265
Yâ Rabbe'l‑Âlemîn! Yâ İlâhe'l-evvelîne ve'l-âhirîn! Yâ Rabbe's-semâvâti ve'l-arâdîn!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân-ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki: Nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahr, şecer, nebât, hayvan – efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla – Seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehâdet ve delâlet ve işâret ediyorlar; öyle de, kâinâtın hülâsası olan zîhayat ve zîhayatın hülâsası olan insan ve insanın hülâsası olan Enbiyâ, evliyâ, asfiyânın hülâsası olan kalblerinin ve akıllarının müşâhedât ve keşfiyât ve ilhâmât ve istihrâcâtıyla yüzer icmâ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bir kat'iyyetle Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet edip ihbar ediyorlar. Mu'cizât ve kerâmât ve yakìnî bürhânlarıyla haberlerini isbât ediyorlar.
Evet kalblerde, perde‑i gaybda ihtar edici bir Zâta bakan hiçbir hâtırât-ı gaybiye ve ilhâm edici bir Zâta baktıran hiçbir ilhâmât-ı sâdıka ve hakkalyakìn sûretinde Sıfât-ı Kudsiye ve Esmâ-i Hüsnâ’nı keşfeden hiçbir i'tikàd-ı yakìne ve Enbiyâ ve evliyâda, bir Vâcibü'l-Vücûd’un envârını aynelyakìn ile müşâhede eden hiçbir nurânî kalb ve asfiyâ ve sıddıkînde, bir Hàlık-ı Külli Şey’in âyât-ı vücûbunu ve berâhin-i vahdetini ilmelyakìn ile tasdik eden, isbât eden hiçbir münevver akıl yoktur ki; Senin vücûb-u vücûduna ve sıfât-ı kudsiyene ve Senin vahdetine ve Ehadiyetine ve Esmâ-i Hüsnâ’na şehâdet etmesin, delâleti bulunmasın ve işâreti olmasın!
266
Ve bilhassa, bütün Enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve sıddıkînin imâmı ve reisi ve hülâsası olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarını tasdik eden hiçbir mu'cizât-ı bâhiresi ve hakkâniyetini gösteren hiçbir hakikat-i àliyesi ve bütün mukaddes ve hakikatli kitapların hülâsatü'l-hülâsası olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hiçbir âyet-i tevhidiye-i kàtıası ve mesâil-i îmâniyeden hiçbir mes'ele-i kudsiyesi yoktur ki, Senin vücûb-u vücûduna ve kudsî sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ ve sıfâtına şehâdet etmesin ve delâleti olmasın ve işâreti bulunmasın!‥
Hem nasıl ki, bütün o yüz binler muhbir‑i sâdıklar, mu'cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve hüccetlerine istinâd ederek, Senin varlığına ve birliğine şehâdet ederler, öyle de, herşeye muhît olan Arş-ı A'zamın külliyat-ı umûrunu idareden tâ kalbin gayet gizli ve cüz'î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını bilmek ve işitmek ve idare etmeye kadar cereyan eden rubûbiyetinin derece-i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden icâd eden; hiçbir fiil bir fiile, bir iş bir işe mâni olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icmâ ile, ittifak ile ilân ve ihbar ve isbât ediyorlar.
267
Hem nasıl ki, bu kâinâtı, zîrûha, hususan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren ve Cennet’i ve saâdet‑i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden ve en küçük bir zîhayatı unutmayan ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrâttan tâ seyyârâta kadar bütün envâ'-ı mahlûkatı emirlerine itâat ettiren ve teshìr ve tavzif eden hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atini haber vererek, mu'cizât ve hüccetleriyle isbât ederler; öyle de, kâinâtı, eczâları adedince risaleler içinde bulunan bir kitab-ı kebîr hükmüne getiren ve Levh-i Mahfûz’un defterleri olan İmâm-ı Mübîn ve Kitab-ı Mübîn’de, bütün mevcûdâtın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristlerini ve programlarını ve zîşuûrun başlarında bütün kuvve-i hâfızalarda, sâhiblerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız, muntazaman yazdıran ilminin herşeye ihâtasına ve herbir mevcûda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren ve herbir zîhayatta a'zâları, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince maslahatları takib eden, hattâ insanın lisânını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince zevkî olan mîzancıklar ile techiz ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir şeye şümûlüne; hem bu dünyada nümûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri daha parlak bir sûrette ebedü'l-âbâdda devam edeceğine ve bu fânî âlemde nümûneleri müşâhede edilen ihsânatının daha şa'şaalı bir sûrette dâr-ı saâdette istimrarına ve bekàsına ve bu dünyada onları gören müştâkların ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına bil'icmâ, bil'ittifak şehâdet ve delâlet ve işâret ederler.
Hem yüzer mu'cizât‑ı bâhiresine ve âyât-ı kàtıasına istinâden başta Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân-ı Hakîm’in olarak, bütün ervâh-ı neyyire ashâbı olan Enbiyâlar ve kulûb-u nurâniye aktâbı olan evliyâlar ve ukùl-ü münevvere erbâbı olan asfiyâlar, bütün Suhuf ve Kütüb-ü Mukaddesede, Senin çok tekrar ile ettiğin va'dlerine ve tehdidlerine istinâden ve Senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâlin gibi kudsî sıfatlarına ve şe'nlerine ve izzet-i celâline ve Saltanat-ı Rubûbiyet’ine i'timâden ve keşfiyât ve müşâhedât ve ilmelyakìn i'tikàdlarıyla, saâdet-i ebediyeyi cin ve inse müjdeliyorlar ve ehl-i dalâlet için Cehennem bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar ve îmân edip şehâdet ediyorlar.
268
Ey Kadîr‑i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku'l-va'di'l-Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sâhibi Kahhâr-ı Zülcelâl!
Bu kadar sâdık dostlarını ve bu kadar va'dlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını tekzîb edip, Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin kat'î mukteziyâtını ve sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itâatle kendilerini Sana sevdiren hadsiz makbûl ibâdının hadsiz duâlarını ve da'vâlarını reddederek, küfür ve isyan ile ve Seni va'dinde tekzîb etmekle Senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve Ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyet’ini müteessir eden ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrü, haşrin inkârında tasdik etmekten yüzbin derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve àlîsin!
Böyle nihâyetsiz bir zulümden, bir çirkinlikten Senin nihâyetsiz adâletini ve cemâlini ve rahmetini takdis ediyorum. سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا âyetini, vücûdumun bütün zerrâtı adedince söylemek istiyorum.
269
Belki Senin O sâdık elçilerin ve doğru dellâl‑ı saltanatının hakkalyakìn, aynelyakìn, ilmelyakìn sûretinde Senin uhrevî rahmet hazinelerine ve âlem-i bekàda ihsânatının definelerine ve dâr-ı saâdette tamamıyla zuhûr eden güzel isimlerinin hàrika güzel cilvelerine şehâdet, işâret, beşâret ederler. Ve bütün hakikatlerin merci'i ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı, bu hakikat-i ekber-i haşriye olduğunu – îmân ederek – Senin ibâdına ders veriyorlar.
Ey Rabbü'l‑Enbiyâ ve's-Sıddıkîn!
Bütün onlar Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretin ile, Senin irâde ve tedbirin ile, Senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdis, tekbir, tahmîd, tehlil ile küre‑i arzı bir zikirhâne-i a'zam, bu kâinâtı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe's‑Semâvâti ve'l-Arâdîn! Yâ Hàlıkî ve yâ Hàlık-ı Külli Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyla teshìr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur'ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risale‑i Nura musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kameri teshìr ettiğin gibi Risale-i Nura kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risale-i Nur Talebelerini nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü'l-Firdevs’te mes'ûd kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!‥
270
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Kur'ân’dan ve Münâcât‑ı Nebeviye olan Cevşenü'l-Kebîr’den aldığım bu dersimi, bir ibâdet-i tefekküriye olarak, Rabb-i Rahîm’imin dergâhına arzetmekte kusur etmişsem; kusurumun affı için Kur'ân’ı ve Cevşenü'l-Kebîr’i şefâatçi ederek rahmetinden affımı niyâz ediyorum.
Said Nursî