur'ânın tefsiri ve O’ndan gelen Risale-i Nurun Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına dair hüccetleri, daha başka beyâna ihtiyaç bırakmamışlar.
69
وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِرَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا ❋ اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا gibi pek çok âyetlerin ve başta Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) ve umum Peygamberler ve ehl-i hakikatin, her vakit duâlarında en ziyâde; اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ ❋ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ ❋ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahy ve şühûda binâen onlarca kat'iyyet kesbeden “Cehennem’den bizi hıfzeyle!” demeleri gösteriyor ki; nev'‑i beşerin en büyük mes'elesi Cehennem’den kurtulmaktır. Ve kâinâtın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennem’dir ki; bir kısım o ehl-i şühûd ve keşif ve tahkîk onu müşâhede eder. Ve bir kısmı tereşşuhâtını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. “Bizi ondan kurtar!” derler.
Evet, bu kâinâtta hayır‑şer, lezzet-elem, ziyâ-zulmet, harâret-bürûdet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalâlet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziyâ, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, harâretin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikati, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücûd bulur. Cehennemsiz Cennet’in pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyâsen, herşey, bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve bir tek hakikati, sünbül verip çok hakikatler olur.
Mâdem bu karışık mevcûdât dâr‑ı fânîden dâr-ı bekàya akıp gidiyor; elbette nasıl ki; hayır, lezzet, ışık, güzellik, îmân gibi şeyler Cennet’e akar; öyle de, şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehennem’e yağar ve bu mütemâdiyen çalkanan kâinâtın selleri o iki havuza girer, durur. Kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktelerine havâle ederek kısa kesiyoruz.
Ey bu Medrese‑i Yûsufiye’de benim ders arkadaşlarım! Bu dehşetli haps‑i ebedîden kurtulmanın kolayı, çaresi, bu dünyevî hapsimizden istifade ederek elimiz mecburiyetle yetişmeyen çok günahlardan kurtulduğumuzla beraber, eski günahlardan tevbe edip farzlarımızı edâ ederek herbir saat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibâdet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necâtımız ve o nurânî Cennet’e girmemiz için en iyi bir fırsattır. Bu fırsatı kaçırırsak, dünyamız ağladığı gibi âhiretimiz dahi ağlayacak, خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ tokadını yiyeceğiz.
70
Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’ler ile nev'‑i beşerin beşten birisine, üçyüz milyon insanlara birden Allâhu Ekber dedirmesi; koca küre‑i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allâhu Ekber kelime‑i kudsiyesini semâvâttaki seyyârât arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmibinden ziyâde hacıların Arafat’ta ve Îd’de beraber birden Allâhu Ekber demeleri, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bin üçyüz sene evvel âl ve sahâbeleriyle söylediği ve emrettiği Allâhu Ekber kelâmının bir nev'i aks‑i sadâsı olarak Rubûbiyet-i İlâhiye’nin رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ azamet‑i ünvânıyla küllî tecellîsine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukàbeledir, diye tahayyül ve his ve kanâat ettim.
Sonra, acaba bu kelâm‑ı kudsînin bizim mes'elemizle dahi münâsebeti var mı diye tahattur ettim. Birden hâtıra geldi ki, başta bu kelâm olarak sâir bâkiyât-ı sâlihât ünvânını taşıyan سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ gibi şeâirden çok kelâmlar cüz'î ve küllî mes'elemizi ihtar ve tahakkukuna işâret ederler.
Meselâ: اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’in bir vech‑i mânâsı Cenâb-ı Hakk’ın kudreti ve ilmi herşeyin fevkınde büyüktür; hiçbir şey dâire-i ilminden çıkamaz. Tasarruf-u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saâdet-i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acîb ve tavr-ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sarâhat‑i kat'iyyesi ile nev'-i beşerin haşri ve neşri, bir tek nefsin icâdı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibariyledir ki, darb-ı mesel hükmünde büyük musîbetlere ve büyük maksadlara karşı, herkes “Allah büyüktür, Allah büyüktür” der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta‑i istinâd yapar.
71
Evet, nasıl ki; Dokuzuncu Söz’de, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibâdâtın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihâtında tekrar ile namazın mânâsını takviye için سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ üç muazzam hakikatlere ve insanın kâinâtta gördüğü medâr‑ı hayret, medâr-ı şükrân ve medâr-ı azamet ve kibriyâ, acîb ve güzel ve büyük, pek çok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş'et eden suâllerine pek kuvvetli cevab verdiği gibi, Onaltıncı Söz’ün âhirinde izâh edilen şu:
Nasıl bir nefer, bayramda bir müşîr ile beraber huzur‑u pâdişaha girer; sâir vakitte, zâbitinin makamı ile onu tanır. Aynen öyle de; her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb-ı Hakk’ı رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ünvânı ile tanımağa başlar. Ve o kibriyâ mertebeleri kalbine açıldıkça, rûhunu istilâ eden mükerrer ve harâretli hayret suâllerine yine اَللّٰهُ اَكْبَرُ tekrarıyla umumuna cevab verdiği misillû; Onüçüncü Lem'a’nın âhirinde izâhı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desîselerini köküyle kesip cevab‑ı kat'î veren yine اَللّٰهُ اَكْبَرُ olduğu gibi; bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevab verdiği misillû, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi dahi haşri ihtar edip ister.
72
Bize der: “Mânâm âhiretsiz olmaz; çünkü, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karşı bütün hamd ve şükür O’na mahsûstur, ifâde ettiğimden, bütün ni'metlerin başı ve ni'metleri hakîki ni'met yapan ve bütün zîşuûru ademin hadsiz musîbetlerinden kurtaran, yalnız saâdet‑i ebediye olabilir ve benim o küllî mânâma mukàbele eder.”
Evet, her mü'min namazlardan sonra, her gün hiç olmazsa yüzelliden ziyâde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ … اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifâde etmesi, ancak ve ancak saâdet‑i ebediyenin ve Cennet’in peşin bir fiatı ve muaccel bir bahâsıdır. Ve dünyanın kısa ve fânî elemlerle âlûde olan ni'metlerine münhasır olmaz ve mahsûs değil ve onlara da, ebedî ni'metlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder. سُبْحَانَ اللّٰهِ kelime‑i kudsiyesi ise, Cenâb-ı Hakk’ı şerîkten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhâlif olan bütün kusurâttan takdis ve tenzîh etmek mânâsıyla, saâdet-i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl-i saltanatının haşmetine medâr olan dâr-ı âhireti ve ondaki Cennet’i ihtar edip delâlet ve işâret eder. Yoksa, sâbıkan isbât edildiği gibi, saâdet-i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedâr olurlar.
İşte bu üç kudsî kelimeler gibi, بِسْمِ اللّٰهِ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve sâir kelimât‑ı mübâreke, herbiri erkân-ı îmâniyenin birer çekirdeği ve bu zamanda keşfedilen et hülâsası ve şeker hülâsası gibi, hem erkân-ı îmâniyenin, hem Kur'ân hakikatlerinin hülâsaları ve bu üçü namazın çekirdekleri oldukları gibi, Kur'ânın dahi çekirdekleri ve parlak bir kısım sûrelerin başlarında pırlanta gibi görünmeleri ve çok sünûhâtı, tesbihâtta başlayan Risale-i Nurun dahi hakîki mâdenleri ve esâsları ve hakikatlerinin çekirdekleridirler.
73
Ve velâyet‑i Ahmediye ve ubûdiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir dâire-i zikirde, namazdan sonraki tesbihâtta bir tarîkat-ı Muhammediye’nin (A.S.M.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyâde mü'minler beraber, o halka-i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler, سُبْحَانَ اللّٰهِ otuzüç, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ otuzüç, اَللّٰهُ اَكْبَرُ otuzüç defa tekrar ederler.
İşte böyle gayet muhteşem bir halka‑i zikirde, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hem Kur'ânın, hem îmânın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan o üç kelime-i mübârekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymetdâr ve sevâblı olduğunu elbette anladınız.
Bu risalenin başında Birinci Mes'elesi namaza dair güzel bir ders olduğu gibi, hiç düşünmediğim hâlde, âdeta ihtiyarsız olarak, onun âhiri de namaz tesbihâtına dair ehemmiyetli bir ders oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى اِنْعَامِهِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ