74
Dokuzuncu Mes'ele
﷽
اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪… اِلٰى اٰخِرِ الْاٰيَةِ
Bu âyet‑i ecma' ve a'lâ ve ekberin bir küllî ve uzun nüktesini beyân etmeğe, bir dehşetli manevî suâl ve bir azametli ve İlâhî bir ni'metin inkişafından neş'et eden bir hâl sebebiyet verdiler. Şöyle ki; ma'nen rûha geldi:
Neden bir cüz'‑ü hakikat-i îmâniyeyi inkâr eden kâfir olur ve kabûl etmeyen Müslüman olmaz? Hâlbuki, Allah ve âhirete îmân birer güneş gibi o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor… Hem neden bir rükün ve hakikat-i îmâniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr-ü mutlaka düşer ve kabûl etmeyen İslâmiyetten çıkar? Hâlbuki sâir erkân-ı îmâniyeye îmânı varsa, onu küfr-ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor?
Elcevab: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakikattir ki, tefrik kabûl etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kàbil‑i inkısam olmazlar. Çünkü, herbir rükn-ü îmânî, kendini isbât eden hüccetleriyle sâir erkân-ı îmâniyeyi isbât eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet-i a'zam olur. Öyle ise, bütün erkânı, bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr-i bâtıl, hakikat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakikati ibtal edip inkâr edemez. Belki adem-i kabûl perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr-ü inâdî yapabilir. Gitgide küfr-ü mutlaka düşer, insaniyeti mahvolur; hem maddî, hem manevî Cehennem’e gider.
75
İşte biz bu makamda, gayet muhtasar işâretler ile ve Meyve Risalesi’nde haşrin isbâtında, sâir erkân‑ı îmâniye haşri de isbât ettiklerini kısacık hülâsalarla beyânı gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hülâsalarla – Cenâb-ı Hakk’ın inâyetiyle – bu nükte-i a'zam altı noktada beyân edilecek.
Birinci Nokta
Îmân‑ı Billâh, kendi hüccetleriyle hem sâir rükünlerini, hem îmân-ı bil'âhireti isbât eder ki; Meyve Risalesinin Yedinci Mes'elesi’nde güzelce göstermiş. Evet bu hadsiz kâinâtı bir saray, bir şehir, bir memleket gibi bütün levâzımı ile idare eden ve mîzan ve intizam dâiresinde çeviren ve hikmetlerle değiştiren ve zerrâtı ve seyyârâtı ve sinekleri ve yıldızları birer muntazam ordu gibi beraber techiz ve idare eden ve emir ve irâdesi dâiresinde mütemâdiyen bir ulvî manevra içinde ta'lim ve tavzifatla fa'âliyete ve seyir ve cevelâna ve ubûdiyetkârâne bir resm-i küşâde ve seyahate getiren ezelî ve bâkî bir Saltanat-ı Rubûbiyet ve ebedî ve dâimî bir Hâkimiyet-i Ulûhiyet, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ve hiçbir ihtimal var mı ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve dâimî saltanatın bâkî bir makarrı ve dâimî bir medârı ve sermedî bir mazharı olan dâr-ı âhiret olmasın? Bin defa hâşâ!
Demek Cenâb‑ı Hakk’ın saltanatı ve rubûbiyeti ve – Yedinci Mes'ele’de beyân edildiği gibi – ekser isimleri ve vücûb-u vücûdunun hüccetleri, âhirete şehâdet ederler ve isterler. Ve bu kutb-u îmânî ne kadar kuvvetli bir nokta-i istinâdı var‥ gör, bil, görür gibi inan.
76
Hem nasıl îmân‑ı Billâh âhiretsiz olmaz; öyle de, Onuncu Söz’de kısa işâretlerle beyân edildiği gibi, hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma'bûdiyetin tezâhürü için bu kâinâtı öyle bir mücessem kitab-ı samedânî ki, her sahifesi bir kitab kadar ve her satırı bir sahife kadar mânâları ifâde eder ve öyle cismânî bir Kur'ân-ı sübhânî ki, herbir âyet-i tekvîniyesi ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktası, herbir harfi birer mu'cize hükmündedir. Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve mânidâr nakışlarla tezyîn edilmiş bir mescid-i Rahmânîdir ki; herbir köşesinde bir tâife, bir nev' ibâdet-i fıtriye ile iştigâl eder bir şekilde halkeden bir Allah, bir Ma'bûd-u bilhak, o kitab-ı kebîrin mânâlarını ders verecek üstadları ve O Kur'ân-ı samedânînin âyetlerini tefsir edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin‥ ve o mescid-i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imâmları ta'yin etmesin‥ ve o üstadlara ve müfessirlere ve imâmlara fermânları vermesin!‥ Hâşâ, yüzbin hâşâ!
Hem cemâl‑i rahmetini ve hüsn-ü şefkatini ve kemâl-i rubûbiyet’ini zîşuûrlara göstermek ve onları şükre ve hamde sevketmek için bu kâinâtı öyle bir ziyâfetgâh ve bir teşhîrgâh ve öyle bir seyrangâh ki; hadsiz çeşit çeşit, lezîz ni'metler ve gayet antika, hadsiz hàrika san'atlar içinde dizilmiş bir tarzda halkeden bir Sâni'-i Rahîm ve Kerîm, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki; o ziyâfetgâhtaki zîşuûr mahlûklar ile konuşmasın ve onlara o ni'metlere mukâbil elçileri vâsıtasıyla vazife-i teşekküriyeyi ve tezâhür-ü rahmetine ve sevdirmesine karşı vazife-i ubûdiyeti bildirmesin!‥ Hâşâ, binler hâşâ!
77
Hem hiç mümkün müdür?‥ Bir Sâni' san'atını sever, beğendirmek ister; hattâ ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delâletiyle, takdir ve tahsinler ile karşılanmak arzu eder ve herbir san'atıyla kendini hem tanıttırmak, hem sevdirmek, hem bir çeşit manevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinâtı antika san'atlarla süslendirdiği hâlde, kâinâttaki zîhayatın kumandanları olan insanlara, onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin; güzel san'atları takdirsiz ve fevkalâde hüsn‑ü esmâsı tahsinsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukàbelesiz kalsın!‥ Hâşâ, yüzbin hâşâ!
Hem bütün zîhayatın ihtiyacât‑ı fıtriyeleri için duâlarına ve hâl dili ile edilen bütün ilticâlara ve arzulara, vakti vaktine, kasd ve ihtiyar ve irâdeyi gösterir bir tarzda hadsiz in'âmlarıyla ve nihâyetsiz ihsânatıyla fiilen ve hâlen sarîh bir sûrette konuşan bir Mütekellim-i Alîm; hiç mümkün müdür, hiç akıl kabûl eder mi; en cüz'î bir zîhayat ile fiilen ve hâlen konuşsun ve tam derdine derman yetiştiren ihsânıyla derdini dinlesin ve ihtiyacını görsün ve bilsin ve bütün kâinâtın en müntehab neticesi ve arzın halifesi ve ekser mahlûkat-ı arziyenin kumandanları olan insanların manevî reisleri ile görüşmesin!‥ Onlar ile, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuştuğu gibi, onlar ile kavlen ve kelâmen konuşmasın ve onlara fermânları ve suhuf ve kitapları göndermesin!‥ Hâşâ, hadsiz hâşâ!
Demek, îmân‑ı Billâh, kat'iyyetiyle ve hadsiz hüccetleriyle وَبِكُتُبِهِ وَرُسُلِهِyani Peygamberlere ve mukaddes kitaplara îmânı isbât eder.
78
Hem hiçbir cihet‑i imkânı var mı ve hiç akıl kabûl eder mi ki; bütün masnûâtıyla kendini tanıttırana ve sevdirene ve teşekkürâtı fiilen ve hâlen isteyene mukâbil; kâinâtı velveleye veren hakikat-i Kur'âniye ile Zülcelâl O San'atkârı ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip ve سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’ler ile küre‑i arzı semâvâta işittirecek derecede konuşturup ve kara ve denizleri cezbeye getirecek bir vaziyetle, bin üçyüz sene zarfında nev'-i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp O Hàlık’ın bütün tezâhürat-ı rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukàbele eden ve bütün makàsıd-ı İlâhiye’sine karşı Kur'ânın sûreleriyle kâinâta, asırlara bağıran, ders veren, dellâllık eden ve nev'-i insanın şerefini ve kıymetini ve vazifesini gösteren ve bin mu'cizâtıyla tasdik edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehab mahlûku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûlü olmasın!‥ Hâşâ ve kellâ! Yüzbin defa hâşâ!‥
Demek اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikati, bütün hüccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hakikatini isbât eder.
Hem hiç imkân var mı ki; bu kâinâtın Sâni'i, mahlûkatını yüzbin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın!‥ Hâşâ!
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki; kâinâttaki makàsıd‑ı İlâhiye’sini bir fermân ile bildirmesin! Ve muammâsını açacak ve mahlûkat ne yerden geliyorlar ve ne yere gidecekler ve ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip bir parça durup geçiyorlar, diye üç dehşetli suâl-i umumîye hakîki cevab verecek Kur'ân gibi bir kitabı göndermesin!‥ Hâşâ!
Hem hiç mümkün müdür ki; onüç asrı ışıklandıran ve her saatte yüz milyon lisânlarda kemâl‑i hürmetle gezen ve milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetiyle yazılan ve nev'-i beşerin keyfiyeten kısm-ı a'zamını kanunlarıyla idare eden ve nefislerini ve rûhlarını ve kalblerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve ta'lim eden ve Risale-i Nurda kırk vech-i i'câzı isbât edilen ve kırk tâife ve tabaka-i nâsa ve her tabakaya karşı bir nev'i i'câzını gösterdiği kerâmetli ve hàrikalı Ondokuzuncu Mektûb’da beyân olunan ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu'cizâtıyla O’nun bir mu'cizesi olarak hak Kelâmullâh olduğu kat'î isbât edilen Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, hiçbir cihette imkânı var mı ki, O Mütekellim-i Ezelî ve O Sâni'-i Sermedî’nin kelâmı ve fermânı olmasın! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!
79
Demek îmân‑ı Billâh, bütün hüccetleriyle, Kur'ânın Kelâmullâh olduğunu isbât ediyor.
Hem hiç mümkün müdür ki; zeminin yüzünü mütemâdiyen zîhayatlarla doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve ibâdet ve tesbihât ettirmek için bu dünyamızı zîşuûrlarla şenlendiren bir Sultan‑ı Zülcelâl, semâvâtı ve yıldızları boş ve hàlî bıraksın; onlara münâsib ahâliyi yaratıp, o semâvî saraylarda iskân etmesin ve Saltanat-ı Rubûbiyet’ini en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, memursuz, elçisiz, yâversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz bıraksın!‥ Hâşâ, melekler sayısınca hâşâ!
Hem hiçbir cihette imkânı var mı ki; bu kâinâtı öyle bir kitab tarzında yazar ki, herbir ağacın bütün tarihçe‑i hayatını bütün çekirdeklerinde kaydeden ve herbir otun ve çiçeğin bütün vazife-i hayatiyesini bütün tohumlarında yazan ve herbir zîşuûrun bütün sergüzeşte-i hayatiyesini hardal gibi küçük kuvve-i hâfızasında gayet mükemmel yazdıran ve bütün mülkünde ve devâir‑i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi müteaddid fotoğraflarla alarak muhâfaza eden ve rubûbiyetin en ehemmiyetli bir esâsı olan adâlet ve hikmet ve rahmetinin tecellîleri ve tahakkukları için koca Cennet ve Cehennem’i ve sırat ve mîzan-ı ekberi yaratan bir Hâkim-i Hakîm ve bir Alîm-i Rahîm, insanların kâinâtı alâkadar eden amellerini yazdırmasın ve mücâzât ve mükâfât için fiillerini kaydettirmesin ve seyyiât ve hasenâtlarını kaderin levhalarında yazmasın!‥ Hâşâ, kaderin levh-i mahfûz’unda yazılan harfleri adedince hâşâ!
80
Demek îmân‑ı Billâh hakikati, hüccetleriyle hem melâikeye îmân, hem kadere îmân hakikatlerini dahi kat'î isbât eder. Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmânın rükünleri birbirini isbât ederler.
İkinci Nokta
Başta Kur'ân, bütün semâvî kitaplar ve suhuflar ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak, bütün Peygamberler (Aleyhimüsselâm), bütün da'vâları beş‑altı esâs üzerine dönüyorlar. Mütemâdiyen o esâsları ders vermeye ve isbât etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün hüccetler ve deliller, o esâslara bakıyorlar. Onların hakkâniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esâslar ise, îmân-ı Billâh ve îmân-ı bil'âhiret ve sâir rükünlere îmândır.
Demek îmânın altı rüknü birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Herbirisi umumunu isbât eder, ister, iktiza eder. O altı, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzî kabûl etmez ve inkısamı imkân haricindedir. Nasıl ki, kökü göklerde tûbâ ağacı gibi‥ herbir dalı, herbir meyvesi, herbir yaprağı; o koca ağacın küllî, tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzîb edecek, susturacak. Öyle de îmân, altı rükünleriyle aynı vaziyettedir.
81
Bu makamın başında, Altı Nokta ve herbir nokta dahi Beş Nükte olarak altı erkân‑ı îmâniyeyi, otuzaltı nüktede beyân etmek niyet edilmişti. Ve baştaki dehşetli suâle izâhat ile cevab vermek murad etmiştim. Fakat bazı ârızalar meydân vermediler. Tahmin ederim ki, birinci nokta kâfî bir mikyâs olmasından, daha, zekîlere ziyâde izâha ihtiyaç kalmadı. Ve tam anlaşıldı ki; bir Müslüman bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer.
Çünkü, başka dinlerin icmâllerine mukâbil İslâmiyette tam izâhat verilmiş, rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan, tasdik etmeyen bir Müslüman, Allah’ı da (sıfâtıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir Müslümanın îmânı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Âdeta akıl kabûlde mecbur oluyor.
Üçüncü Nokta
Bir zaman “Elhamdülillâh” dedim, onun hadsiz geniş mânâsına mukâbil gelecek bir ni'met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْا۪يمَانِ بِاللّٰهِ وَعَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَعَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ وَعَلٰى صِفَاتِهِ وَاَسْمَائِهِ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ Ben de baktım, tam mutâbıktır. Şöyle ki: …………………………‥